Kurşunların Editörü (Taslak Hikaye)

Kurşunların Editörü

Bulutlardan Öncesi

Güneşin yokluğunda karanlığın hüküm sürmeye cür’et ettiği gecelerden biriydi. Geçmişin açılan pencerelerinden esen rüzgar geleceğin açık kapısını büyük bir gürültüyle kapatmak üzereydi. Kaderin defterinde yeni bir sayfa daha dolarken tarih kendini tekerrür etmemek için yalvarıyordu. Zaman dahi yarını merakla bekliyor olmalıydı. O ise, bütün bu hazırlıktan bihaber, tarihin kaderini yazmaya çalışıyordu. 

Filmlerin unutulmaz sahnelerinden biri gibiydi. Her yanını kaplayan silahlara, rüzgara eşlik eden kurşunlara ve bitmek bilmeyen ruhsuz, düşüncesiz silüetlere rağmen ormanın ortasındaki o müzeden nasıl sağ çıkabildiklerini henüz kavrayabilmiş değildi. Zihninin cesaret edebildiği tek soru, bütün bunlar olurken ona neden tereddüt etmeden güvendiğiydi. Arabasına binerken olabilecekleri düşünecek vakti yoktu. İkisi de aynı yerden emir alıyor, aynı kurşunlardan, aynı yöne doğru kaçıyorlardı. Belki de onları dost yapan sadece buydu.

Onun düşmanı yahut dostu kim bilmek çok zordu. Müzenin gizli çıkışını biliyor olması, çıkıştaki yolda önlerini kesen muhafızları gördüğü andaki sakinliği, adı, kimliği, her şeyiyle, şoför koltuğunda oturan adam gizemlerden ibaretti. Onları yakalamak için üzerlerine kurşun yağdıran muhafızların gözlerinin içine bakarak çıkıp gitmişti yoldaki pusudan. İzin vermişlerdi gitmesine. Saygı duydukları için mi yoksa tüm benliklerini kaplayan korkudan mı anlamak mümkün değildi.

Kimin dost kimin düşman olduğunu düşünecek gücü yoktu o anda. Onun o eski arabasıyla, ormanın içinde kendiliğinden oluşmuş yolları bir bir aşarken tek düşünmesi gereken kucağında yığılı duran kağıtları ve küçük duvarları arasında tarihin sırlarını saklayan cam tüpleri canı pahasına korumaktı. Ama o bir yandan paltosunun iç cebinde saklamaya çalıştığı ilaçların cam şişeleri birbirine çarptıkça kırılmadığından emin olmaya çalışıyordu. Kimseye hissettirmeden müzeden ödünç aldığı ilaçların varlığını dahi gizlemek için çabalarken zihninde yankılanan tek bir söz vardı: “Birinin bizi durdurması lazım.”.

Daha önce birçok kez dinlediği hikayeyi karşısında görmenin kalbini bu kadar etkileyeceğini tahmin etmemişti. İzlediği eski haber kayıtları gözünün önünden gitmiyordu. Cesetlerle dolu tüneller, yakılmış bir ev, yok olan bir aile… Her haber kanalı aynı olayı farklı açıdan değerlendirmişti. Hiçbiri hakikati bilmiyor olmasına rağmen her biri aynı kelimeleri tekrarlıyordu: Katliam günü…

“Paşazade ailesi çıkan çatışmaların ana odağında yer alıyordu…”

“Bu tarz mafyavari yapılanmalarda…”

“Devletin bu yapıları tek tek…”

“İlk belirlemelere göre tünelde bulunan cesetler Salim Paşazade ve karısı…” 

“Otopsi raporlarında kullanılan farklı cinayet aletlerinden…”

“Bir çeşit iç hesaplaşma olduğu…”

“…Diğer cesetlerin teşhisi ise henüz tamamlanmış değil.”

Sözde uzmanların bitmek bilmeyen yorumları arasında tek konuşulan bu insanların neden öldüğüydü. Ölenlerin kim olduğu ilgi çekmemişti. Öyle ya tanımadığı insanların başlarına gelenler canını yakamıyordu kimsenin. Onları tanımaya başladıkları anda ise o ana kadar işsiz kalan kalpler, durumun vehametini anladığından mıdır bilinmez, bir anda hissetmeye başlıyordu. Bilenle bilmeyen bir olmuyordu.

Bilinmemesi için gelmişlerdi bunca yolu ama belki de bütün bu yaşananlar yalnızca bilinmesi için oluyordu. Tarihin suya, toprağa değil gönüllere yazılması gereken değişiminin başladığı o gün belki de sonraki nesillere kalması için kuyuya atılmış bir taştan ibaretti. Kahramanlara dahi merhamet göstermeyen yılların taşlara acıması ne tuhaftı?

Katliam Günü Hikayesi

“25 sene önce başlamıştı her şey. Aynı gün her şeyin bittiği gündü. Tek seferde bütün bir geçmişin yok edilmesi planlanmıştı. Değişim için çok kan akıtıldı ama kazananın kim olduğu hiçbir zaman bilinmedi.”

Tarih boyunca insanoğlu düzeni sağlamak ve korumak için çeşitli sistemler geliştirmişti. Bazıları bu sistemleri devlet olarak adlandırmış, bazıları ise şirket demişti. Kimileri her adımını göz önünde atıyordu, kimileri ise her hamlesini saklıyordu. Ortak noktaları ise amaçlarıydı: onları kuran değerleri sonuna kadar korumak. Kimi için bu değer yüce amaçlardan oluşuyordu, kimi içinse sadece paraydı. Bu sistemlerin arasında bir de, kimseden onay almayan, kimseye bağlı olmayan, kurallarını kendisi koyan gizemli yapılar vardı. Şirketler onları suçlar, devletler onlara savaş açardı. 

Paşazadelerin önderliğinde “ruhları koruma” vazifesiyle kurulmuş olan yapı da bağımsız olduğuna inanıyordu. Yıllarca savaşlardan ve suçlanmaktan kendilerini koruyabilmiş olan yapı son zamanlarında bir değişimin arefesindeydi. Görevi bir önceki Paşazade olan amcasından devralan yeni Paşazade, yapının kalıcı olabilmesi ve yeni dönemin şartlarına uyum sağlayabilmesi için birtakım yenilikler yapması gerektiğini düşünüyordu. İstişare ettiği dostlarından da destek gördükçe güçlenen fikirleri gözlerinin önündeki ilk perde olmuştu. Zaman, sonun başlangıcına hazırlanıyordu. 

İddialara göre yapının amacı eskiden sadece, iyi olduğu kabul edilen işleri desteklemek, kötü olduğu düşünülen her türlü faaliyete ise karşı çıkmak üzerine kuruluydu. Bunun dışında atılan her adım kötülüğe yaklaşmak, kötüyü yenmeye çalışırken onun kadar kararmak olarak görülüyordu. Yapıya bağlı olan her bir bireyin de bu fikri savunması bekleniyordu. 

Zihinlerdeki beklentilerin aksine yaşanan gerçekler her geçen gün bu fikirden uzaklaşıyordu. Yapıya bağlı ailelerin yapmış olduğu işler, yeni gelişen ticari ilişkiler ve yeni gündemler ana amacın çok dışında kalıyordu. Amcasının aksine yeni Paşazade bu durumu fark etmiş ve duvarda açılan çatlak büyümeden önlem almaya, tarihin doğal akışında oluşan birlikteliği bir yapıya çevirerek kalıcı kılmaya karar vermişti. Kendisine bağlı tüm bireyleri geçmişin onlara yüklediği vazifeden azad edecekti. 

Kendilerini düşünmelerinin kötü bir şey olmadığını anlatmak istiyordu. Her aile kendi geleceğini garantiye alma hakkına sahip olmalıydı. Bütün bir hayatlarını iyi olanı desteklemek, kötü olanı durdurmak için harcamalarını beklemek haksızlık olurdu. Kendi istek ve ihtiyaçları için birtakım faaliyetlerde bulunmak en doğal haklarıydı. Bu yeni yaklaşıma karşı çıkanlar olsa da ailelerin birçoğu arasında müspet karşılanmıştı.

Paşazade’nin en dikkat çekici hamlesi her ailenin bir Editör edinmesini şart koşmasıydı. O güne kadar, varlık sebebi “gizliliği korumak” olan Editör sistemi tek merkezden yönetiliyordu. Yapının üyeleri basına yansıyacak, yahut bir şekilde dikkat çekecek bir işe kalkıştıklarında Editörler, olayı bütün bir halkın gözünde düzenlemekle vazifeliydiler. Haberler, raporlar, açıklamalar, dedikodular, komplo teorileri, müzik ve sanat dahil birçok yönteme başvurarak yapının varlığı hakkında duyulabilecek her bilginin gücünü ortadan kaldırıyorlar, yapının işlerini kolaylaştırmak için gereken bilgileri de halkın zihnine yerleştiriyorlardı. Bazen bir bilgiyi kendileri özellikle deforme ederek yayarlardı. Bazen de yayılan bir bilgiyi o kadar suistimal ederlerdi ki insanlar onun bir komplo teorisi ya da sahte bir iddia olduğuna inanır, ispatlamaya çalışanlara kahkahalarla gülerlerdi. Tek vazifeleri yapıyı görünmez kılmak olan Editörlerin her ailede bulunması sınırların baştan çizilmesi demekti. Paşazadelerin onayı olmadan, bir aile kendi varlığını istediği yerde gizleyebilecek, kendi planlarına göre propaganda yapabilecekti. 

Yapıyı bilen herkes, Paşazade’nin bu adımı diğer ailelerin hatalarını örtmek zorunda kalmamak için attığına inanıyordu. Ailelerin sınırlarına riayet etmekte zorlanacaklarını tahmin ediyor olmalıydı. Belli ki hata yapanlara hesap soracaktı. Onların hatalarının yapıyı, daha önemlisi Paşazadeleri etkilemesini istemiyordu. Kendince olası felaketlere karşı tedbir almıştı.

Her şeye rağmen Paşazade’nin hesaba katmadığı bir husus vardı: İnsanoğlunun gözünü yalnızca toprak doyururdu. Bir kere isteklerini almaya başlayan aileleri daha fazlasını istemekten alıkoyacak hiçbir engel kalmamıştı. Vazifelerinin esnetilmesi yollarına olan sadakatlerini de gevşetecekti. Çok geçmeden yapı, görevlerinden önce bireylerin refahını önemser olmuştu. Paşazade yaptığı hatayı geri dönüşü mümkün olmayan noktada ancak fark edebilmişti.

Yapıyı eski haline getirmek için yapmak istediği hamleler her defasında ailelerin tepkileri ile karşılaşıyordu. Çok geçmeden ailelerin büyük bir çoğunluğuna güvenemez olmuştu. Kendi çıkarlarını vazifelerinden üstün tutan insanlar yapının uzun yıllar sonunda edindiği gücü de kendi isteklerine göre kullanmaya başlamışlardı. Bu duruma bir son vermek için yapıda köklü bir değişiklik daha gerekiyordu. Paşazade yaptığı hatayı düzeltmek zorundaydı ve bu değişim insanların sandığı kadar zor olmayacaktı.

Karşısında güçlenen ailelere rağmen, attığı adımlarla, çok geçmeden, yapının düzenini ikinci defa değiştirmeyi başarmıştı Paşazade. Belirli güçleri kullanmak belirli izinlerden geçmeyi gerektiriyordu artık. Bu izinlerin nasıl alınacağını ise yalnızca Paşazade’nin yetki verdiği kişiler biliyordu. Kimsenin onayını almadan çok kısa bir sürede yapının kontrolünü yeniden eline almayı başarmıştı. Ne var ki her güç, büyük düşmanları da beraberinde getiriyordu. Eski imkanlara erişimini kaybeden aileler homurdanmaya başlamıştı. Yeni düzeni herkesin rahatça kullanabileceği şekilde yeniden düzenlemesi için Paşazade’ye baskı yapma cüretinde bulunanlar dahi olmuştu. Paşazade ise yeni düzenin anahtarlarını bir sır gibi saklıyordu.

Yeni düzeni yalnızca Paşazadelerin bir sonraki lideri olan oğlu Salim Paşazade’ye anlatmıştı. Özel izinlerin verilmesi için gereken kaynak ve bilgileri sağlayan Dövmeciler, aileleri birbirinden, Paşazadeleri ise her birinden korumakla vazifeli Muhafızların yetiştirildiği Muhafızlar Müzesi, yapıya hizmet edecek güvenilir eleman açığını karşılaması için kurulan Yetimhane ve ilerleyen zamanlarda kurulacak olan özel askeri grup Tetikçiler yapıdaki değişimin görünen yüzüydü. 

Paşazadeler yeni sistemle yapıyı uzun yıllar boyunca yönetmeyi başarmışlardı. Ruhları korumakla görevli yoldaşlık, köklü bir yapıya dönüşmüştü. Ve nihayet Paşazade korumaya ahdettiği yapıyı varisine devredebilmişti.

Babasının aksine Salim Paşazade, bağlı olan ailelere bazı sırları açmaktan çekinmemişti. Yapının güven üzerine kurulu olmasını arzu ediyordu. Her ne kadar düzenin işleyişini onlarla paylaşmış olsa da ailelere hiçbir yetki vermemiş olması Paşazadelere duyulan memnuniyetsizliği arttırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Ne Paşazadelerin ne de yapının gücü bu huzursuzluklardan etkilenecek kadar zayıf değildi. Yine de Salim Paşazade daha huzurlu bir düzeni arzuluyordu. Babasının aksine daha ılımlı bir yaklaşım göstermesi dostlarını sevindirdiği kadar düşmanlarını da sevindiriyordu. Onların gözünde ılımlı yaklaşım bir zayıflık göstergesiydi. Salim Paşazade babası kadar güçlü değildi. Düzeni ilelebet değiştirmek için bir fırsatları olabilirdi.

Beklentilerin aksine düşmanlarının attığı her adımı büyük bir titizlikle takip ediyordu Salim Paşazade. Onlar her hamle yaptığında planlarını bozguna uğratıyor, akabinde de onların güçlerini daha çok kıracak düzenlemeler yapıyordu. Bu düzenlemeler muhalif ailelerin canını sıkıyor olsa da hiçbirisi son yapılan düzenleme kadar korkutmamıştı. 

Muhafızların düzenini değiştirmişti Paşazade. Eskiden görevli oldukları aileleri mutlak surette korumakla vazifeli olan Muhafızlar artık Paşazadelerin emrinde olacaktı. Muhafızlar hayatlarının sonuna kadar aynı ailede görevli kalmazlardı. Aileler arasında çeşitli zamanlarda görev yerleri değiştirilirdi. Onların asıl vazifesi görevli oldukları süre boyunca içinde oldukları aileleri korumaktı. Her şeye karşı korumakla vazifelilerdi. Diğer muhafızlara, diğer ailelere hatta yapının kendisine karşı korumaktı varlık sebepleri. Oysa Paşazade’nin yaptığı son düzenleme bu sadakati esnetiyordu. Muhafızlar artık Paşazade ailesi hariç her şeye karşı koruyacaklardı aileleri. Paşazade ailesi, şartlar her ne olursa olsun, Muhafızların mutlak itaat edeceği tek aileydi.

Bu gelişmeler muhalifler kadar dost aileleri de rahatsız etmişti. Yapı içerisindeki kaygı artıyordu. Aileler, Paşazade’nin kendilerine karşı bir planı olduğunu düşünmeye başlamışlardı. Kendi muhafızlarından bile emin olamıyor, kendi güvenliklerini sağlamak için izin istiyorlardı. Paşazade hiçbir talebi kabul etmemişti. Haklılardı. Paşazade potansiyel tehdit olarak gördüğü ailelere karşı elini güçlendirmeye çalışıyordu. Ailelerin yükselen itirazları etkili olamamıştı. 

Muhafızlar kuralı bir miktar esnetilmişti ancak herkes biliyordu ki bu esnetme insanları yatıştırmak içindi. Yeni düzenlemeyle Muhafızlar yine aileleri Paşazadelere karşı koruyamayacaktı. Ancak korumakla görevli oldukları ailelere sırf Paşazade emretti diye saldırmaları da mümkün olamayacaktı. Aileler Muhafızların evlerinin yakınında dolanmasından rahatsız olmaya başladıklarını söyleyince yapılmıştı bu düzenleme. Bir nebze rahatlayamamış olan herkes biliyordu yaklaşan fırtınayı. Düzene karşı gelen kimsenin ayakta kalma şansı olmayacaktı. Salim Paşazade gün geçtikçe babasını aratır olmuştu. 

Zaman geçtikçe Paşazadelerin düzenlemeleri bir çeşit halk hikayesine dönüşmüştü. Gerçeği bilmeyenler bile konu hakkında konuşmaktan geri duymuyordu. Çeşitli dedikodular hızla yayılıyor, kimse gerçeğin peşine düşmüyordu. Yayılan dedikodulardan bir tanesi de yeni kurulan silahlı birlik hakkındaydı. İnsanların Tetikçiler olarak adlandırdığı bu birlikler Muhafızların aksine kimlikleri gizli tutulacak, özel eğitimli silahlı personelden oluşacaktı. Bu gelişme Paşazadelere ait özel koruma birliği olması demekti. Paşazade kendi ordusu ile istediği bir ailenin üzerine gitse hiçbir Muhafız, Paşazadelere karşı savunma yapamayacaktı. Muhalif aileler için tehlike çanları çalıyordu.

Paşazade düzenine son verme fikri aileler arasında bu noktadan sonra yayılmaya başlamış olmalıydı. Bu fikir dedikodular sayesinde o kadar körüklenmişti ki kısa süre içerisinde önce cinayet planlarına, ardından da bir katliamın ayak seslerine dönüşmüştü. Söylentiler Paşazade’nin de kulağına ulaşmış olmalıydı. Muhalif ailelerin üzerindeki gözetim ve baskıyı bu denli arttırmasının başka bir açıklaması olamazdı. Her şeye rağmen tarih Paşazade’nin tüm çabalarının boşa gideceğini biliyordu.

Artan denetim ve baskılara rağmen muhalif aileler kendi aralarında organize olmayı başarmışlardı. Yeni doğacak Paşazade’nin şerefine düzenlenen kutlamaların gecesi, gündüze kanla ulaşacaktı. Salim Paşazade’nin denetimlerine takılmamak için iki ayrı plan yapmışlardı. Biri dikkat dağıtacak diğeri tarih yazacaktı. Her şey istedikleri gibi gitmişti. Dikkat dağıtması gereken pusu gerçekleşmiş, Paşazade’nin adamları ikiye bölünmüştü. Bu sırada Paşazade ailesinin orada olmayacağını biliyorlardı. Planın ikinci kısmı tam da burada başlamıştı. 

Paşazadelerin yeni güzergahında kurulan tuzak onları güvenli olarak bilinen tünellere gitmeye mecbur edecek kadar etkiliydi. Yapı hakkında bilgisi olan herkes o tünellerin girilemez olduğunu biliyordu. Tuzağı kuranlar Paşazade tünele ulaşmadan işi bitirmeyi planlamış olmalıydı. 

Aileler o gün görünüşte başarısız olmuşlardı. Sonradan yapılan bütün araştırmalar aynı şeyi gösteriyordu. Paşazadeler sağ salim tünele ulaşmış, tuzağı kuran ailelerse tünele hiçbir zaman girememişti. Peki Paşazadelere ölümü getiren kim olmuştu? Onlara ihanet eden kimdi? Bütün bir ailenin, çoluk çocuk demeden katledilmesine izin veren kimdi? Tarihin sayfaları bu soruların cevabını içinde barındırmıyordu. Cevabı bilenler ise sessizlik yemini etmişlerdi. O günü gören hiç kimse o gün hakkında kendi kendisine bile konuşmayacaktı. 

Herkesin arzuladığı olmuş, Paşazadeler yok edilmişti. Bedenleri ayrıldıktan sonra dahi kimse onlara olanları gururla anlatamamıştı. Yıllar boyu hüküm sürmüş bu ailenin gücünü ölüm bile yok edemiyordu. Tek korkuları geçmişte olanlar mıydı? Yoksa onlar da farkında mıydı bir Paşazade’nin hâlâ hayatta olduğunun? O gün doğan çocuk bir gün geri dönecek miydi? Zaman, geçmişte olanların hesabının sorulmasına müsaade edecekti mutlaka. İnsanları korkutan belki de yalnızca buydu.

Puslu Bir Nisan Sabahı

Doğduğu gün annesi koymuştu adını. Uzun zaman ailesinin adı eklendi isminin sonuna, yıllar sonra tanıştığı bir adam değiştirene kadar. Ateş’le evlendiği gün isminin artık son halini aldığını düşünmüştü Yasemin Kalemeli. Artık hayatta duracağı, ait olduğu yeri bulmuştu. Haber dünyasındaki kariyeri, evindeki huzuru, sosyal hayatındaki neşesi ile belki birçok insanın imreneceği bir hayata ulaşmıştı. Her geçen yıl yeni bir sayfa doldurarak tamamladığı bir şaheser gibiydi hayatı. Bütün bunları basit bir silginin elinden alabileceğinden habersizdi.

O vakitlerde henüz otuzlu yaşların ortalarındaydı. Kulağını tırmalayan alarmın sesiyle gözlerini ilk açtığı anda o günün unutamayacağı bir gün olduğunu biliyordu. Sesiyle uyandığı o susmak bilmeyen saati odanın içinde ararken fark etmişti ilk defa zihninin ne kadar hafiflediğini. Aklında kalan kırıntıları kaybetmemesi için kocasının getirdiği defteri eline aldığında bir süre, zihnini yansıtır gibi kendisine gülümseyen beyazlığa bakakalmıştı. Belki dilinin söyleyemediklerini eli kağıda fısıldar da bu ızdıraptan kurtulurdu. Ne var ki dertlerinin karşılığında ona hakikati vermesini umduğu kağıt, kalemle bir olmuş zihninin sessizliğine eşlik ediyordu. Hayatında ilk defa ne yazacağına dair en ufak bir fikri yoktu. Tıpkı altı ay boyunca her gün ziyaretine gelmiş olan polislere verecek hiçbir şeyi olmadığı gibi. 

Zihni tertemiz bir defter gibiydi. Her gün doktorlarla konuştuklarını tahmin ettiği polisler o defterin içinde bir zamanlar önemli şeyler yazdığına inanıyorlardı. Hatta içinde önemli bilgiler olduğuna o kadar eminlerdi ki imkanları olsa açıp kendileri okumaya çalışacaklardı. O ise değil olanlar, geçen zaman hakkında dahi hiçbir fikre sahip değildi.

Başucunda bekleyen kocasının halini gördükçe ona acımaktan kendini alamıyordu. Gözlerini cama doğru çevirmiş yıldızları seyrediyordu kocası. Yüzü yıldızlara dönüktü, zihni ise geçmişe. On yılını beraber geçirdiği adamın halini nefes alışından bile anlayabiliyordu Yasemin. 

“Ne kadar hoş, ne kadar tuhaf…” diye geçirdi içinden. 

Tanıştıklarında fakültedeydiler. Hâlâ dün gibi geliyordu oysa. Ateş gazeteciliği bırakmıştı sonradan gerçi, ama o zamanlar ikisi de idealist, heyecanlı gençlerdi. Kalemlerini kimseye satmayacaklarına dair sözler verir sonra da gizli sırların peşine düştüklerinin hayalini kurarlardı birlikte. 

“Gençlik işte.”

Geçmişi seyrettikçe gülümsemekten alamamıştı kendini. O hayal kurardı o zamanlar, Ateş gülerdi çoğu zaman. Heyecanlı oldukları yıllardı. Mezun olduktan sonra ancak nişanlanmışlardı ama Yasemin daha ilk karşılaştıkları gün hayatlarının geri kalanını birlikte geçireceklerini biliyordu. 

Pek romantik bir adam değildi Ateş. Ne zaman romantik olmaya çalışsa komik duruma düşerdi. Evlenirken aldığı hediyelerin nasıl bir krize dönüştüğünü ne zaman hatırlasa yüzüne yayılan tebessüme engel olamazdı. Belki de kendisini ona bağlayan şey de bunlardı. 

Bütün güzel anıları hatırlıyordu şimdi. Oysa bir zamanlar, geçmişe her baktığında yalnızca kötü olanlar gelirdi gözünün önüne. İlkokul yılları bile aklındaydı. Sayfa dolusu yazı yazar, beğenmeyince kopartmak yerine silgiyle tamamını silmeye uğraşırdı. Zihni, kendisinin de o defter gibi olduğunu fark ettiği için alıp götürmüş olmalıydı o günlere Yasemin’i. Bir önceki sayfayı çevirdiğinde tüm yazılar olduğu gibi ona bakıyordu ama son sayfa, bir zamanlar üzerine yazıldığını gösteren yıpranmış yüzey dışında, oldukça ıssızdı. O ise sayfadakileri hatırlamaya çalışmak yerine önceki sayfaları okumaya uğraşıyordu. Belki bir gün onlardan geriye de yalnızca anlaşılmaz izler kalır diye…

O sabah daha gözlerini açarken biliyordu bir şeylerin yanlış olduğunu. Duyduklarına inanmak istememişti. Nasıl inanabilirdi ki insan gözlerini son kapattığı zamanın üzerinden altı koca ay geçtiğine? Altı ay boyunca, beyazlara bürünmüş bir yatakta, var olmakla yok olmak arasında gidip gelmişti. Kalbi onu iki defa terk etmiş, kasları kasılmış, nefesi kesilmişti. O ise gece, annesinin zoruyla yatağa girmiş, sabah da isteksizce uyanacak bir çocuk gibi huzur içinde uyumuştu. 

Onu sevenlerin yüzleri bir kuru tebessüme o kadar uzun zamandır hasret olmalıydı ki, uyandığında ona ne olduğunu açıklamak yerine bir süre sadece gülümsemişlerdi. Kulaklara varan ağızların karşısında kendisini dünyaya yeni gelmiş bir bebek gibi hissediyordu. Oysa bu tebessümler sevinci değil korkuyu saklıyordu. Olan bitene duyulan korku, titreyen gözlerin arkasından sesleniyordu. 

İlerleyen günlerde annesinin evinde düşüp bayılmadan hemen önce eşinin gözlerinde gördüğü de, kanındaki silginin etkisinin geçmek bilmediğini açıklamaya çalışan doktorun sesinde duyduğu da hep aynı korkuydu. Onun ise daha büyük korkuları vardı. Daha fazlasını unutmaktan korkuyordu. Büyük korkular örtüyordu diğer bütün korkuları. Ölüm korkusu dahi terk etmişti kalbini. Unutmanın, unutulmaktan daha ürkütücü olduğunu hissediyordu. 

Elinde tuttuğu deftere hiçbir şey yazamadığını fark edince gülmeye başladı. Hayatını yazdıklarından kazanan biri için ağlanacak bir durumdu aslında. Kocası durumu fark edince yıldızlara ara verip ona baktı. Bir açıklama yapma gereği duymadı Yasemin. Daha önceleri yazı yazarken yaptığı şeyleri düşününce, gülmek pek de şaşılacak bir davranış değildi. Hele ki içinde bulunduğu durum için fazlasıyla normaldi. Ateş de soru sormadı. Yıldızlara geri döndü. Ciğerleri ona ihanet edip her nefes verişinde içindeki derdi haykırmıyor olsaydı, başını yeniden cama çevirme gereği duymaz eskiden yaptığı gibi yazısı bitene kadar onu izlerdi. Ateşin içini kavuran fırtınadan habersiz Yasemin böyle düşünüyordu.

Kazadan önceki son altı ayı hatırlamadığını düşünüyordu doktorlar. Emin olamıyorlardı. Uyanabileceğinden de emin olamadıklarını öğrenince o an odada bulunan herhangi birinin ona olanları gerçekten bildiğine dair bütün inancını kaybetmişti. Hafızasını alıp götüren kanında buldukları ilacın adını, nasıl olduğunu ve daha birçok konuyu uzun uzun açıklamaya çalışmışlardı. Uyandığı andan hastaneyi terk edene kadar yapılan bütün açıklamaların onu, daha çok da kocasını rahatlatmak için olduğunu biliyordu. Gazeteci içgüdüleri itiraz edip gerçeğin peşine düşmesini söylese de Ateş’in gözlerindeki yorgunluk bütün cesaretini alıp götürüyordu. Eninde sonunda gerçeğin peşine düşeceğini o da biliyordu ama altı ay boyunca ona çektirdiği eziyeti daha fazla devam ettirmek istemiyordu. 

Sorabileceği sorulara verilebilecek bütün cevapları peşinen sıralamıştı doktorlar. Ailesi de her fırsatta güncel gelişmeleri aktarmak için başına üşüştüğünden, son altı ayı yaşamış gibi bildiğini düşünüyordu artık. Oysa hakikate ne kadar uzak olduğunu bilse daha çok soru sorardı. Anlatılanlara göre arabası kontrolü kaybedip şarampole yuvarlanmıştı. Böyle bir kazadan canlı çıkmış olması bile bir mucizeydi. Çok şanslıydı, inanılmazdı, nadirdi vs. Bu sözlerin hiçbiri kanında akan silgiyi açıklamıyordu.

İlaca doktorların verdiği ismi aklında tutmak istemediği için kendisi koymuştu bu adı: kanında akan silgi. Bir ilaç olarak görmüyordu onu. İlaç tedavi etmeliydi, bu ise hasar veriyordu. Eğer doktorlar müdahale edememiş olsaydı bir daha geri gelmemek üzere geçmişin tamamını silmeye azmetmiş bir düşmandı o. 

Hemşirelerin başına üşüşmediği, kocasının sahte gülümsemesiyle konuşmaya başlamadığı yahut annesinin dedikodu yapmak için yanına yanaşmadığı her anını onun sildiği sayfalardaki izleri okumak için harcamıştı ama nafileydi. Kanındaki düşman, doktorların anlattığı kadar basit olsaydı polisler bu kadar sık ziyaret etmezdi. 

Zihninde çok fazla soru vardı. Kaza günü nereye gittiğini kimse bilmiyordu. Mutlaka bir haberin peşinde olmalıydı. Öyle olmasa nereye gittiğini Ateş bilirdi. On yılın sonunda hayatlarının büyük bir kısmı ortaktı. Kaza günü gittiği yer her neresiyse onun bilebileceği bir yer değildi belli ki.

Hastaneden çıktıktan sonra ilk işi en son yayınladığı haberleri incelemek olmuştu. Bugüne kadar yaptığı haberlere kıyasla hayatını ölümün kıyısına atacak tek satır bulamamıştı. Belki de daha eski dosyaları gözden geçirmesi gerekirdi. Yarım kalmış bir hesap, farkında olmadan, daha kötüsü umrunda olmadan canını yaktığı bir insan… 

Dosyaların arasında gerçekleri bulamadıkça zihninde yazmaya çalışıyordu olan bitenleri. Düşünmeye devam ettikçe aklına gelen ihtimaller izlediği filmlerin kötü bir uyarlamasından ibaretti. Aklı, olanları anlayabilmek için gerçekle kurgu arasındaki çizgiyi uyandığı ilk dakikalarda çiğneyip geçmişti. Her ne yaşandıysa film kadar gerçek, hayat kadar kurguydu. Zihnindeki soruların tek bir tanesine bile ufacık bir cevap bulabilse… Ufacık bir ipi çözebilse tesbihin tüm taneleri sıra sıra önüne düşecekti.

Polislerin sık ziyaretlerinin onu korumak için olduğu kanaati yerini ondan korumak için olduğu fikrine bırakmıştı zamanla. Üç polis vardı sık ziyaret eden: rütbesini dahi bilmediği genç bir kız, başkomiser olduğunu duyduğu genç bir adam, bir de ihtiyar amirleri. İsimlerini söylemişlerdi ama Yasemin aklında tutmamıştı. Şimdi hatırlamaya çalışsa da, zihnindeki silgiden mi yoksa kendi umursamazlığından mı bilinmez, dilinin ucundan kaybolup gidiyordu. 

Polisler ne zaman elinde bir defter görse, heyecanla gelip ne hatırladığını soruyorlardı. Kendilerine sorunlanlara ise yeterli bir cevap vermekten her seferinde kaçınmışlardı. Başlarındaki amirin gözlerinden çıkan alevler bir suçluyu yakmak ister gibi her seferinde son altı ayını hatırlamadığı iddia edilen bu kadına ulaşıyordu. Bildiği bir şey vardı amirin, bunu ne gizliyor ne de aşikar ediyordu. Yasemin’e güvenmiyordu. Ve bunu her haliyle göstermekten çekinmiyordu. 

“Her neyin peşinde idiysem artık o benim peşimde…” diye içinden geçirirdi Yasemin, amiri her gördüğünde. 

Hastaneden çıktığından beri her fırsatta yardımcısı Suzan’la konuşmak istemişti. Onu da peşinden sürüklemeyi düşünüyordu aslında ama birlikte çalıştıkları kameraman, Kerem, ziyaretine geldiğinde Suzan’ın da kazada olduğunu, şimdi ailesinin yanında dinlendiğini söylemişti. Suzan’ın bir ailesi olduğunu bile bilmediğini fark etmişti o anda. Ofiste birlikte çalışırlardı oysa. Uzun zaman, her habere birlikte gitmiş, her belaya birlikte atlamışlardı. 

“Zavallı Suzan…”

Eğer ona olanları daha önce öğrenmiş olsaydı içindeki bu çığlık çok daha önceleri yankılanırdı kalbinde. Gerçeği öğrenmesi çok uzun sürmüştü. Etrafındakiler bir olmuş ondan gizlemeye, kendi tabirleriyle onu gerçeklerden korumaya çalışmışlardı. Onları suçlayamıyordu. Kendisi de olanları çözmeye o kadar odaklanmıştı ki Suzan’la ilgili gerçeği göremiyordu.

Altı ayını geçirdiği o yataktan taburcu olmadan önce zihninde her şeyi ölçüp tartmıştı kendince. Her ihtimali değerlendiriyordu. Amir’e ya da onu ilgilendiren birilerine dokunacak bir bilgiye ulaştığını dahi düşünmeye başlamıştı. Her geçen dakika polislere güvenemeyeceğine kendini daha çok inandırıyordu. Zihninde yazdığı senaryolarda kendisine kötü rol biçilmiş olanları ise elinin tersiyle itmekten çekinmiyordu. Bir gazeteci olarak bunu yapmamalıydı. Canını yaksa bile gerçeğin peşine düşmeliydi. Bütün tecrübesine rağmen kendisine söz geçiremiyordu. Bu hikayenin kötü karakteri olma ihtimali kalbini sıkıştırıyor, onu gerçeklerden uzaklaştırıyordu. O kaçtıkça gerçekler de onu kovalıyordu oysa. Hayatında ilk defa bu kadar yakın bir olay hakkında, kendisi hakkında bir araştırma yapması gerekecekti. 

Bütün gününü Ateş’le beraber zihin defterinin eski sayfalarını karıştırarak geçirdi. Annesi de yardım etmişti kendince. Hastaneden çıktığından beri annesinin evinde kalıyorlardı. Kendisi evde yokken ona biri göz kulak olsun diye Ateş istemiş, Yasemin de itiraz etmemişti. Annesinin de hasret gidermeye ihtiyacı olduğunu fark etmişti hastane günlerinde. 

Birlikte eski defterleri çıkarmaya başlamışlardı zihinlerinin gizli sandıklarından. Akşam olunca Ateş de, gözünden bile sakındığı gizemli harddisklerini çıkarmıştı ortaya. Bilgisayarını açıp, karısından bile sakındığı arşivindeki fotoğrafları göstermeye başladı. Geçmişi yeniden hatırlamanın beklediğinden daha tuhaf bir his olduğunu fark etmişti Yasemin. Bazı anıları o kadar utanç vericiydi ki, her ne kadar gülüyor olsa da yüzündeki kızıl renk, sesindeki neşeyi bastırıyordu. Yaşarken hissettiklerini düşündü bir an. Canının çok yandığını düşündüğü anlar bile şimdi yüzündeki tebessümü çalmaya güç yetiremiyordu. 

“Kalp de unutuyor olmalı. Yoksa ardımıza bakmak bu kadar kolay olmazdı.” dedi kendi kendine.

Dönüp anılarda kaybolmuş kocasına baktı tebessümle. Annesi ile o kadar dalmışlardı ki fotoğraflara Yasemin’in baktığını fark etmemişti bile. Hiçbirini elemeden bütün anılarını saklamıştı Ateş. Yüzüne karşı hiçbir zaman söylemeyecekti ama biricik yoldaşının romantik olmaya çalışmadığı zamanlarda kalbine daha çok kelebek kondurmayı başardığını itiraf etmişti göğsünün tam ortasında bir ses.

Kalbindeki kelebekler gerçeğin rüzgarıyla dağılıverdi çok geçmeden. Ateş, gösterdiği bir fotoğrafı Yasemin’in hatırlamadığını fark edince o gün arkadaşlarıyla oyun oynamak için onu nasıl atlattığını uzun uzun anlatmaya başlamıştı. Her zaman yapardı. Ya futbola giderlerdi, ya bilardoya ya da Yasemin’in hiç anlamadığı playstation’ın karşısına… Her seferinde de daha evden çıkmadan dayanamayıp tüm detaylarıyla itiraf ederdi. Yasemin de sanki o ana kadar anlamamış gibi küserdi. İkisi de biliyordu gerçek olmadığını kırgınlıklarının. O sırf gönlünü almak zorunda kalsın diye yapıyordu, diğeri de daha oyun planını yapmadan gönlünü nasıl alacağını düşünmüş oluyordu. 

Ama o fotoğraftaki an… Fotoğrafın çekildiği oda, Ateş’in üzerindeki kıyafetler, elindeki oyun konsolu… Fotoğrafı Yasemin’in çektiğini söylediğinde içini kaplayan korku, kanını kaplayan silginin seslerinden mi geliyordu yoksa bilmiyor olmanın karanlığından mı emin olamamıştı. 

Kocası, onun için sevdiği bir konserden bilet ayarlamış, bir arkadaşıyla beraber gitmesine de ikna etmişti. Yasemin de Suzan’ı çağırmıştı. Ama Suzan rahatsızlanınca eve erken dönmüş, Ateş ve avanesini suçüstü, playstation oynarken basmışlardı. Onların yüzündeki şaşkın ve mahcup ifadeyi görünce gülerek fotoğraflarını çekmişti Yasemin. 

Ateş hikayeyi anlattıkça Yasemin’in kulaklarına silginin hışırtısı dolmaya başlamıştı. Fotoğraf da Ateş’in anlattığı hikayeyi doğruluyorken, zihni ne konseri, ne fotoğrafı, ne de bu odayı kendi sayfalarında bir türlü bulamıyordu. Evdekileri ürkütmemek için odanın neşeli atmosferine uyum sağlamaya çalıştı içindeki sızıya rağmen. 

Fotoğrafın altındaki tarih altı aydan önceydi. Kanındaki silgi yarım kalan görevine devam ediyor olabilir miydi? Yahut da altı aydan çok daha öncesine kadar çoktan unutmuştu. Belki de silgi doktorların anladığı şekilde çalışmıyordu. Bir sonuca varmak için yeterli veri yoktu elinde. Dayandığı bir zemin olması gerekiyordu doğru bir değerlendirme yapabilmesi için. Onunsa elindeki tek zemin gerçeğe ulaşabileceğinden çok uzaktaydı. Ayaklarını üzerine koyup bugüne uzanmaya çalışıyor, yetişemiyordu. 

Baktığı birkaç fotoğraf daha yabancı gelince yorulduğunu söyleyerek yarıda bıraktı geçmişe olan yolculuğunu. Başını yastığa koyduğunda bedeni tehlikeden uzaklaşmıştı ama zihni orada takılı kalmıştı. İçini kavuran rüzgarın ne olduğunu kendi kendisine bile söylemekten çekiniyordu. İnsan geçmişi tozlu sayfalarda bırakıp yeni sayfalara bakabilse hayat çok daha kolay olurdu ya o zaman da insan, insan olamazdı.

Mermerlerin Arasında Bir Mezar

“Gece gökyüzünün bu kadar sakin olduğunu unutmuşum. İnsanların bütün telaşları arasında onlara bir mesaj vermeye çalışıyor olmalı. Buraya mı has bilmem ama toprak da çok sakin.

Ne kadar zaman oldu bilmiyorum. Öylece yanına uzanmış yatıyorum bir süredir. Sen beni görüyorsun gerçi. Geç geldim diye bana kızmıyorsundur umarım. Sonradan öğrendim burada olduğunu. Aslında seninle konuşmak için gelmiştim. Ama gördün işte, tek kelime bile edemeden öylece bakakaldım. Düz bir tahtaya elle yazmışlar adını. Mermerler yapılmamış daha, vakti gelmemiş olsa gerek. Diğer beyazların arasında sen biraz mahzun duruyorsun. Sevenlerin sık geliyor olmalı. Toprağın ıslak, çiçekler canlı. Seninle konuşamayınca yanına uzanıp fısıldayayım istedim ama içimin de sesinin kısıldığını görünce kalemimin sesini duyarsın belki diye düşündüm.”

Gecenin kör, sağır ve dilsiz karanlığında yanı başına oturduğu mezarı izleyerek yazmıştı bu satırları defterine. Gerçeği bilmenin acısını hissedemiyordu henüz. Vücudu alışamamış, anlayamamıştı. Sanki karşısında canlı kanlı duruyormuş gibi konuşmaya başlamıştı toprağın altındaki dostuyla. Uzun uzun anlatmıştı olan biten her şeyi. Sonra toprağı elleriyle hafifçe sıvazlayıp gülmüştü.

“Sen burada olsan: ‘Arkadaşlar, profesyonel bir beyin kontrolü vakası ile karşı karşıyayız. Kayıtlara geçsin lütfen.’ derdin.” dedi gülerek.

O gün kazanın olduğu yere gitmişlerdi Ateş’le beraber. Gerçekleri öğrenmek için her şeyin başladığı yerde bir ipucu bulmayı umuyordu. Polislerin bilemeyeceği bir iz, kendisine geçmişten gülümseyecek bir zaman yolcusu arıyordu. Uzun uzun inceledi olay yerini. Yakınlarda ne olabilir, nereden gelmiş nereye gidiyor olabilirler diye saatlerce araştırdı. Kaza yapmak için daha uygun bir yer olamazdı. Hızlı geldilerse dönerken yoldan çıkıp aşağıdaki ağaçlara çarpmış olmaları işten bile değildi. İtiraf etmek istemiyordu ama her şeyin şüpheli olduğu yerde şüpheli hiçbir şey yoktu. 

Zamanın ne kadar umursamaz olduğunu düşünmüştü o an. Daha bir yıl bile geçmemiş olmasına rağmen hiçbir anı saklanmamıştı. Rüzgar da o kadar bencildi ki yoluna çıkan her şeyi alıp yanında götürmüştü. Birkaç ay önce bedenlerin ruhlarını terk edip kenara çekildikleri yolda şimdilerde ruh taşıyan yeni bedenler, bir gün o ruhtan ayrılmayacakmış gibi ilerliyorlardı. Nereden geldiğini belli etmeyecek kadar zeki hayvanlar dahi bu yola gelince sonlarını düşünmez oluyordu. Burada bedenini ruhsuz bırakmak olağandı. 

Israrla devam ettirdiği incelemeleri bir sonuca varacak gibi durmuyordu. Zaman geçtikçe Ateş de yorulmuştu. Sözlerinde saklasa da halinde görülüyordu. Bir süredir hiçbir şeyden şikayet etmiyor, sessizce karısının yanında olmaya çalışıyordu. Ama o gün farklıydı. Yol boyunca ağzını bıçak açmamıştı. Üzerindeki huzursuz hâl Yasemin’i de tedirgin ediyordu. 

Kalbindeki anlaşılmaz sesler korosu, kaza yerindeki manasız araştırmasını bitirip yeniden arabaya binene kadar bağırıp durdu. Ateş’in tedirgin hallerine anlam vermeye çalışıyorlardı. Bir şeylerin ters gittiği fark etmişlerdi. Zihnini kemiren bu keşmekeşe bir son vermek için içindeki sesler yerine sıcak bir ses duymaya ihtiyacı olduğunu fark edip Suzan’ı aramaya karar vermişti. Bu kararını Ateş’e söylediğinde onun bedenini kaplayan çaresizlik gözünden kaçmamıştı. Kalbindeki sesler korosu uyarmış olsa da zihni anlamamayı seçmişti. Karısının boşa çabaladığını gördüğü için yahut da kazayı hatırladığı için üzüldüğüne inanmayı seçmişti. Oysa kocası bir itirafın arefesinde, gerçeğin sancısıyla kıvranıyordu. 

Yasemin bindikten epey bir vakit sonra binmişti arabaya Ateş. Suzan’ın telefonuna ulaşamayınca yeniden dosyalara dönmüş olan karısına baktı bir süre. Aracın geldiği yöne göre nereden gelmiş olabileceklerini bulmanın yollarını anlatmaya çalışan Yasemin’in sözlerini sert ve acımasız bir sesle kesti. Kocasının ağzından çıkan kelimeler henüz daha kulaklarına varmadan, söylediklerini, söyleyecekleri ile beraber unutmuştu.

“Aracı o kullanıyordu.”

Anlam verememişti ilk başta havada süzülen kelimelere. Açıklamaya da gerek kalmamıştı. Kerem’in getirdiği dosyalardan kaza anının fotoğraflarını çıkardı. Aracın son halini daha önce görmüştü. Bir ümit, kendisini kandırmak istiyordu. Araştırmanın içinde o kadar kaybolduğu için mi kaçmıştı detaylar gözünden? Oysa tahmin etmesi gerekirdi. Daha önce sormuş olması gerekirdi. Kaçamak cevaplara bir anlam yüklemiş olmalıydı. Detaylardan kaçmamalı, onları kovalamalıydı. Gittiği yer her neresiyse tek gitmeyeceğini bilmesi gerekirdi. Canını en çok yakansa, bir dostunun yokluğunu hissetmesi gerekirdi. 

Hiçbir şey söyleyemedi. Sakince arabadan indi. Neyi neden yaptığını bilmiyordu bile. Arka tarafa doğru bir iki adım attı. Yüzünü kazanın olduğu yere çevirdi. Onu orada görmek istiyordu. Yerleri incelerken ya da öylesine dolanıp dururken dönüp kendisine bakmasını bekledi bir süre hayalindeki gölgenin. Tekrar arabaya, bu sefer arka koltuğa bindi. Hiçbir şey söylemeden kapattı kapıyı. 

Ateş arabayı ne zaman çalıştırdı, mezarlığa nasıl geldi hatırlamıyordu. Beklememesini söylemiş, o da bir şey demeden gitmişti. Yalnız kalması gerektiğinde onu kendi hâline bırakıyor olması kocasının en sevdiği özelliklerinden biriydi. Dönüp mezara baktı. Ona da söylemişti bunu. Ama o gülerek sevmediği bir özelliği olmadığını iddia etmişti. Sonra da Ateş’in propagandasını yapmakla suçlamıştı Yasemin’i.

“Ailesinin yanında dinleniyor.”

Kerem’in söylediği yalan geldi aklına. Ne kadar doğru bir yalan söylediğini düşünüp gülümsedi acı acı, anne ve babasına ait olduğunu düşündüğü yandaki iki mezara bakarak. Bir ailesi olduğunu bu şekilde öğrenmek canını yakmıştı. 

Yüzündeki tebessüm, esen soğuk bir rüzgarla dağılıverdi. Defteri yeniden eline aldı. Yazmaya başladı.

“Anılar da kağıt kesiği gibi biliyor musun? Düşman değil ama can yakabiliyor. 

Yatıya geldim ben, söylemiş miydim? Sabaha kadar buradayım, benden kurtuluşun yok. Keşke bir çiçek de ben getirseydim. Sahi sen hangi çiçekleri seversin? Gül olur mu? Bir tek defteri aldım yanıma gelirken. Sizi tanıştırma fırsatım olmadı. Bu benim defterim… Uyandığımdan beri tekrar unutmamak için her şeyi onunla paylaşıyorum. Sevgili defter, burada yatan da Suzan Tozcu…

Asistanım, dostum, sırdaşım…

Keşke yaşarken de söyleyebilseydim.”

Gözlerin Göstermedikleri

“İnsanın görmek için gözlere ihtiyacı var mı? Rüyaları gözlerimizle mi görüyoruz? 

Aklımızın bize gözlerimizin söylemediklerini gösterecek gücü varsa eğer, gözlerimiz açıkken gördüklerimiz de aklımızın onayladıklarından mı ibaret?” 

Aklı olan bitenle o kadar meşguldü ki gözlerini kapatınca ona gösterdiklerinin, gerçeğin bir kesiti olduğuna inanması mümkün değildi. Yine de kalbinin hissettiklerini göz ardı etmek istememişti. Kanındaki silgi, aklının gerçekleri tutmakta ne kadar zayıf olduğunu gösterdiğinden beri kalbini dinlemek daha değerli geliyordu.

Issız bir geceye gebe akşamüstü, güneşin batışını hissettiren hafif rüzgar, daldan kalkan karga, gıcırdayan tahta kapı… Hepsi o kadar gerçekti ki ancak izlediği filmlerden bir sahne olabilirdi. Rüyaların gerçekliği filmlerinkinden daha az değilken nedense onlara inanmakta zorlanıyordu. İzlemeyi kendisi seçmediğindendi belki de. Öyle ya insan kendi kendisini kendi rızasıyla kandırınca inanmayı seçiyor, kandıranı tanımadığında, söylediği doğru bile olsa reddediyordu. 

Yasemin de kulaklarını rahat bırakmayan zilin sesiyle uyandığı ilk dakikalarda, gördüklerini reddetmek için çok çaba sarf etmişti. Bütün gece uyumuş olmasına rağmen kahvaltıdan sonra bedeninin yatağa girmesine engel olamamıştı. Uykusu yoktu. Evinin mutfak rafları dahil hiçbir köşesini hatırlamıyor olmak yaralarını deşiyordu. Kendi evinde yabancı gibi hissetmekten yorulmuştu. 

Öğlene kadar duvardaki bütün desenleri ezberlemiş, yatağın içinde her yana dönmüştü. Gün bitmek bilmiyordu. Gözlerini her kapattığında aklı ona eski filmlerden sahneler izletiyor, açtığında ise kulakları o filmlerin şarkılarını söylemeye başlıyordu. Ateş’in gün boyu onu neşelendirme çabaları da her seferinde başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Onu üzmek istemiyordu ama Suzan’a olanları öğrendiğinden beri mutlu olacak gücü de yoktu. 

Yataktan neredeyse hiç çıkmadı. Kazadan önce olan bitenler umurunda değildi sanki. Kanındaki silgiye yalvardı bütün gün onu da silmesi için. Ama o bile gerçekleri görünce Yasemin’i terk etmeyi seçmişti. Kendisi de kendisine karşı çok acımasızdı. Kalbi, bir köşeye çekilmiş ağlayan vicdanına aldırış etmeden, yakasına yapışmış aklını azarlıyordu. Aklıysa kurduğu mahkemede hükme varmış, Yasemin’i suçlu ilan etmişti.

Ölüm ölene kolay, kalana zor derlerdi. O hangisi olduğunu bile bilmiyordu. Ölen olmak üzereyken kalan bile olamadan uyanmıştı. Keşke bu durumlar için bir kullanma kılavuzu olsaydı. Dünyada nasıl yaşanacağını anlatan bir hayat kılavuzu… Hoş, elinde bir kılavuz olsa bile ona ölüm budur, yaşamsa şu, sense işte tam buradasın diyecek biri lazımdı. Belki de gözleri kapalıyken gördükleri ona bu hayatı anlatmak için vardı, kitapların kapaklarında yazanlar gibi.

Karga gökyüzünde uzaklaşırken, dönüp gıcırdayan kapıya bakmıştı Yasemin. Üşümeye başlamıştı ama ne zamandan beri üşüdüğünü bilmiyordu. Elleriyle kollarını sıvazlarken kolundaki iğne izi dikkatini çekti. Bu sırada omzuna bir hırka bırakıldı. Bırakanı göremiyordu. Hemen yanında bir kadın belirivermişti. Gıcırdayan kapıdan çıkmıştı az önce, biliyordu ama çıktığını hatırlamıyordu. Kapının bir kulübeye ait olduğunu daha yeni fark etmişti. Anlam veremediği bir şekilde huzur veriyordu bu kulübe ona. İçeride bir adam vardı. Tanıdığı biriydi. Kim olduğunu bilmiyordu. Ürkütücü kısım tam da buradan sonra başlamıştı. Sedyeleri andıran bir koltuk vardı içeride. Hemen yanında da metal bir askılık duruyordu. İçerideki adam çok genç biriydi. Askılığın yanında duran ilaçları aldı. Başka insanlar da mı vardı? Korna sesi acı bir fren çığlığına karıştı bir anda. Yerinden çıkıp gitmek isteyen kalbine aldırış etmeden dönüp baktı. Suzan… Arabanın yanında durmuş onu bekliyordu. Gülümsüyordu olacaklardan habersiz. Yüzüne baktığında içini ilk defa tanıdık bir sima ile karşılaşmanın huzuru kaplamıştı. Karga dala geri kondu. Yasemin’i üşüten rüzgar hırka giydiğini fark etmiş olmalı ki daha sert esmeye başlamıştı. Arabanın tekerleri hızla dönüyordu. Gıcırdayan kapı aralandı. İçeride miydi yoksa dışarıda mı? 

“Suzan dikkat et!” 

Suzan onu duymuyordu. Sedyeden bozma koltukta oturuyordu hâlâ Yasemin. Ateş de yanındaydı. Araba çok hızlı gidiyordu. Askıdan koluna doğru beyaz bir ışık süzüldü. 

“Neyden kaçıyoruz?” 

“Yetişecekler.” 

“Suzan!” 

Odadaki genç adam yanı başında durmuş ona bakıyordu. Yüzünü görüyordu ama algılayamıyordu. Kadın da oradaydı. Suzan direksiyonu tutamıyordu artık. Sola kırmalıydı. Odadakiler de kimdi? Bu kadar çok insanın burada ne işi vardı? Karga bağırdı. Rüzgar siyah akıyordu gökyüzünde. Ağaçlar küskündü. Hayır, ışık kolundan dışarı gidiyordu. Kulübe uzaklaşmaya başlamıştı sanki. Işık onu kendinden ayırıyordu. Suzan’ı hissedemiyordu artık. Araba orada, bedenlerin terk edildiği yerdeydi. Suzan kapıda onu bekliyor olmalıydı. Kapının önündeydi. O yoktu. Yasemin vardı. Sedyedeki ışık kolunu kapladı. Kalkmak istiyordu. Genç adam neredeydi? Suzan arabadaydı. Peki ya Yasemin?

Anlam veremediği bu sahnelerden bir o kadar daha hatırlayamadıkları olmalıydı. Gözlerini tekrar kapatmaktan korkuyordu. Rüyalarını Ateş’e anlatırdı eskiden. Şimdiyse bir defterin beyaz sayfalarında saklamaktan fazlasına cesaret edemiyordu. 

Gördüğü rüya mı yoksa kanında dolanan silgi mi daha çok ürkütüyordu emin değildi. Zihninin derinliklerinden, kendisini suçlayan benliği ona, yapması gerekenleri haykırıyordu belki de. Ne kadar kaçarsa kaçsın, eninde sonunda yüzleşmesi gereken hakikatleri fısıldıyor olmalıydı.

Samanlıkta İğne Bulmak

“Semazenler Hakk’a varmak için dönerler. Pervaneler ışığa ulaşmak için canları pahasına ateşin etrafında dönerler. Yarışçılar ödüle ulaşmak için aynı pistin etrafında döner dururlar. Dünya yeni bir güne kavuşmak için güneşin etrafında döner. Ay yeniden geceyi aydınlatmak için, fırtınadaki bir hortum hızını arttırmak için, denizdeki bir girdap gücünü göstermek için döner. Ya insanlar ne için dönüp dururlar? 

Her sabah evden çıkar, her akşam evlerine dönerler. Çocuklar okula döner. Okuldakiler eve döner. Dönmek belki de en belirsiz fiil insanoğlunun işleri arasında. Yanlışa yönelirsin döndün derler. Doğruya yönelirsin yine döndüğünü düşünürler. Olduğu yerde daire çizen de dönmüş olur. 

Peki ya ne zaman anlayabilir insan nasıl bir dönüş yaptığını? 

Her şey bitmeden önce bilmek mümkün müdür?”

İki gündür bulabildiği bütün belge ve bilgilerin üzerinden geçiyordu. Bildiklerinin üzerinde dönüp duruyormuş gibi hissediyordu kendini. Günler geçtikçe, Suzan’a olanların tesiri yerini geçmişin gizemine bırakmıştı. Suzan’ın acısını dindirmenin tek yolunun kazayı aydınlatmak olduğunu fark ettiğinde hayata küsmekten vazgeçmişti. Barışmış değildi hayatla henüz. Ona engel olmasını istemiyordu sadece. 

Kaza yerine tekrar gidecek cesareti bulamamıştı. Masa başında devam ediyordu araştırmasına. Kerem’den kazaya dair belgelerin kalanlarını istemişti. Kerem de akşam evine dönerken Yasemin’e uğramış, araştırmayı görünce bırakıp gidememişti. Suzan’ın yokluğunun onu da sarstığı her fırsatta acının çizgilerini örtmek için hareketlenen suratında belli oluyordu. Birlikte çok uzun süre çalışmışlardı. Kerem’in iş dışında pek arkadaşı yoktu. Belki de bu yüzden gerçeği söylemek bu kadar zor gelmişti. Bir doğruyu saklamanın dostlarının canını bu kadar yakacağını tahmin edememiş olmalıydı. Yasemin’in canını yakmamak için sakladığı gerçek, onun da içini yakıyordu. Gerçeği öğrenmeden içindeki kederi atamayacak, öğrendiğinde ise keder kabuk bağlamış bir yara olarak kalacaktı. 

Ne var ki ellerinde işe yarar tek bir bilgi yoktu. Her şey anlam veremeyecekleri kadar aleladeydi. Bin bir emekle ulaştıkları polis dosyalarının üzerinden belki on defa geçmişlerdi. Ayrı ayrı incelemiş, sonra birlikte okumuşlardı. Ateş de yardım etmeye çalışmıştı kendince ama nafileydi. Haberlerde yayınlanmış en ufak bir ipucu için saatlerce arşivlerde gezinmişti Kerem. Aklına gelen her anahtar kelimenin peşine düşmüştü. Yolun adı, Yasemin, Suzan, kazalar, kaza öncesinde ilgili olabilecek haberler…

Kaza dosyalarına bakmaya daha fazla dayanamayan Ateş, bir ümit, arabasının konum geçmişini incelemeye gitti. En ufak bir tuhaflık bulsalar peşine düşeceklerdi. Yasemin arabayı pek sık kullanmazdı. Arabada bir iz olmasını beklemiyordu. Ateş’in nefes almaya ihtiyacı olduğunu fark etmiş, biraz rahatlasın diye ona bu fikri vermişti. Kendisi de dosyalardan bunalınca odasındaki eşyalarını kurcalamaya gitmişti. 

Bir yerde ufak bir not bulsa, açılmayan bir kapının anahtarını bulmuş gibi her yere ulaşacaktı. Çantaları, makyaj setleri, parfümünün markası bile hatırladığı en son anısındakilerle aynıydı. Odasını darmadağın etmek dışında hiçbir işe yaramayan anlamsız araştırmasını sürdürdü bir süre daha. Gerçekten bir iz aradığından emin değildi. Toparlanmaya muhtaç zihnini dağıtmaya çalışıyordu o da kocası gibi. Salonda tek başına bıraktığı Kerem de stresten sakallarını yolmaya başlamış olmalıydı. Işığa yaklaşmaya çalışan pervaneler gibiydi üçü de. O kadar parlaktı ki ne ortasında olanları seçebiliyorlardı ne de sonunda onları yakacak mı yoksa aydınlatacak mı bilebiliyorlardı.

Kaza anının fotoğrafları gözünün önünden gitmiyordu. Doktorlar haklıydı. O hale gelmiş bir arabanın içinden kendi başına sağ çıkmış olması bir mucizeydi. Onu aracın yanında baygın bulmuşlardı. Hangi koltukta oturduğunu düşünmeye başladı zihni kendi kendine. Önde olsa çıkamazdı. Neden arka koltuğa geçmişti? Suzan araba kullanmayı sevmezdi. Neden ona vermişti direksiyonu? 

Arabanın içinde, paramparça olmuş şoför koltuğunda Suzan’ın olduğu her aklına geldiğinde karşısında beliren görüntüden kurtulmak için acıyla gözlerini kapatmak zorunda kalıyordu. Gerçeğin peşine düşmek sandığından daha acı vericiydi. Arabanın içinde, o halde beklerken acı çekmiş miydi? Yasemin’e bakıp seslenmeye çalışmış mıydı? Belki bir süre ağlamış, dizlerini hissetmeden dakikalarca beklemişti. Belki de hiçbiri olmadan, tez canlı ruhu soğuk bedeninin toprağa kavuşacağı anı beklemek için kenara çekilmişti. Kendini kandırmak için zihninde yazdığı hiçbir sahne gerçeği açıklayamadığı için bir nebze bile rahatlayamıyordu. Bilinmezliğin yükü her geçen dakika daha da artıyordu. 

Öğrendiği ve öğrenemediği her bilgi onu zihninin karanlığında daha derinlere itiyordu. Yaptığı araştırmalar da onu zihninin içinde, kaza anının net bir görüntüsüne mahkum etmek dışında hiçbir işe yaramıyordu. Odasını darmadağın bırakıp salona giderkenki tükenmişliği Ateş’in heyecanını gördüğü anda bedenini terk etmişti. 

Arabaya gitmek yerine bahçede oturup kaza günü Yasemin’in harcama yaptığı yerlerin listesini çıkarmaya çalışmıştı Ateş. Listedeki harcamaları uzun uzun inceledi Yasemin. Hiçbiri bir anlam ifade etmiyordu onun için. Filmlerde hafızasını kaybeden insanlar izlerini takip ettikçe geçmişi hatırlamaya başlardı oysa. 

Kendini birinci olmak için koşan ama bitiş çizgisine her geldiğinde bir tur daha koşması gerektiğini fark eden bir yarışmacı gibi hissediyordu. Ellerindeki tek işe yarar bilgi o gün bir benzinlikte alışveriş yapmış olmasıydı. Ne aldığını bile bilmedikleri bu adres Ateş’i heyecanlandırmaya yetmişti. Yol kenarında öylesine durdukları bir yer olabileceğini söylediğindeki ısrarını görünce kendisine kızmıştı Yasemin. Kocasının gözlerindeki heyecanın onun da içinde olması, en ufak bir izin dahi peşine düşmesi gerekirdi. Üzerinden altı ay geçmiş bir hadise için bir benzinciye gitmek ne kadar anlamsız da olsa Yasemin bir tur daha koşmalıydı. Ne zaman biteceğini bilmese bile…

Tamirci Cinayeti

“Fırtınasız bir havada rüzgar neden sert eser? Fırtınalardan sağ kalan zihinleri süpürmek için mi yoksa çatlayan kalpleri kırıp geçmek için mi? 

Belki de düşünmez ne yaptığını, sadece esmek için eser. Amacı budur varlığının. Her şeyi süpürüp götürmek için vardır sadece, dünya kirli kalmasın diye. Kırıp döktüğümüz yerleri o gelmeden onarmak da bizim vazifemizdir. Biz vazifemizi yapmadığımız için suçu rüzgara atıyoruzdur. Çatlakları tamir etmediğimiz için her kırıldığında rüzgardan sormaya çalışıyoruzdur kalbimizin hesabını. Kim bilir?”

Maktul

Yine o hadsiz zil sesi uyandırmıştı onu. Ateş’ten alarmın sesini değiştirmesini istemeyi düşünmüştü gözlerini daha açmamışken. Yataktan kalktığında aklında, ufacık bir iz için gideceği işletmede soracakları bir bir sıralanmaya başlayınca unutmuştu bu isteğini. Onu uyandıran belki de zil değil, geçmişin gizemiydi. 

Uğradıkları benzinlik küçük bir dinlenme tesisiydi. Kaza günü en son burada kullanmıştı kartını. Bir benzinlik, bir restoran, bir de diğer binaların az ötesinde duran ufak bir mescitten ibaretti. Çalışanların her biriyle tek tek konuşmasına rağmen onu hatırlayan hiçkimse çıkmamıştı. Kanındaki silgi onu zamandan da silip atmış olmalıydı. 

İşe yaramayacağını bilmesine rağmen kameralara bakmak için izin istedi. Görevliler görmek istediği tarihi duyunca hep birlikte güldüler. O günlerin Yasemin için hiç var olmadığını bilselerdi, gülmek yerine acırlardı. 

Yaşananları kısaca anlattı Ateş. Yardımcı olmak istedikleri hikayeyi dinlerken değişen yüzlerinden belli oluyordu. O sırada mesaide olmayan personelleri, hatta işten ayrılmış olanları aradılar. Ama ellerinden gelen en iyi çözüm dahi dertlerini çözecek güçte değildi. 

Ellerinde yeterli iz olmadığını evden ayrılırken biliyor olmalarına rağmen attıkları her adımın boşa çıktığını görmek içlerine sanki hiç geçmeyecekmiş gibi hissettikleri o tuhaf duyguları kazıyordu. Hiçbir şey yapamadan bekledikçe, duvarda oturmuş onları izleyen saate dahi kinlenecek kadar gerilmeye başlamıştı. Her saniyede ayrı sesler çıkararak karnındaki ağrıyı, zihnindeki sancıya dönüştürmeye çalışan saate duyduğu kinin artmaya başladığını fark edince eve dönmek istediğini söyledi Yasemin. Diğerleri de hâlini fark etmiş olacaktı ki kimse itiraz etmedi. 

Arabaya binip ayrılacakları sırada bir mucize oldu. En azından o öyle düşünmüştü. Mesaisi yeni başlayan çalışanlardan biri Yasemin’i hatırlamıştı. İşe biraz geç kalmış, kimse de onu aramamıştı. Tüm bunları Ateş ona sorular sormaya başlayınca anlatmıştı. İlk karşılaştıklarında sadece arabanın durumunu sormuştu adam. Neyden bahsettiğine dair hiçbir fikirleri olmadığını anlayınca genç adam tuhaf bir duruma düştüğünü fark edip hemen açıklama yapmaya başladı.

Benzin alıp ayrılacakları sırada arabanın sesinden arızalı olduğunu anlamış, onlara bir tamircinin adresini vermişti kaza günü. Gidip bir kontrol ettirmezlerse arabanın yarı yolda bırakacağını anlatmaya çalışmıştı. Kendisinin eskiden tamirci olduğunu, bu konularda ne kadar iyi olduğunu böbürlenerek anlatmaya başlayınca daha fazla soru sormaktan vazgeçip adresi istedi Ateş. Adamın tarifine göre yola çıktılar. 

Yol boyunca aklındaki fikirler birbirleriyle çarpışıp durdu. Zihnini dağıtmak için kaç defa radyoyu açıp kapattığını bilmiyordu. Kaza günü, belki de yine her zamanki gibi acele etmiş, tamirciye gitmek yerine bir an önce ofise dönmek istemişti ve bu Suzan’ın hayatına mâl olmuştu. Yahut tamirciye gitmişti ama adam fazla para istemiş, Suzan da vermemişti. Belki de tamirci bozmuştu arabayı. Bunlar gibi birçok saçma fikrin arasından ilki, tamirhaneye varana kadar o kadar güçlenmişti ki kendisini katil ilan etmemek için savaşmak zorunda kalmıştı Yasemin. Davalı da kendisiydi davacı da. Sonrasında olanların yanında zihnindeki davanın ne kadar basit ve asılsız olduğunu düşününce, kendisini boşuna yorduğunu fark edecekti.

Tamirciye vardıklarında önce etrafa bakınıp tanıdık bir sahne yakalamaya çalışmıştı. Bir iz, bir işaret, bir resim, herhangi bir şey bulursa zihnindeki silinmiş sayfalar ateşe tutulmuş gizli mürekkep gibi bir anda belirecekti. Hiçbir şey olmadı. 

Tamirhaneler yolunun çok sık düştüğü mekanlar değildi. Arabası ne zaman bozulsa Ateş’e verirdi. Konuya bu kadar uzak olan Yasemin bile daha arabadan inmeden mekanda bir şeylerin yanlış olduğunu anlamıştı. Ateş de içindeki şüpheyi teyit etmişti. Dışarıda, ameliyat masasında bırakılmış bir hasta gibi duran iki araba vardı. Ateş, etrafta kimse var mı diye nafile yere seslenmeye çalışırken Kerem de içeriyi görmek için tek katlı binanın camlarına doğru ilerlemeye başlamıştı. Otoyolun kenarında yalnız bir tamirhaneydi burası. O an fark etmemişti ama içinde oldukları anı korku filmlerinden ayıran tek şey tepede durmuş onlara gülümseyen güneşti. 

Kerem’le beraber binanın yanına kadar gelmişlerdi. Ağır adımlarla etrafı dolaşmaya başladı. Yoldan geçen arabaların seslerine inat derin bir sessizlik hakimdi binanın içerisinde. Ne terk edilmiş gibiydi ne de yaşam belirtisi vardı. Camların arkasında tahtaya benzer engeller vardı. Kerem camlara bakarken Yasemin de kapı kilitli mi diye yokladı. Açıktı. Mesleki alışkanlığıyla, hiç düşünmeden içeri girdi. 

Daha ilk adımlarında yerdeki tuhaf sıvıyı fark etmişti. Bir tamirhanede yere her şey dökülmüş olabilirdi. Loş ışıkta rengini dahi seçemediği sıvının kaynağını bulmak istedi ama görüş mesafesi sisli bir havadakinden farklı değildi. Ağır adımlarla duvara yaklaştı. Bir düğme bulup ışıkları açmak istiyordu ama yoktu. Bu kadar aydınlık bir günde içerinin neden bu kadar karanlık olduğunu düşünürken, kenarda duran tezgaha kadar gelmişti. Tezgahın üzerindeki malzemeleri incelemek için telefonunun fenerini açtı. Sıradan alet edevatlardı. Tezgahı takip ederek kenardaki diğer tuhaf malzemelere baktı. İçeride farklı hiçbir şey yoktu.

Ağır adımlarla etrafı incelemeye başlamıştı ki Kerem’in dehşetle bağıran sesiyle sıçradı. Elindeki ışığı onun baktığı yöne çevirdiğinde tezgahın üstünde serili duran cesetle göz göze gelmişti. Elleri ve ayakları bağlıydı. Doğrudan ona bakan yüzü mosmordu. Adamın bütün kanı tezgahın üzerine boşalmış gibiydi. Tezgahtan akan kanlar zemini kendi renklerine boyamak için her yana dağılıyordu. Kan kurumamıştı, ama cesedin üzerindeki yarayı göremiyordu.

Olduğu yerden içeride başka biri, bir katil var mı diye bakındı. Ağır adımlarla Kerem’in yanına geldi. İçeri girmeye kalkan Ateş durumu fark edip durmuştu. Fısıldayarak, polisi aramasını istedi Yasemin. Durumun ne kadar ürkütücü olduğunu umursamadan cesedi incelemeye çalışıyordu. Görebildiği kadarıyla cesedin boynunda bir iz vardı. Sanki kasıtlı olarak vücuduna işlenmiş yuvarlak bir sembol gibiydi. Bir çember içinde sekiz köşeli bir yıldızdı. Yıldızın her köşesinde rakam yahut onlara benzer semboller vardı. Çemberin tam ortasından geçen hilale benzer bir C harfi, belki de bir yay vardı. Yıldızın ortasında kaligrafiyi andıran bir yazı vardı. Düzenli bir sırası olmayan harflerdi bunlar. 

Telefonuyla yetişebildiği yerlerin fotoğrafını çekmeye başladı. Loş ışıkta kamerası, gözlerinin kaydedebildiğinden çok daha azını görebiliyordu. Kerem’den dışarı çıkıp mümkün olan her açıdan binayı fotoğraflamasını istedi. Hayalet gibiydi Kerem ama Yasemin’in sakinliği ona da sirayet ediyordu. Kerem yavaş adımlarla dışarı çıkarken Yasemin de cesede odaklanmıştı. Masanın üstünde yere düşmeyeceği ama rahat da etmediği aşikar bir konumda sırt üstü uzanmış yatan bir adamdı. Yüzü kapıya doğru dönüktü. Yanına gelenlere ya da yanından ayrılanlara bakmaya çalışıyor gibiydi. Yüzü hâlâ konuşuyordu. Sanki ruhu bedeninden ayrılırken bir parçasını arkasından gelenlere katilini haykırması için yüzüne emanet etmiş gibi bakıyordu gözleri. Yüzünün kaybolmuş rengi geçen zamanın değil çektiği acıların habercisi olmalıydı. Saçları kandan o kadar ıslanmıştı ki bir zamanlar temiz mi yoksa kirli miydi bilmek mümkün değildi. Yüzü aklında o kadar büyük bir yer edinecekti ki, geri kalan detayları ancak fotoğraflara baktığında fark edebilecekti. 

Tamirhanenin içerisi dağınıktı ama özellikle dağıtılmamıştı. Ya ortalığı hiçbir zaman toparlamıyorlardı, ya da kısa süre önce içerisi harıl harıl çalışan işçilerle doluydu. Gelen kişi sanki içeriye buyur edilmiş, ağırlanmış, gideceği sırada haraç olarak ev sahibinin canını almıştı. Belki de henüz gitmemişti. Işıkların açıldığı yeri bulabilseydi daha net bir görüntü elde etme şansı olurdu. 

Katil içeride olsa yerdeki kanda ayak izleri olurdu. Kendilerininki dışında iz olmadığını düşünerek, telaşlanmasını söyleyen aklını avutmaya çalışsa da hâlâ içeride bir yerlerde birinin olduğunu hissediyordu. Tezgahın üzerinde yatan adam da her an uykusundan kalkıp konuşacakmış gibi duruyordu. 

Fazla iz bırakmamak için olduğu yerden etrafı incelemeye çalıştı. Arka tarafta bir odaya açılan kapıyı gördüğü andan itibaren içini kaplayan merak duygusuna direnmeye çalıştı bir süre. Adamın korku dolu gözleri gitmemesi gerektiğini haykırıyordu ama Yasemin farkında değildi. Kapıya doğru bir adım attı. Kendisine ihanet edip telaşlanmaya başlayan kalbine aldırmadan ikinci adımını attı. Üçüncü adımı atacak cesareti bulamadı. Ayakları ona sormadan vazgeçmiş gibiydi. Katil buradaysa o odada saklanıyor olabilirdi. Belki de diğerlerini beklemeliydi. Kendisini ikna etmeye çalıştı beklemek için, beklemeyeceğini bilmesine rağmen. Bir adım ve ardından bir adım daha… Kapıya yaklaşıyordu. Dış kapıdan seslenen Ateş’i duyduğunda attığı hafif çığlığa kadar yerinde duran cesareti, dışarıda beklemenin daha iyi olacağını söyleyen Ateş’e hak vermiş, Yasemin’den önce kaçıp gitmişti. Omzundan sırtına dökülen buz gibi suları hissedince Yasemin de yaptığı hatadan vazgeçip Ateş’in yanına gitti koşar adımlarla. 

Dışarıda durup polisleri beklediği süre boyunca adamın yüzü vardı gözlerinin tam önünde. Muhtemelen uzun bir süre daha gitmeyecek bir tabloydu bu. Acının resmi yapılsa ancak bu kadar gerçek olabilirdi. 

Olay yerine gelen ilk ekiplerden kısa bir süre sonra, hastanede yalnız bırakmayan amir ve yanından ayrılmayan genç kızla diğer başkomiser de gelmişlerdi. Onları beklemiyordu ama gelmelerine sevinmişti. Başka polislere anlatmaya çalışmaktansa bilen birini görmek içini biraz da olsa ferahlatmıştı. Sadece kısa bir süredir tanıdığı insanları görünce rahatlamış olmasına kendisi de anlam veremiyordu. 

Onlar gelene kadar zihninde acaba kendisiyle alakası olmayan bir cinayet, geçmişinin önünde engel olarak mı duruyor diye düşünmeden edememişti. Öyle ya bu cinayet tamircinin bulaşmış olduğu birtakım tehlikeli adamların işi de olabilirdi. Tamirci işini düzgün yapmayan beceriksiz bir sabıkalı olduğu için arabanın arıza yaptığına ve kazanın da bu herif yüzünden olduğuna kendini inandırmaya hazırdı. Ne var ki Amir’i gördüğü anda bu fikirlerin hepsi kendi köşelerinde, sessizlik uykularına çekilmişlerdi.

Amir geldiğinde, arabanın yanında ayakkabısındaki kanı silmekle meşguldü. Uzun etek giymek için en yanlış günü seçmişti. Paçalarındaki kan kuru temizlemeyle çıkar mı diye düşündü. En sevdiği elbiselerinden biriydi. Uzun elbiseleri, rüzgarda uçuşan etekleri seviyordu. Asilzade hissi hoşuna gidiyordu. Dolabında dizili duran renk renk asillik abidelerini giymek için her fırsatı kolladığını onu tanıyan herkes bilirdi. Ama insanların bildiğinin aksine, iş üstündeyken, özellikle de bir olay yerine giderken gittiği yere uygun giyinmeye çalışırdı. Benzinliğe giderken de hazırlıklı olması gerekirdi. Bu meseleye henüz bir gazeteci gibi yaklaşamadığının bir göstergesiydi belki de. Ciddiyetini bir an önce yeniden kazanması gerektiğini hatırlatıp durdu kendisine. Kazanın ve en önemlisi Suzan’ın, üzerindeki etkisini bir kenara bırakmalıydı.

Amir’in soruları durumun ciddiyetini anlaması için yeterliydi aslında. Tamirciyi nereden tanıdığını, ona nasıl ulaştığını, onu öldüreni tanıyıp tanımadığını ve daha birçok, cevabı onda olmayan soruyu sıralamıştı. Sonunda masumiyetine ikna olduğundan mıdır bilinmez, tanıştıkları günden beri ilk defa Yasemin’le bir bilgi paylaştı. Kazada Suzan’ın sürdüğü arabanın bu tamirhaneye kayıtlı, ticari bir araç olduğunu söyledi. 

İçeride yatan cesedi, yani tamirciyi çoktan sorgulamışlardı. Suzan’ın arabasıyla gitmişlerdi o gün. Tamirci, Suzan’ın arabasının tamiri uzun süreceği için her zaman yaptığı gibi elindeki araçlardan birini verdiğini söylemişti polislere. Arabanın tamiri bitince gelip almalarını söylemek için telefonlarını almıştı. Ne hikmetse Suzan’ın arabası kazadan kısa süre sonra tamirhaneden çalınmıştı. Tamircinin ne kazadan ne de hırsızlardan bir haberi vardı.

Yasemin’i asıl ürküten ise katille karşılaşmış olma ihtimalleriydi. Amir’in söylediğine göre olay yeri inceleme, cesedin elleri ve ayaklarındaki bağların daha çok yeni bağlandığını tahmin ediyordu. Muhtemelen cesedin kapıya doğru bakmasını da katil özellikle kendisi ayarlamıştı. Amir, katilin büyük ihtimalle bugün gördükleri insanlardan biri olduğunu düşünüyordu. Benzinlikteki adamdan bahsetti Yasemin. Gidip adamı sorduklarında adamın orada olmadığını, hatta o restoranda çalışmadığını öğrenmişlerdi. Kameralarda da adamı bulamamış olsalardı, içine düştükleri filmi durdurmak için kumandayı aramaya başlayacaktı. 

Eskiden olsa tam dişine göre bir olaya bulaştığını düşünürdü. Ama şimdi bunu söylemek için dudaklarını birbirinden ayırdığı anda gözünün önüne Suzan’ın gülümseyen yüzü, kulaklarına da kanında harıl harıl çalışan silginin sesleri geliyordu. 

Kimseye söyleyememişti ama adamın boynundaki izi daha önce görmüştü. Karganın eşlik ettiği o tuhaf rüyasındaki, uyandığında hatırlayamadığı sahnelerden birinde vardı. Kulübe uzaklaşırken duvarda görmüştü bu sembolü. Daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu. Gördüğü şeyin rüya değil de bir anı olma ihtimali zihnini kemirmeye başladı. Bir insan eski anılarını neden rüyasında görürdü? Hatırlasaydı ya sadece.

Akşam eve geldiğinde paçalarında kanlardan yeni desenler çizilmiş giysilerini çıkartmadan telefondaki fotoğraflara baktı bir süre. O an fark etmediği bir detay bulmayı umuyordu. Geçmişinde olan şey her neyse birileri üstünü örtmeye çalışıyor olabilir miydi? Belki de kanındaki silginin dışarıda da ortakları vardı. Nasıl bir hâlin içinde olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu artık.

Kurban

Günlerdir bir hasta gibi ağır ağır kalktığı yatağından tek hamlede kalkmıştı o sabah. Zihninde yankılanarak onu uyandıran alarmın zil sesine aldırmamıştı.  Kahvaltıda kocası da fark etmişti hâlini. Günler sonra ilk defa normal bir kahvaltı yapabilmişlerdi. Kahvaltıdan sonra Yasemin’i işe Ateş bırakmak istedi. Kendisi gidebileceğini anlatmaya çalıştıysa da ikna edememişti. 

İşe gideceğinden habersiz olduğu için hazırlıksız yakalanmıştı gerçi ama yine de Yasemin’in beklediğinden daha hızlı hazırlanmıştı. Hâlâ tedirgindi, tekrar kaybetmekten korkuyor gibiydi. En son düğünden önce böyle görmüştü onu Yasemin. O zaman kaybetmekten değil bir aksilik çıkarsa kavuşamamaktan korkuyordu. Hangisi daha korkutucuydu bilmiyordu. Kavuşamamak mıydı yoksa kaybetmek miydi? Hiç kavuşamadığı şeyin lezzetini bilemezdi insan. Ama bir kere tattıktan sonra bir daha hiç elde edemeyeceğini bilmek daha zor olsa gerekti. Onun yerinde kendisi, hasta yatağında yatan da Ateş olsaydı, bu kadar dayanıklı olamazdı muhtemelen. 

Arabada giderken yol boyunca bunları düşündü durdu. Bir yandan da ona sezdirmemek için, sırf konuşmuş olmak için açtığı anlamsız konulara laf yetiştirmeye çalışıyordu. Her fırsatta konuşmaya çalışmasını bir daha sesini duyamamaktan korkuyor olmasına yormuştu. Bir yandan hoşuna gitmiyor değildi bu halleri, öte yandan kaybetme gerçeği yanı başında duruyorken içinde olduğu anın tadını çıkarmak anlamsız geliyordu.

Ofise gidince ilk iş, onlara görev versin diye ağzının içine bakan yeni asistanlardan birkaçına tamirci cinayetini araştırmalarını söyledi. Üçüncü sayfa bir cinayet olarak araştırmak bile onları heyecanlandırmaya yetecekti. Yasemin’in son günlerde artan ünü de heyecanlarına destek oluyordu. Yokluğunda, başına gelenlerin gizemi herkesi büyülemiş görünüyordu. 

“Gizemli kazada komaya giren gazeteci, katilini bulmak için geri döndü.” 

Şaka yaptıklarını iddia ediyorlardı. Gülümseyen yüzlerinin altındaki hasedi görebilecek kadar iyi tanıyordu onları. Ofiste gözler bu kadar üzerindeyken elinde sağlam kanıtlar olmadan kendisi açıktan araştırma yapamazdı. Şu anda ihtiyacı olan tek şey dikkatleri üzerine çekmeden mümkün olduğunca çok bilgiye ulaşabilmekti. Erken çıkmasına rağmen o ofisten çıkmadan önce birkaç dosya hazırlamışlardı bile asistanlar. Dosyaları onlardan alıp çalışmaya devam etmelerini söyledi. Birkaç övgü dolu sert sözü de peşinden sıralamıştı. Ne rehavete kapılmalarını istiyordu ne de pes etmelerini. Kendisinden öncekiler de böyle yapardı. Yaşlandığını hissediyordu artık.

Her ihtimale karşı asistanların getirdikleri bilgileri emniyetteki kaynaklarıyla teyit etmeye çalışmıştı. Emniyettekilerle yıllar geçtikçe aralarında oluşan “hukuk” istediği bilgiyi almasına yetmese de aldığı bilgileri teyit etmesini, daha da önemlisi bilgi yanlışsa doğrusunu öğrenmesini sağlıyordu artık. 

Adamın eski suçlarına ulaşmayı başarmıştı asistanlar ama bazı suçlamalar asılsız, bazıları ise bulduklarından çok daha fazlasıydı. Parasını kim öderse ona çalışan bir adama benziyordu. Kundaklama, hırsızlık, adam yaralama, cinayet… Ninesinin tabiriyle kimsenin kız vermeyeceği türden bir adamdı bu. Ne hikmetse evlenmeyi başarmıştı üç sene önce. O zamanlardan beri görünen bir sabıkası yoktu. 

Asistanların duyduğuna göre bir süredir mafyayla çalışıyordu ama kaynakları bu bilgiyi teyit edememişti. Elindeki bilgilere göre ya evlendikten sonra yarı temiz bir aile babası olmuştu, yahut da evliliği dahil hayatının son üç senesi sırrını saklamak için biri tarafından yazılmıştı. Beş yaşında bir de oğlu vardı. Kirli işler yapanların kendi bedenlerinin ölçüsüne bakmadan giymeye uğraştıkları kılıflardan birine benziyordu bütün bunlar. Kim bilir belki de sadece düzenli geliri bulunca insan gibi bir hayata geçmeye karar vermişti. 

Polisler, karısıyla konuşmuşlardı çoktan ama bir de kendisi gidip konuşmaya karar vermişti Yasemin. Araştırırken ön yargıyla yaklaşmaması gerekiyordu ama tarafsız olmak da içinden gelmiyordu. Kadının da işlerin içinde olduğuna neredeyse emindi. Değilse de mutlaka bir şeyler biliyor olmalıydı.

Ateş’e haber vermek istemişti yola çıkarken ama telefonu kapalıydı. Belki telefonun çekmediği bir yerdeydi, belki de altı aylık çilesi hazır işteyken fırsatını bulmuş dinleniyordu. Ona ulaşmakta ısrar etmedi. Bunu düşünmek bile başlı başına rahatsız ediyor olsa da o yokken Yasemin de daha rahat hissedecekti. Daha önce kocasını tüm bu olanların dışında tutmuş olmasının gerçekten geçerli bir sebebi olduğunu düşünüyordu bir süredir. 

Her ne sebeple olursa olsun henüz yeni bir krizi kaldırabilecek durumda değildi. Hikayenin sonunun aklının haykırdığı gibi değil de kalbinin fısıldadığı gibi bitmesi için yalvarıyordu. Yoksa bütün bu uğraşları, bitmek bilmeyen merakı yüzünden her şeyi daha kötü yapmaktan başka bir işe yaramayacaktı. 

Hayatının senaristinin ona sunduğu ikinci şansı elinin tersiyle itiyor muydu? Belki de durup yeni hayatını yaşamalıydı. Ne var ki, huylu huyundan vazgeçmezdi. Senarist de biliyor olmalıydı bunu. Bilmese her sahne bu kadar detaylı ve tutarlı olur muydu? 

Hoşuna gitmese de bir sonraki sahnenin çoktan yazıldığını biliyordu. Belki de değişen tek şey, onun seçtiği tek şey, o sahneden sonra iyi mi yoksa kötü karakter mi olacağıydı. Belki iyisi de kötüsü de çoktan yazılmıştı. Labirentteki gibi, bir sonraki yolu seçiyordu sadece. Emin olduğu tek husus hiçbir sonucun sebepsiz olmadığıydı. Peki ya şimdi yaptıklarının sebebi daha önce yanlış yaptıkları olabilir miydi? 

Tamircinin evine gidene kadar zihnini birbirine katan fikirlerden kurtulmaya çalıştı. İşine odaklanmalıydı. Bilgilerini tazelemeye çalıştı. Tamircinin ismi Rafet Boyacı’ydı. Kadına kendisini eski bir müşterisi olarak tanıtmayı düşünüyordu. Arabasını almak için gittiğinde öldüğünü öğrenmiş, ailesine baş sağlığı dilemek istemişti. Hikayenin zayıflığını örtmek için de mağduru oynayacaktı. Arabası garajda yoktu. Yerini öğrenmek için ailesine de sormaya karar vermişti. Hikayenin eksik kalan yanlarını kuramamıştı bir türlü zihninde. Konuşma anında uydurmaya karar vererek yarıda bıraktı. Bir kısmı gerçekti kurduğu hikayenin. En iyi yalanların gerçeklerle söylendiğini bilecek kadar tecrübeliydi. Ne kadar az sahte yalan o kadar az şüphe demekti.

Tamircinin evi bir apartmanın giriş katında küçük bir daireydi. Karısı konuşurken herhangi bir şeyi saklamaya çalışıyor gibi durmuyordu. Ya gerçekten çok samimiydi, ya da oldukça profesyonel bir yalancıydı. Tarafsız olmak için çaba dahi sarf etmediğini fark etmişti Yasemin. Kadın da işleri hiç kolaylaştırmıyordu. Kocasının hoş hatıraları, evlilik hikayeleri, pek bir akrabalarının olmaması gibi bitmek bilmeyen acıklı hikayelerin yanında verdiği ikramların ardından söylediği işe yarar tek bilgi kocasının eski işlerini bildiği olmuştu. İkinci bir şansı hak ettiğini düşünüyordu kocasının. 

Adamı ne kadar sevdiği, ölümünün ardından hayata dair bir beklentisi kalmamış gözlerinden belli oluyordu. Kadının gerçekten üzgün olduğunu düşünmüştü. Bir yere varamayacaktı. Zavallı kadının, en azından biriyle dertleşmiş olmaktan mutlu olduğunu düşünerek ayrılıyordu evden. Ne var ki kapıdan çıkarken fark ettiği gerçek, bütün bir araştırmanın seyrini değiştirebilecek türdendi. Konuşma boyunca gözünden kaçmıştı. Belki de kadın kendisi saklamıştı. Kadının boynunda bir iz, bir sembol vardı. Tamircinin boynundaki ile aynı, rüyasındaki ile birebir aynıydı.

Kapının arkasında duran aynadan görmüştü. Kadının tam ensesinde duruyordu. Donup kalmıştı. Ne düşüneceğini bilmiyordu. Korkmalı mı yoksa heyecanlanmalı mıydı? Ne anlama geldiğini kavrayamamıştı. Kadın da halindeki değişimi fark edince gülümsemişti sadece. Yasemin bu tebessümden cesaret alarak kadına sormak istemişti ama kadın gayet sakin bir şekilde engel olmuştu.

“Biliyorum.”

Ne demekti bu? 

“Gidin. Lütfen.”

Sorması gereken çok fazla soru vardı ama kadının sesi ruhunun derinliklerine kadar işlemişti. Hızlı adımlarla arabasına döndü. Görüntü zihninden bir türlü gitmiyordu. Bu sembol bir şey ifade ediyor olmalıydı. Arabaya biner binmez defterini çıkarttı sembolü çizmek için. 

Kaleminin kağıda değdiğini biliyordu ama hissedemiyordu. Elinin içinde kaybolmuştu sanki. Ciğerleri küçülüyordu. Aldığı nefes yetmedi. Kapıya uzanmaya çalıştı ama kolu kıpırdamamıştı bile. Bedeni zihnini dinlemiyordu. Gözlerine ulaşan ışıklar zihnine varmadan geri dökülüyordu. Karanlık, bedeninin üzerine çökerken aracın kapısının açıldığını hissetti. Gözlerinin önünden ayrılmayan sembol yerini önce tamircinin cesedine sonra da uçsuz bucaksız bir hiçliğe bıraktı.

Şahit

Günler olmuştu defterini en son eline aldığından beri. Çizdiği sembollere anlamsız bir ifadeyle bakarak dalıp gitmişti. Hakkında manşetleri dolduran haberleri mi yoksa yaşadıklarını mı düşünüyordu kendisi de bilmiyordu. O öylece bakıyordu kağıda, zihni ise hayat filminden istediği kareyi yansıtıyordu ekrana. 

“Katilin Şahidi: Yasemin Kalemeli”

Aklında en iyi yer edinen haber başlığı bu olmuştu. Yasemin’in katili tanıyor olabileceğinden, katilin neden onu öldürmediğinden, iki defa hayatta kalmış olmasının şaibelerinden, hafıza kaybının ucu açık ve zayıf bir klişe olduğundan ve daha bunun gibi birçok can yakıcı sözden ibaretti haberler. Haberlerin karşısında sarsılmış değildi. Bu haberlerin nasıl hazırladığını en iyi o biliyordu. Yalan haberlerin kullandığı gerçekler, haberlerin kendisinden daha çok yakıyordu canını.

Ateş’in kapıdan ayrılırken çıkan ayak sesleriyle kendine geldi. Kim bilir kaç dakikadır orada durmuş izliyor, seslenip uyandırmakla kendi haline bırakmak arasında bir tercih yapmaya çalışıyordu. Olanların etkisinden çıkabilmek için bir süre yalnız kalması gerektiğini söylemişti. O da üzerine gelmemişti her zamanki gibi. 

Ruhu paramparça olmuş durumdaydı. Kalbi, zihni, bütün bedeni o kadar sessizdi ki yaşadığını hatırlamak için ağzını arada sırada anlamsız sesler çıkarmaya zorlamak durumunda kalıyordu. Günlerdir defteri eline bile alamamıştı. Almış olsa da ne yazacaktı ki bu acımasız sessizlikte? Katil olmakla yargılandığından mı bahsedecekti? Bütün gazetecilik eğitiminin bir yalanı, gerçekten ayırmaya yetmediğini mi söyleyecekti? Yoksa kendi ayaklarıyla kendi celladına gittiğini mi yazmalıydı?

Arabanın içinde çizmeye uğraştığı sembolü tamamlamaya çalışırken, kadraja giren parlak karanlığın ardından, gözünü, içine ışık bile girmeyen bir odada, bir kenarda yarı baygın yatar halde açmıştı tamircinin karısını ziyaret ettiği gün. Ayağa kalkmaya çalışırken önce ellerinin bağlı olduğunu sonra da kıyafetlerinin üzerinde bir ağırlık olduğunu fark etmişti. Etrafındakileri makul bir sıra ile idrak edemiyordu. Korku, insanı çok daha çabuk kendine getirmeliydi halbuki. 

Başının içinde dolanan, nereden geldiğini bilmediği sisler, korkusunu bile bastırmayı başarıyordu. Toparlanmaya çalışmıştı ama kıpırdayamamıştı. Damarlarında dolaşan bir yabancı, beyninin kontrolünü eline almış gibiydi. Durduğu yerden zar zor açabildiği gözleriyle odaya bakındı. Karşısında bir şey vardı sanki ama ne olduğunu anlayamadan dikkati onun az ötesinde, köşede duran kadına kaydı. Gözleri ona ihanet edip yeniden kapandıkları için seçemedi kim olduğunu. Gözlerini yeniden açması o kadar uzun sürdü ki karşısındakinin kadın olduğundan bile şüphe etmeye başlamıştı. Hemen yanında, ayakta duran bir de adam vardı sanki. Yahut o, gözlerini açmak için kendi bedenine karşı savaş verirken zihni görüntüdeki eksik parçaları tamamlayarak onu avutmaya çalışıyordu. Tekrar açmayı başardığı gözleri bu sefer adamın önünde duran masayı göstermişti ona. Ayakta duran kişinin adam olduğundan emin olmuştu ama masada ne yaptığını görememişti. 

Başını yasladığı yeri hissetmediğini fark etti. Gözleri kapalıyken insanın diğer duyuları fazla mesai yapmaya başlardı. Onunkilerse grev yapıyor gibiydi. His yoktu, ses yoktu, tuhaf bir koku vardı sadece. Nedendir bilinmez kendisini evinde, mutfakta, akşam yemeğinde etli bir yemek hazırlıyormuş gibi hissetti o an. Sonrasında da öğrenmek istemezdi elinde olsa ya, insan gözleri açıkken görmemeyi, kulakları kapanmadan duymamayı seçemiyordu. Sadece görmemiş, duymamış gibi davranabilirdi. Umursamamaya alıştıkça kalbi katılaşırdı. Artık görse de göremez, duysa da duyamaz olurdu. 

Onun kalbi henüz kaskatı kesilmemiş olacaktı ki bir sonraki denemesinde kadının kim olduğunu görebilmişti gözleri tekrar kapanmadan önceki kısa aralıkta. Tamircinin karısıydı bu. Bu gerçek bedenini de sarsmış olacaktı ki gözlerinin perdesi bu sefer daha çabuk açıldı. Gözleri gerçeği fark edince, çocuğunu kötü sahnelerden korumak isteyen bir anne gibi önünü kapatmak istemiş olsa gerek aynı hızla geri kapanmış ama kadının bayılmak üzere olduğunu anlamasına engel olamamıştı. Kansızlıktan o halde olduğunu sonradan polislerin anlattıklarından çıkarabiliyordu ama o an aklına hiçbir şey gelmemişti. 

Nasıl bir dehşetin içinde olduğunu bilseydi gözleri, en başından hiç açılmazlardı. Onlar açılsa beyni ona gerçekleri anlatmaz, bir kenarda sessiz sessiz, için için ağlardı. Ama onlar da anlamamışlardı. Gözleri yeniden açıldığında adam kaybolmuştu. O an korkuyla kendine geldi. Adamın yok oluşuna mı korkmuştu, içinde olduğu hâle mi yoksa köşede yatan kadına mı ayırt edemeden hafifçe doğrulmaya çalıştı. Ellerinin arasında bir şey hissediyordu ama ne olduğunu henüz ayırt edecek kadar uyanmamıştı teni. Doğrulduğu sırada başını yasladığı duvarın soğukluğunu hissetmeye başlamıştı. Bedeni yeni yeni uyanıyordu sisli uykusundan. Gözlerini açtığından beri farkında olmadan seyrettiği sahnenin dehşetini de ilk defa o an anlamaya başlamıştı. Elinde tuttuğu yabancı, hayatında karşılaşmadığı kadar ürkütücü bir şırıngaydı. Üzerinde hissettiği ağırlık yalnızca bir kenara kıvrılıp uyumuş olmaktan değil kıyafetlerinin içine kadar işlemiş kan gölünden geliyordu. Karşı köşede duran kadını hatırladı. Orada bir karaltı vardı ama gerçeği görecek kadar cesareti yoktu. Zihninin, içindeki sislere rağmen, üzerindeki kanın o kadına ait olabileceğini haykırdığını duyabiliyordu. Çığlık atmıştı, köşede duran ruhsuz insanı fark ettiği için mi yoksa sıranın kendisine gelmesinden korktuğu için mi bilmeden. Yüzünü zorla, köşede duran biçare kadına çevirdi. Hayata veda etmeden önce yaşamak istediğini haykırır gibi bakan bir çift göz, tenin renksiz olabileceğinin ispatı olan bir yüz ve takati olsa muhtemelen titremeye devam edecek o dudaklar hafızasını rahat bırakıp gitmeyecekti.

Kendisine gelmesi ne kadar sürdü bilmiyordu. İçinde kaybolmak istercesine yapıştığı köşeden kalkıp kapıya gitmesi belki de günler sürmüştü. Yalpalayarak yürüyordu. Dışarıdan biri görse odanın içinde bir ceset bir de ruh var zannederdi. 

Kapı kilitliydi. Etrafa bakındı. Köşede bir ceset, yanında bir masa, masanın yanında ikinci bir kapı… Masanın üzerinde bir telefon duruyordu. Odanın içinde başka hiçbir şey olmadığını düşününce koşup telefonu almaktan çekindi. Önce cesedin yanına yaklaştı. Tamirci ile aynı şekilde, boğularak öldürülmüştü ama boynunda boğulduğunu gösteren hiçbir yara ve hatta tek bir kızarıklık bile yoktu. Katilin tavrını o anda öğrenmişti. Boğmadan boğarak öldürmek… Odanın zemininin nispeten daha az kanla kaplı olduğunu düşününce üzerindeki kanın da maktule ait olmadığını düşünmekte haksız sayılmazdı. 

Kadının boynunda yine aynı sembol vardı. Başka bir şey bulma umuduyla incelemeye başladı karşısında duran soğuk bedeni. Kıyafeti hırpalanmıştı. Ellerinde de hafif yara izleri vardı. Tırnaklarından biri kırılmıştı. 

Daha yakından bakmak istemişti ki kalbi onu üç adım geriye fırlattı. Masada duran telefon çalmaya başladığında aklı başından gitmişti. Bir süre yaslandığı duvardan masaya doğru baktı. Telefonun ikinci defa çalmaya başladığını duyunca cesaretini toplayıp arayanın kim olduğuna dahi bakmadan telefonu açtı.

“Sizi öldürmekle vazifeli değilim. Ve ben yalnızca vazifemi yaparım. Bana engel olursanız orada yatan bir arkadaşınız olur. Kocanız olur. Aynı arabanın içinde sevdikleriniz olur. Vakti geldiğinde de siz olursunuz. Boyunuzu aşan nehirde yüzmenizi tavsiye etmem.”

Sesi kulaklarında yankılanıyordu. O kadar sakin konuşuyordu ki, sesinde hiç öfke yoktu. Çok sıradan bir ortamda alelade bir işi tamamlamış bir insanın sesi olmalıydı bu. Duygusuz, acısız, merhametsiz, kalpsiz, sevmeyen, sevilmeyi de beklemeyen bir adamın sesiydi. Hırsı, öfkesi yoktu, yalnızca amacı vardı. O sesi kulaklarından atmaya çalıştıkça her detayını daha net hatırlıyordu. Yüzünü görememişti ama hayalinde kalan o kısa sahneden sakalı olmadığını ve kısa saçlarını hatırlıyordu. Sol kulağında düz, desensiz, daire şeklinde bir küpe vardı. Ellerindeki eldivene rağmen küçük parçaları bile ustalıkla tutuyordu. O parçaların ne olduğunu ise bir türlü gözünün önüne getiremiyordu.

Tamirci cinayetini çözdüğünü fark edecek halde değildi. Yüzünü hatırlayamıyordu ama katille tanışmıştı. Usta katil, telefonu masanın üzerine bilerek bırakmıştı. Cinayeti bulmaya mahkum ettiği gibi buradan çıkışını da onun istediği yoldan yapmaya mecbur etmişti. Polisi aradı, tıpkı onun istediği gibi. Açık bıraktığı telefondan yerini bulup gelmeleri beklediğinden uzun sürecekti. Beklerken, odanın diğer kapısını açmaya çalıştığında kilitli olmadığını fark etmişti. Kurbanla dalga geçmek ister gibi açık bırakılmıştı. Adamdan çok kendisine kızmıştı kapıyı kontrol etmek aklına gelmediği için. 

Kapının açıldığı balkona çıktı ama gözlerinin ona gösterdiği, aklının görmek istediğinden çok farklıydı. Şehrin göbeğinde, yıldızlara değmek için birbirleriyle yarışan binalardan birinin bulutlara yakın katındaydı. Bu kadar çok kanın hep daha izbe, gözden uzak yerlerde döküleceğini zannederdi. Oysa her gün önünden geçtiği sokağın hemen üzerinde şelale gibi kan akmıştı. Aşağıdan geçip giden kalabalıktaki hiçbir insan bunun farkında değildi. O herifin iki bedeni buraya nasıl getirebildiğini anlamaya çalışırken polisler gelmişti.

Balkonda kılını bile kıpırdatmadan durduğunu görünce biraz korkmuş olacaklar ki onlar olay yerini incelemeye başlarken Yasemin’i de hemen hastaneye götürdüler. Yolda giderken şeytan kadar kadim bir düşman gibi yakasından düşmüyordu o acımasız hayalet. Sesini, hafızasına kazıması yetmemiş, hastaneye gittiğinde de peşinden onunla gelmişti. Bedeniyle değildi belki ama zihniyle, aklıyla, sesiyle gelmişti. Doktorların sordukları sorular, yaptıkları testler her seferinde zannettiğinden daha kötü durumda olup olmadığını sormasına sebep oluyordu. Şükür ki ruh sağlığı ve kaçırılırken oluştuğunu düşündükleri kollarındaki birkaç çizik dışında kılına dahi zarar gelmemişti.

Huzuru yerine henüz gelmemişti ki, ondan daha önce davranan polisler evine gelmişti gecenin ilerleyen saatlerinde. Kadını öldüren ilaç elinde bulduğu şırıngadan enjekte edilmişti. Bu durumu kimse garip karşılamıyordu. Polislere, konuşabildiği kadarıyla anlatmıştı bildiklerini. Ne var ki kadının tırnaklarının arasında da Yasemin’in dokusu bulunmuştu. Kollarındaki nedeni bilinmeyen kızarıkların bunlardan dolayı olduğunu, aralarında bir boğuşma geçtiğini düşünüyorlardı. Ellerindeki deliller öyle söylüyordu. O ise yine hiçbir şey hatırlamıyordu. Hafızasını kaybetmiş, geçmişi polislere göre oldukça şaibeli, üstelik polisler geldiğinde üzerindeki kanlarla balkona çıkmış manzarayı izleyen bir gazetecinin sözüne karşılık olay yerinin bulduğu deliller… 

“İşte benim güzide hayatım.” diye düşünmekten alıkoyamamıştı kendisini.

Polisleri o saatte evine şu meşhur amirin gönderdiğine emindi. Acaba o da Yasemin’in katil olduğuna inanıyor olabilir miydi? Hoş, asıl mesele katil olması değildi. O herif vermek istediği mesajı hatırlatmak için yapmıştı bütün bunları. Artık daha iyi anlıyordu. Suzan öylesine bir kazada ölmemişti. Tamirci gibi, karısı gibi… Belki de onların çocukları gibi… Tamircinin oğlunun nerde olduğuna dair bir iz olmadığını, Amirin yanında dolanıp duran genç kızdan duymuştu. Adı gibi emindi şimdi baksalar kayıtlarda çocuğun var olduğuna dair hiçbir iz çıkmayacaktı.

Zavallı kadın… Onun da suçlu olduğunu düşünmüştü. Kadın mı kocası yüzünden, adam mı karısı yüzünden, yoksa ikisi de geçmişin mi yüzünden öldü ayırt edemiyordu. Her şey anlamsız geliyordu. Zihnindeki sisler yerini fırtınalara bırakmıştı. Öfkesinin kendi dalgaları mıydı bunlar yoksa acısının rüzgarları mı sebep oluyordu kalbinin duvarlarına çarpan sert köpüklere? Üzüntüden mi boşalacak kadar dolmuştu zihnindeki bulutlar? Yoksa kendine duyduğu nefret miydi şimşeklerin sebebi? Düne dair her hatırası yere çakılan bir yıldırım gibi, gözünün önüne her geldiğinde bir ağacını daha yakıp kül ediyordu.

Ateş’in gözlerinde kaybetmenin korkusunu görebiliyordu. Hiç gelmeyecek kadar sessiz ayrılığın görültüsünü önceden duyan bir gönlün titrek bakışlarına sahip gözleri, ağzından çıkacak iki çift lafı bekliyordu eve geldiğinden beri. Yasemin’se ona sadece yalnız kalmak istediğini söyleyebilmişti yine. O da gözlerindeki hayaleti görüyor olmalıydı. Çok az konuşuyorlardı artık. Kocası onu incitmekten korkuyordu. O ise kendi sesini dahi duymaktan kaçıyordu.

Kerem’in de aklı başından gitmiş gibiydi. Zavallı adam, ne bırakıp gidebiliyor ne de kalabiliyordu. Gitmeye kalksa zihni ona gerçeklerden çok daha korkunç hikayeler anlatacaktı. Bir hikayede tamircinin karısı ölecekti, diğerinde Yasemin. Bir başkasında kendisi de orada olacaktı belki. Kalsaydı da gerçeğin sahneleri bu haliyle onun için yeterince ürkütücüydü. 

Bu olanlar ne onun ne de arkadaşlarının daha önce gördüğü hiçbir habere benzemiyordu. Bugüne kadar çok büyük olay zannettikleri her şey sadece acı gerçeklerdi. Gerçeğin acı olması, acının gerçek olmasından çok daha masumdu oysa.

Neye bulaştığını düşünmeden edemiyordu Yasemin. 

“Gerçekten bütün bu olan bitene değdi mi?” diye soruyordu kendisine, sorunun saçmalığına aldırmadan. Nasıl değmiş olabilirdi ki? İnsanlar ölmüştü. Neden ölmüştü? Bir can başka bir cana neden kıyardı? Habil olmak varken neden hep Kabil örnek alınırdı? İyi olmak mı zordu? Neden hep kötü olanı seçiyordu farkında bile olmadan insan? 

Kendine sorduğu sorularla sadece dikkatini dağıtmaya çalışıyordu Yasemin. Kanındaki silgiyi düşman olarak görmüyordu artık. Ona bir iyilik yapmıştı. Dostuydu belki de. Yasemin onu dinlemediği için bütün bunlar olmuştu. Belki Suzan da… Bu düşüncelerin bir sonu yoktu.

Olası bir davada cinayetten aklanacağını avukatı söylemeden önce de biliyorlardı. Süreci avukat takip edecekti. Aklansa ne olurdu? O zaten hayatının geri kalanını bütün bu olanlarla geçirmeye mahkumdu. O hayaletin sesi de bu hapishanenin gardiyanı olacaktı. İnsanlar arasında adaleti sağlayacak mahkemeler onun cezasını hafifletemezdi. Kalbini yargılayıp adaleti sağlayacak bir mahkeme lazımdı. İçindeki ateşe bir damla su dökebilecek bir affa ihtiyacı vardı. Suzan’ın, tamircinin, karısının, çocuklarının affına ihtiyacı vardı. Bütün bu af mahkemelerinden sonra kendini affetmeye ihtiyacı olacaktı. Ne yargı vardı ne yargıç, ne de kurulacak bir mahkeme. Yalnızca sanık ve şahitler vardı. Kimse söylemese de hüküm de belliydi, mahkum da.

Defterini bir kenara bırakıp yatağa uzandı. Bu kez de rüyaları onu rahat bırakmadı. Ne kadar uyuduğunu fark edemeden fırlamıştı yataktan. Kulaklarında aynı zil sesi vardı. Alarmı susturmak için telefonu aramaya çalışırken ciğerleri onu rahat bırakmamıştı. Odadaki hava da nefes almasına yetmeyince kendisini salona attı can havliyle. Ateş, koltukta uyuyakalmıştı. Odada, yanında olmamasına nedense bir an sevinmişti. Kim bilir ne kadar titremişti aynı karganın sesini duymaya başladığında. Yine daldan kalkmış, dala konmuştu. Yine Suzan arabaya binmişti. Yine kulübe uzaklaşmıştı. Ama bu sefer yerlerde kan vardı.

“Birinin bizi durdurması gerekiyordu.”

Bunu söyleyen tanıdığı bir sesti ama hatırlayamıyordu. Gerçek miydi yoksa yaşadıklarının etkisi mi bilmiyordu. Belki de önceki rüyada hatırlayamadığı sahnelerden biriydi bu da. Belki de sadece bilinçaltının gözyaşlarıydı. Bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu. Bilmek istiyordu.

Yetimhanenin Hikayesi

Dünya savaşlarının arefesiydi. Kaybedilen topraklar, yitip giden nesiller, yıkılan düzenler aklı selim olan herkesi kaygılandırıyordu. Yeni doğan çocukların gökyüzünde güneşi ne kadar süre görebileceği bile şüpheliyken, kanla yıkanan toprakların önderleri geleceğin kaygısına düşmüştü. Yaklaşan savaşın çanlarının duyulduğu her diyardan toplanan önemli şahsiyetler, canların kaybedildiği topraklarda ruhların da kaybolmaması için önemli bir karar alacaktı. 

Askerlerin, silahların ve hatta devletlerin ulaşamadığı meseleleri konuşmak üzere toplanmışlardı tarihin bilinmez sayfalarından birinde. Uzun tartışmalar neticesinde, belki de tarih kitabında ilk defa, her biri aynı kanaate varmıştı. Ruhların yok olmasına müsaade edemezlerdi. 

O gün toplantıda bulunan her bir önemli şahsiyet, yanına ailesini de alarak, can çekişen ruhların diyarlarına yerleşecekti. Gittikleri yer neresi olursa olsun kültürleri, dilleri ve ruhları hayatları pahasına korumaya yemin etmişlerdi o gün. Her birinin zihninde ve kalbinde aynı gaye vardı: Tek bir ruh da olsa asla esir verilmeyecek.

Gittikleri diyarlarda amaçlarını kimse bilmeyecekti. Korumaya çalıştıkları ruh ne ya da kimdi hiç kimse anlayamayacaktı. Haklarında söylenenler gerçek olabilecek kadar tutarlı, bilinenlerse gerçek olamayacak kadar da asılsız kalacaktı. Evlerini terk ederken evlatlarına öğrettikleri yeni hayatları buna bağlıydı.

Oysa zaman her yeminde olduğu gibi sözlerin üzerini toprakla örtmeyi başaracaktı. Geçen yıllar ilk önce o evlatlara unutturmuştu neden yola çıktıklarını. Ardından gelenler içinse geçmiş hiç var olmamış bir masaldan ibaretti. Yönlerini, yollarını hissetmeden kaybetmişlerdi.

Paşazadeler de aynı akıbeti paylaşıyordu. Gittikleri yön, çıktıkları yoldan ne kadar uzaktaydı, onları uyarmak için sert esen rüzgar bile bilmiyordu. Yürüdükleri yol onların yolu olmuştu. Yolun kurallarını da kendileri koyuyorlardı. Oysa o kurallardı ruhları öldürecek olan.

Gözlerin görmediği, ayakların temas etmediği bir ormanda koskoca bir yetimhane inşa edilmişti. Günler süren hummalı çalışmalar nihayete ermiş, Paşazadelerin de teşrifi ile faaliyete başlamıştı. Açılışa katılanların yüzleri gülüyordu. Oysa her biri biliyordu ki bu bina yeni benliklerine hapsolacak ruhların mezar yeriydi. Tarih, ruhların en büyük düşmanlarının dahi atmaya çekindiği adımı atan ruhların koruyucularını izliyordu. Belki de o gün ruhları koruyanların ruhlara ihanet ettiği ilk gündü.

Yalnızca özel çocuklar seçilecekti. Özel çocuklar özel yetiştirilecek, özel görevler için özel kişilerin hizmetinde olacaktı. Güçlenen yapının kalifiye elemanlara ihtiyacı vardı. Dışarıdan adam almak sırları ifşa etmeyi gerektirirdi. Sadakatlarinden emin olduğu kendi personelini yetiştiriyordu Paşazade. Ailelerin ve yapının her ihtiyacı yirmi yıla kalmadan tamamen kendi içinden karşılanıyor olacaktı. İhtiyaç duyulan her konuda eğitim alacak olan bu elemanların varlığı hiçbir zaman bilinmeyecekti. Yalnızca yapının bildiği, başka hiçbir yerde var olmayan, iyi yetişmiş, sadık askerler olacaktı her biri. Bu yetim çocuklar için de çok büyük bir fırsattı. Alacakları eğitim ve sonrasında yapacakları işler onlara altın tepside sunulan bir gelecekti. 

Kendisine dahi o kadar ikna edici bir şekilde söylüyordu ki bütün bunları, bütün planlarını unutacağından korkup susturmak zorunda kalıyordu zihnindeki sesleri. İçinde sakladığı sırlar her geçen gün daha da ağırlaşıyordu ama Paşazade asla taviz vermiyordu. Cesaretinin tek bir sebebi vardı: bilmiyordu. Son nefesine kadar saklayacağı sırrın kendisiyle toprağa girmeyeceğini bilmiyordu. Kendi elinde tuttuğunu zannettiği gücün başkaları tarafından kullanılabileceğini bilmiyordu. En önemlisi ise yıllar sonra Salim Paşazade tarafından ilan edilene kadar saklanacak bu sırrın bir gün bütün ruhları yok edebilecek yegane kurşun olduğunu bilmiyordu.

Kanın Arkasındaki İlk Gerçekler

“İyilik nasıl anlaşılır? Yaptıklarımızın sonuçları mı belirler iyi ya da kötü olduğumuzu yoksa yapmadan önce düşündüklerimiz mi? Peki ya yaptığımız eylemin bizzat kendisi? Fiiller bizzat kendi başlarına iyi ya da kötü olabilir mi? Eğer öyleyse ateş edenin asker mi yoksa katil mi olduğunu bizim nerede durduğumuz mu belirliyor sadece?”

Karakola uğramıştı o gün. Hem amirle arasındaki buzları biraz olsun eritmek hem de bitmek bilmeyen kabusu hakkında ufak da olsa bilgi almak istemişti. Uyandığından beri her gün gördüğü Amir Bey’in tam adını karakola gitmeden hemen önce öğrenmişti: Asaf Korsuz. Üzerinde gezinen silgi ve kalemler yüzünden eskimeye yüz tutmuş zihin defterini biraz olsun rahatlatabilmeyi umarak gittiği yerden, defterinden sayfalar yırtıp atmasına sebep olacak bir öfkeyle dönmüştü evine. 

Amir Asaf, hayatında gördüğü en aksi, en huysuz ihtiyarlardan biriydi. Onu gördüğüne sevinmediği odasına ilk girdiği anda gri kaşlarında belli olmuştu. Daha selamını almadan, ilk işi ne hatırladığını sormak olmuştu. Umutlarını hafızasız bir gazeteciye bağlamış olduğuna bakılırsa o da çok çaresiz olmalıydı. Aslında ikisinin de zaman geçtikçe parlayan öfkesi yalnızca bu çaresizliklerine dayanıyordu. Amir de bunun farkında olmalıydı. Öyle olmasa Yasemin konuşmayı yumuşatmaya çalıştığında geri adım atmazdı. Hoş, bütün çabalarına rağmen insan gibi konuşabildikleri süre kayda değecek kadar değildi. Çok geçmeden konuşma yerini sert sözlere, ardından hararetli bir tartışmaya, sonra da silahları kelimelerden ibaret olan bir savaşa dönmüştü.

Hal hatır bile sorulmuştu aslında başlarken. Yaşadıklarının zor olduğunun farkındaydı Amir. Bir gelişme olup olmadığını sorduğunda bile başını iki yana sakin bir şekilde sallamıştı. Haşin çehresinin arkasında babacan bir adam gizleniyordu. Ondan görmeye alışkın olduğu tavırlar değildi bunlar. Dostane bir sohbet başlamış gibiydi. Seslerini yükseltmeden konuyu tamirciye kadar getirmeyi başarmışlardı.

Konuşma ilerledikçe Yasemin rahatlamaya başlamıştı. Amir’le konuştukça ona güvenebileceğini hissetmeye başlamış gibiydi. Belki de Amir yılların tecrübesiyle, karşısında duran gazetecinin ağzındaki sakladığı her bilgiyi almak istiyordu. Yasemin’e istediği bilgileri azar azar verirken kendisi de verdiklerinin karşılığını alıyor olmalıydı. O an fark etmemişti Yasemin ama konuşmanın seyrini yalnızca o yaşlı çınar belirliyordu. 

Amir’in sırları olduğunu ve bunları özellikle gazetecilerden sakladığını tahmin etmek zor değildi. Ancak bir sırrını o gün Yasemin’e açmaya karar vermişti. Ne var ki bu kadar önemli bir konunun herkesten saklanabileceğine ihtimal vermeyen Yasemin, Amir’in güvenini boşa çıkarmıştı. Belki de Amir’in istediği de buydu. Ne tepki vereceğini bilerek vermişti her bilgiyi. Belki de sadece güvenmişti Yasemin’e hiçbir zaman hatırlayamayacağı geçmişin hatrına. Bilmiyordu. Güvenmiyordu.

Zannettiğinin aksine Tamirci, onlar gelmeden çok önce ölmüştü. Yerdeki, üzerine bastığı kan maktule ait değildi. Cesedin üzerinde de hiçbir kesik yoktu. Boğularak öldürülmüştü. Tamirci’nin kanında sakinleştirici benzeri, özel üretim, muhtemelen biyolojik silah ürünü bir ilaç bulunduğunu duyduğunda çoktan şaşkınlıktan açılmış olan gözleri bile devamında gelecek haberlere hazırlıksız yakalanmıştı. Bu cinayetin, bir katilin daha önce işlediği cinayetlerindeki tavrına benzediğini söylemişti Amir ortama hiç yakışmayacak sakin bir sesle. 

Amir’in son sözlerini duyana kadar her şeyin masum bir insanın ölümünden ibaret olduğunu düşünürken gerçekler bütün dengesini alt üst etmişti. Katilin cinayet tavrından bahsediyordu. Katilin varlığından haberdarlardı. Benzer cinayetler bir süredir devam ediyordu. İlk değildi, son da olmayacaktı. 

Karşısındaki gazetecinin donup kaldığını fark etmiş olmasına rağmen konuşmasına devam eden Amir’e sert gözlerle bakıyordu Yasemin. Amir bütün bu bilgileri bilerek veriyor olmalıydı. Yasemin’i sınıyordu belki de. Öyle olmasa zihnini kurcalayan asıl meseleyi, Tamirci ve ailesine kadar her ay yalnızca bir cinayet işlenmişken neden şimdi düzeni bozduğunu Yasemin’in yanında sormazdı kendi kendisine. 

Amir katilin cinayet tavrının her ay boğarak öldürdüğü bir cesedi kanlar içerisinde, sanki mesaj verir gibi bırakmak olduğundan bahsediyor, Yasemin ise sokakta dolaşan bir seri katil olduğu ve bunun herkesten sır gibi saklandığı gerçeği dışında hiçbir ses duymuyordu. Kaç maktul olduğunu sordu Amir’in sözünü sertçe keserek. Amir, onun yüzündeki değişimden düşündüklerini okumuş olacak ki birden ciddileşti. Yasemin, cevap alamayacağını bilmesine rağmen, ısrarla soru sormaya devam etti. Her maktulün boynununda aynı izin olup olmadığını sordu. Karşısındaki yaşlı çınar yine sessiz kaldı. 

İlk şoku atlatması biraz zaman almış olacak ki konuşmanın sakin, sert ve soğuk sözlerden ibaret olan soru cevap kısmı uzamıştı. Bütün sorularına rağmen hiçbir şey öğrenememişti. Bir seri katil vardı ve polis bunun üstünü örtüyordu. Bu durumu yüksek sesle söylediği an Amir’in yüzündeki ifade tartışmanın savaşa döneceğini ilan etmişti odanın her yanına. 

Polisin bunu saklaması aslında ilk akla gelen hareket olmalıydı. İnsanları paniğe sevk edecek her ihtimalin önüne kesmeleri gerekirdi. Görevleri bunu gerektiriyordu. Şaşırmamalıydı ama o an aklı alamamıştı bir türlü. Nasıl olur da böyle bir gerçek gizlenebilirdi? Medyanın, şimdiye kadar çoktan bu haberin üzerine üşüşmüş olması gerekirdi. Nasıl olmuştu da bu kadar zaman gizlenebilmişti? 

Gerçekleri insanlarla paylaşmaktan bahsedince, Amir’in, ona dair içinde taşıdığı bütün şüpheleri de harlamış oldu. Amir, olanların mümkün olduğunca duyulmaması gerektiğini, çıkacak bir kargaşanın soruşturmaya faydadan çok zararı olacağını söylüyordu. Yasemin ise halkın uyarılması gerektiğinden, insanların gerçeği bilmeye hakkı olduğundan bahsetmeye çalışıyordu. 

Amir, haberin peşine gerçeği bulmak için değil kendini ispatlamak için düştüğünü iddia ettiğinde içinden “Ukala adam” diye bağırmıştı. Polisin şimdiye kadar görevini yapıp adamı yakalayamadığını iddia ederken haddini aştığının farkındaydı ama son yaşadıklarından sonra içinde harlanan ateşi o an dizginleyememişti. İçindeki ateşin Amir’e sıçraması da işleri hiç kolaylaştırmamıştı. 

Eğer işlerine karışır yahut soruşturmanın içeriğine dair bilgileri ifşa edecek olursa başına gelecekler hakkında üstü kapalı tehditler bir anda çıkıvermişti Amir’in ağzından. Yanlış zamanda, yanlış şekilde öfkelendiğinin farkındaydı ama durumu düzeltmek yerine susmayı seçmişti Amir. Nasıl anladığını kendisi de bilmiyordu ama onunla uzun zamandır tanıştıklarını fark etmişti o an Yasemin. Yaşanan her şeye rağmen Amir’in öfkesinde bile ona karşı merhametle yaklaşıyor olmasına başka bir açıklama bulamamıştı. Sorması gerekirdi ama cesareti yoktu. Kurşunları kelimeler olan savaşın iki cephesi de susmayı seçmişti tehditlerden hemen sonra. 

Odanın duvarlarının sesleri saklamaktan aciz olduğunu dışarı çıktığında karşılaştığı meraklı gözlerden okumuştu. Kendi işiyle ilgileniyormuş gibi yapan insanlara baktı kısa bir süre. Söylenenleri geri almak istedi bir an, çok geç olduğunu bilmesine rağmen. Öfkesi pişmanlığın duvarına beklediğinden daha çabuk çarpmıştı. Gerçekten Amir’le tanışmış olabilir miydi defterinin temiz sayfalarında? Kanındaki silgi onu da silmişti belki de.

“Seri katil…”

Bitmek bilmeyen koridor boyunca Amir’le nerede tanıştıklarını düşünürken zihninin içinde hep aynı ses yankılanıyordu. 

“Seri katil…”. 

Eve nasıl geldiğini bilmiyordu. Öfkeyle karışan hayal kırıklığı geçmek bilmedi. Ateş’le konuşmak geçti içinden. Eline aldığı telefonun siyah camına baktı uzunca bir süre. Anlatmak için kelimeleri seçmek zor geldiğindendi belki de, vazgeçti. 

Eve geç geleceğini söylemişti kocası. Bütün bu olanlardan biraz uzaklaşmaya çalışıyordu belli ki. Onun kalbini yoran bir başkası olsaydı gider onu tarihin sayfalarından silerdi. Ne var ki o kişi kendisinden başkası değildi. Ona yük olduğunun farkındaydı. Ama hayatında bir seri katil vardı. Herkesi öldüren, Yasemin’i öldürmek için fırsatı olmasına rağmen onu sağ bırakan bir seri katil. Yasemin’den istediği bir şey olabilir miydi?

Amir’in, söylediklerinden daha fazlasını bildiği aşikardı. Onunsa elinde yalnızca maktullerin boyunlarındaki sembol ve adamın cinayet işleme yöntemi vardı. Zihnindeki kargaşa biter bitmez son altı ayda işlenmiş olan cinayetlerin haberlerini incelemeye çalıştı. Tamircinin boynundaki izin aynısını görse tek bir fotoğrafta, o izin peşinden yollara düşecekti. 

Maktullerin boynundaki sembol, katile dair bir iz, bir çeşit imza olmalıydı. Bir grubun sembolü olsaydı polis bu izin peşine çoktan düşmüş olurdu. Bu kadar zamanda en azından birkaç şüpheli tutuklanmış olurdu. Bir grubun sembolü değil de katilin imzası ise bu imzayı bir şekilde kurbanlarına yerleştiriyor olmalıydı. Eğer izi önceden yerleştirebiliyorsa onların hayatlarına giren biri olmalıydı. Bu durumda da maktullerin çevresindeki kişileri karşılaştırıp mutlaka bir iz bulurlardı. 

Katilin bir ortağı ya da ortakları olmalıydı. Onlar, katilin öldüreceği kişilere önceden ulaşıp boyunlarına bir şekilde bu izi yerleştiriyor, katil de vakti gelince infazı gerçekleştiriyordu. Ortakları her cinayette farklı kişiler de olabilirdi. Para karşılığı iş yapan bir avuç serseri olabilirdi. Elindeki maktullerle katile dair ortak bir iz yakalaması mümkün görünmüyordu. Hoşuna gitmese de bir sonraki kurbanı beklemesi gerektiğinin farkındaydı.

Ertesi sabah ofise gidip asistanları bu işin peşine düşürmeyi düşünüyordu. Şefle de konuşmalıydı. Böyle bir haberi aklı başında hiçbir gazeteci kaçırmak istemezdi. Çok geçmeden ortalık yarış pistine dönecekti.

Bilmek, Bildirmek Yahut Susmak

“İnsan aldığı bir kararı uygulamak için ne kadar beklemeli? Ne kadar düşünmeli üzerinde? Kararı almış olmak zaten yeterince düşündüğü anlamına geliyor mu? Yoksa düşünmek yalnızca aldığımız kararlardan vazgeçmek için mi var?”

Hayat insanı en iyi yaptığı işten bile tereddüt edecek noktaya getirebiliyordu. Eskiden olsa bir an bile tereddüt etmeyeceği bir konuda verdiği kararı uygulaması neredeyse bir hafta sürmüştü. O gün ilk defa şefe konuyu açacak cesareti bulmuştu kendisinde.

Şef, seri katil haberini ilk duyduğunda yüzünü, uzun süre unutulmayacak o şaşkın ifade kaplamıştı. Yasemin şimdiye kadar bu işi polise bırakmanın daha iyi olacağını düşündüğünü söylediği anda ise Şef’in şaşkınlığı yerini kızgınlığa bırakmıştı. Konuşma boyunca sesindeki sevincin diğer bütün duygulardan daha baskın olduğu görülüyordu. Hele bir de Yasemin’in, haberin karşılığında her zamanki gibi ufacık bir iyilik istediğini duyunca kulaklarına varan ağzı görülmeye değerdi. Yasemin’in uzun süredir gerçek bir iyilik istemeye yetecek “gerçek” bir haberin peşine düşmediğinin o da farkındaydı. Üstelik bu durumdan en çok o etkileniyordu. Değil haberi yapıyor olması, en iyi elemanının sahneye yeniden çıkıyor olması bile isteğini geri çevirmemesi için yeterliydi. Üstelik öncekilere nispeten daha hafif bir istekte bulunmuştu. Üçüncü sayfalarda yayınlananlar dahil bütün cinayet haberlerinin bu dosya kapanana kadar önce onun masasına gelmesini istemişti. Sonuçlarını düşünmeden kabul ettiğini sonradan fark etmiş olacak ki odadan çıkarken diğer çalışanların bu duruma pek sevinmeyeceği konusunda onu uyarma ihtiyacı duymuştu. 

Yasemin ortalığın kızışacağını biliyordu. Şu anda ofisteki herhangi birinin seri katille bağlantılı olabilecek bir cinayeti sıradan bir olay gibi yazması ihtimalini göze alamazdı. Asistanlardan birini özellikle bu konuda görevlendirdi. Neye bakmaları gerektiğini unutmamaları için ellerine bir kontrol listesi vermişti. Birkaç yazılımcı tanıdığına da uğrayıp hızlıca bir program hazırlamalarını istemeyi düşünüyordu. Eski cinayetler ve internete yeni düşen tüm cinayet haberlerinde meşhur sembolü araştırıp ona liste halinde çıkaracak bir uygulamaya ihtiyacı vardı. Bugünlerde evlerinde oturan çocukların bile bir klavye ve bir ekran yardımıyla neler yapabildiğini düşününce, onun isteği çok da zor olmasa gerekti.

Araştırmaları hızlandırması gerekiyordu. Katilin önüne geçemezse olanları anlatmak bir süre sonra sadece paniğe sebep olacaktı. Diğer gazeteciler haberin kokusunu ciğerlerine çekmeye başlamadan, onların önüne geçemezse haberin onun elinde kalması da çok zor olacaktı. Haber elinde kalmazsa bilgi akışını kontrol edemezdi. Akışı kontrol edemezse gerçeği gerçekten bilmesi mümkün olamayacaktı. Gerçeği bilmek için bilgiye hükmetmek zorundaydı. Eskimeye başlayan dünyanın sürekli yinelenen kısa özetinde olduğu gibi…

Eve döndüğünde günün kalanını sembolün gizemini çözmek için harcamıştı. Bir anlamı olmalıydı. Tamirci ve karısı dışında bir cesette daha bu ize rastlamak için dua ediyordu. Asistanlardan istemiş olmasına rağmen eski cinayetleri kendisi de inceliyor, en ufak bir benzerliği olanları belki ileride bulduğu bir ipucu ile yeni bir anlama kavuşur umuduyla saklıyordu. Dakikaların nasıl saatlere döndüğünü bilemeden güneş yerini aya, mavi gök yerini yıldızlara bırakmıştı. Kocası onu uyarmasaydı gecenin gündüzle selamlaşmasını gözleri açık kaçıracaktı. 

Bilgisayarını kapatmadan öylece masanın üzerinde bıraktı. Gizemleri kendi kendisine çözmesini umuyor değildi. Dosyayı bitirmeden ekranı kapatsa her şey dağılıp gidecekmiş gibi hissediyordu. Yastığa başını koyduğu anda fark etmişti belirsizlikleri aşmak isteyen zihninin ne kadar yorgun olduğunu. Gözleri söz dinlememiş, bir anda kapatmışlardı ekranlarını. Kapanışıyla açılışı bir olmuştu. Hiç rüya görmemişti. Her zamanki alarmın sesi de olmasa belki de sonsuza kadar o kapkaranlık dünyada dinlendirecekti yorgun zihnini. Gözlerini açtığında karanlığın yeryüzünü henüz terk etmediğini fark etti. 

Alarmı susturmak için savurduğu eli komidinin üzerinde gece lambasından başka hiçbir şey bulamamıştı. Hafifçe doğrulup baktı. Karanlığa alışmış gözleriyle odanın içinde az önce duyduğu alarmın kaynağını aradı bir süre. Yavaşça omzuna dokundu kocasının. Uyandırmak istemiyordu ama zihnini kemiren şüpheden kurtulmalıydı. Gözlerini hafifçe aralayan Ateş’e alarmın nerede olduğunu sordu. Rüyasının arasında cevap veriyor gibiydi. Telefonunu salonda, şarjda bırakmıştı Yasemin, Ateş’in söylediğine göre. Yavaşça kalkıp salona gitti. 

Perdelerin arasından sızan ay ışığı içeriyi yeterince aydınlatıyordu. Salonun loş atmosferini bozmamak için ışığı açmadan telefonunu bıraktığı yere geldi. Kısa bir süre durup alarmı gerçekten buradan duymuş olabilme ihtimalini değerlendirdi henüz uykudan ayrılamamış zihniyle. Telefonu eline aldığında ise aradığı cevabın tahminlerine yakın olmadığını anlamıştı. 

Telefonu kapalıydı. Dosyaları telefonundan incelerken kapandığı için salonda şarja taktığını hatırlıyordu. Sonradan açmış mıydı? Telefon kendi kendisine açılmış olabilir miydi? Şarjdayken kapalı da olsa alarm çalar mıydı? Bu sorulara verdiği olumsuz her cevap bir doktora görünmesi gerektiğinin yeni bir delili olacaktı. Hoş, bütün bu olanların aklına tesir etmemiş olması tuhaf olurdu. Bu konuyla daha sonra yüzleşmeyi tercih etti. 

Telefonunu da alıp bilgisayarının başına geçti. Gecenin kör karanlığında, özel programı yazmalarını istediği yazılımcılardan bir e-posta gelmişti. Programın ilk taslağını açık kaynak kodlu birkaç programı birleştirerek hazırladıklarından bahsediyordu. Muhtemelen devamındaki tuhaf kelimeler de bir anlam ifade ediyor olmalıydı ama Yasemin’in ilgisini çekememişlerdi. 

Programın arayüzünü, nasıl çalıştığını, nereye basınca ne olacağını anlaması çok sürmedi. Aradığı sembolün görselini yükledi. İnternetin derinliklerinde araması için programı çalıştırdı. Ne kadar süreceğine dair bir fikri yoktu. Ekranda ne kadar kaldığını gösteren herhangi bir gösterge de yoktu. 90’lardan kalma bilgisayar ekranlarını andıran bir pencere dışında pek bir şey yoktu karşısında. Bir süre bekledikten sonra ağırlaşan gözlerinin sözünü dinlemeye karar verdi. Programı kendi haline bırakıp yatağına döndü.

Sabah uyandığında aradığı sonucu bulamamıştı karşısında. Programın ona sunduğu tek bir bilgi vardı. Bir şekilde bu sembolleri kullanan bir aile vardı. Buna benzer bir arma, bulundukları mekanın duvarındaydı. Programın bulduğu fotoğraf eski bir gazete küpürünün muhtemelen taranmış görüntüsüydü. Bir çiftin, özel bir davette, muhtemelen habersiz çekilmiş bir fotoğrafı yer alıyordu. Fotoğraftaki kadın hamileydi. O kalabalığın arasında kameraların özellikle bu çifte dönmüş olması önemli bir aile olduklarını gösteriyordu. Manşette ise yalnızca iki kelime vardı: “Katliam Günü…”. Haberin içeriğini okumaya çabalamıştı ancak görüntünün kalitesi buna müsaade etmiyordu. 

Cesetlerdeki sembollerle duvardaki sembolü karşılaştırmaya çalıştı. Şeklin ana hatları benziyordu ancak köşelerde sayılar ve yazı olduğunu zannettiği kısımlar farklıydı. Emin olamıyordu çünkü gazetedeki sembol büyütüldüğü zaman netliğini tamamen kaybediyordu. 

Kimliklerine dair hiçbir fikre sahip olmadığı aileyi izledi bir süre. Fotoğrafa baktıkça anlam veremediği bir endişe kaplamaya başlamıştı içini. Açmaması gereken bir sır, ortaya saçılmaması gereken değerli bir mücevher vardı sanki karşısında. Dokunmaması gereken bir kabloyu tutmuş gibi hissediyordu.

Geçmişin sesleri miydi onu geriye çeken yoksa kanındaki silgi mi? Belki de aynı hatayı ikinci defa yapmak üzereydi. Daha önce bastığı yerlere tekrar basacak, düştüğü yerde tekrar düşecekti. Yahut da ikinci şansını ilkinden daha akıllıca kullanarak bu sefer hedefine ulaşacaktı. Fotoğrafa uzun uzun baktı. Unuttuğu her şeyi bu karede bulmak istiyordu.

Kütüphane Cinayeti

“Devletler savaşı kazandıklarında milletleri sevinir. Oysa onların zaferi başka bir milletin mağlubiyetidir. Evlatları ölmüş, kadınları sevdiklerini kaybetmiş, gelecek nesilleri savaşın cezasını çekmek zorunda kalmıştır. 

Kazanan millet evlatlarının acısını sineye çeker çünkü çocukları bir hiç uğruna ölmemiştir. Ya kaybeden devletin insanları? Mağlubiyet kahramanların değerini yok eder mi? Peki ya zafere sevinen millet, düşmanının acısına mı sevinmiş olur yoksa kendi acısının bittiğine mi? 

Düşmanı gafil avlayan askerlerin sevinci ölen düşmanların acısıyla dalga geçmek için midir? Zafere sevinmek, acıya gülmek midir? 

Belki de savaş, insanlığın kurallarının değiştiği tek sahnesidir hayatın.”

Beklediği gün tahmin ettiğinden çok daha çabuk gelmişti. Bu duruma sevindiği için kendisinden utanması gerekirdi. Belki de gazeteciliğin tabiatı bu olsa gerekti. İnsanların kederleri hakkında ağlamadan konuşabilmek… Seri katil bir cinayet daha işlemişti. Boynunda sembol olan bir ceset daha bulunmuştu. Haberi duyduğu anda o kadar sevinmişti ki olay yerine gidene kadar, nasıl bir canavara dönüşmeye başladığını düşünüp durdu. 

Kerem, emniyetteki dostlarından yeni bir cinayetin haberini alınca hiç vakit kaybetmeden Yasemin’in evine gelmişti. Apar topar çıkmışlardı yola. Amirden önce ulaşmayı umuyorlardı ama başarabileceklerini de düşünmüyorlardı. Cinayetin işlendiği kütüphaneye vardıklarında polislerin etrafı henüz çevirmeye başladıklarını görünce fırsatı değerlendirmeye karar vermişti Yasemin. 

Sabaha kadar açık olan kütüphanelerden olduğu için içeride hâlâ insanlar vardı. Kerem ön tarafta polis korumasından içeriyi görmeye çalışan diğer gazetecilerin arasına giderken Yasemin de arka tarafa dolaşıp camları kontrol etti. Amir görünürlerde yoktu. Kapalı olan camlardan birisini tıklattı hafifçe. Muhtemelen saatlerdir kalkmadığı sandalyesinde, olup biteni anlamaya çalışan öğrencilerden biri duydu camın sesini. Çekinerek yanına kadar geldi. Gazeteci kimliğini gösterince camı açtı. 

Usulca içeri girip, her geçen dakika sayıları artan polislere şaşkın gözlerle bakan kalabalığın arasına sızmayı başarmıştı. Polislerin gittiği yönden cesedin alt katta olduğunu tahmin ediyordu. Oraya ulaşacak bir yola ihtiyacı vardı.

Kendisini az önce içeri alan öğrenciden dikkatleri başka bir yere çekmesini rica etti. Çocuk hiç düşünmeden kabul etmişti. Gençlerin cahil cesareti her ne kadar işine yarıyor olsa da geleceğe dair umutlarını karartıyordu. Çocuklar polislere kafa tutmaya başladıkları sırada fırsatı değerlendirip polislerin insanları toplamaya başladıkları yerden ayrılmayı başardı. 

Rafların arasında daha on adım atamamışken karşısında beliren, Amir’in yanından ayrılmayan genç başkomiserle göz göze geldi. Daha cam açılırken fark etmiş, ne zaman harekete geçecek diye bekliyor olmalılardı. Kendisine yardım eden çocuklara dokunmamasını söyledi başkomisere. Suç ortaklarını koruyordu kendince ama çocukların umrunda bile olmadığı tavırlarından belli oluyordu. Polislerin de böyle bir niyeti yoktu. Şansını zorlayarak, olay yerini görmek istediğini söyledi. Başkomiser hiçbir şey söylemeden onu olay yerine doğru götürmeye başladığında kendisine çoktan izin verildiğini fark etmişti. Amir vermiş olmalıydı izni. Neden verdiğini bilmese de elindeki fırsatı kullanacaktı.

Alt kata geldiklerinde başkomiser hiç beklemeden içeri girdi. Onunsa ayakları gerisin geriye dönmek istiyordu. Gözünün önüne o gün kilitli tutulduğu oda geldi. Tamircinin karısı sanki az ötede, köşede duruyordu. Masadaki telefon çalmak üzereydi. Ellerinde ise… Nefesi yine ona ihanet etmeye başlamış olacak ki başkomiser hâlini sordu. Cevap vermek yerine cesaretini toplayıp odaya girdi.

Cesedi odanın köşesinde sırtını duvara yaslamış, cansız gözlerle kenarda duran dolaplardan birine bakar halde gördüğü anda çığlık atmamak için kendisini zor tutmuştu. Cesedin dizlerinden Yasemin’in ayaklarına kadar uzanan, yerlerdeki kan ayna olmuş, ona korkudan titreyen gözlerini göstermeye çalışıyordu. Bileklerini ovuşturmaya başladığını yanındaki polislerin onu izlediğini görene kadar kendisi de fark etmemişti. Sorsalar gerçeği söylemeyecekti belki ama herkes biliyordu bileğinde hâlâ onu çaresizliğe bağlayan halatları hissettiğini. 

İçeri giren polisler kanlara basmadan ilerlemeye çalışıyordu. Yasemin’se durduğu yerden cesedi incelemeye çalışırken bir yandan da dikkatini dağıtmak için ellerini elbisesinde gezdirmeye başlamıştı. İşe yarıyordu. Amir yüreğini yerinden çıkartmasaydı, işe yarayacaktı. Paçalarının kanlanmaması için dikkat etmesini söylemişti aslında sadece. Ama Yasemin o kadar odaklanmıştı ki yeniden aynı şeyleri hissetmemeye Amir’in en sakin sesi bile onu yerinden sıçramaya yetmişti. Kendi kendisine itiraf edemese de herkes neden sıçradığını biliyordu. Amir’in bile çekeceği fotoğrafları şimdilik yayınlamamasını söyleyen sesi bir anda yumuşamıştı.

Onu gördüğüne sevinmediğini her haliyle belli etmekten çekinmiyordu. Sorduğu sorulara verdiği cevaplarla da hiç yardımcı olmuyordu. Yine de Yasemin’i neden olayların dışında tutmak yerine tam ortasına koymaya çalıştığını bir türlü anlayamıyordu. Belki Yasemin’i dışarıda tutamayacağını fark ettiği için onu kontrol altına almak istiyordu belki de kendisi için yolu açmasını umuyordu. Sebebi her ne olursa olsun Yasemin, Amir’in aklından geçenleri tahmin edemiyor, ona güvenemiyordu. 

Amir ve ekibi cesedi incelerken Yasemin de kendine gelmeye çalıştığı köşeden ayrılmayı başarmış, kanlardan mümkün olduğunca uzak durarak fotoğraf çekmeye başlamıştı. Amir, maktulün boynundaki ize yakından incelemeye çalışıyordu. Yasemin sadece fotoğraf çekmekle yetinmişti. Eve dönüp fotoğrafları yakından inceleyene kadar sembolün etrafındaki şekillerin sayılar olduğunu, 02557443 yazdığını ve daha birçok detayı fark edemeyecekti. 

O an gözüne çarpan farklı hiçbir detay yoktu. Amir de cesette ilgisini çekecek bir iz bulamamış olacak ki etrafı incelemeye başlamıştı. Kenarda kapalı duran dolabı açtı. Sadece kapağını açmakla yetinmiş, içindekileri incelemeyi olay yeri ekiplerine bırakmaya karar vermişti. O dışarı çıkarken Yasemin de son birkaç fotoğraf daha çekip peşinden çıktı. Tüm dikkatine rağmen paçalarına kan bulaştığını dışarı çıktıklarında Amir söyleyene kadar fark etmemişti. 

“Eteklerinize kan bulaşmış.” 

Her fırsatta kendisine laf dokundurmaya çalışmak yerine cinayete odaklansa daha hızlı yol kat edebileceğini söylemek istiyordu yüzüne karşı ama yeri ve zamanı değildi. Onlar dışarı çıkarken polisler hâlâ içerideki insanlarla görüşmeye devam ediyordu. Yasemin de mümkün olduğunca çok kişi ile görüşmeli, her detayı öğrenmeliydi. 

İnsanlarla konuşmak için polislerin onları rahat bırakmasını beklemek zorunda kaldı. Dışarı çıkan her bir sivili soru sormak için yanına gittiler Kerem’le birlikte. Hepsiyle ayrı ayrı görüşmeye çalıştılar ama elle tutulur bir şey bulabildikleri söylenemezdi. Ziyaretçiler adamın orada çalıştığının farkında bile değildi. O saatte kütüphaneye gelenlerin çoğu kulaklıklarını takıp dünyadan soyutlanan gençlerdi. İşe yarayacak bir bilgi varsa da bu çocuklar kendilerini o bilgiye kör ve sağır bırakmıştı. 

Ertesi gün çalışanları sorgulamak için Kerem’le kütüphanede buluştular. Öğrendikleri kadarıyla adamın kimseyle bir alıp veremediği yoktu. Hakkında anlatılanlara bakılırsa olabildiğince sıradan bir kütüphane çalışanıydı. Kendi halinde bir adamdı. İş arkadaşlarının bildiği bir ailesi yoktu. Düşmanı var mı diye sorduklarında o kadar tuhaf karşılamışlardı ki adamın hayatında dost ya da düşman herhangi birinin olması mümkün değilmiş gibi hissetti Yasemin. 

Edindikleri işe yarar iki bilgiden biri adının Ziya Sırcı olduğu, diğeri ise boynundaki izin cinayetten çok önce var olduğuydu. Bir aya yakın bir süredir boynunda o dövme ile dolaştığını söylemişti arkadaşları. Daha öncesinde üzerinde gözle görülür tek bir dövme ya da sembol fark etmemişti onun tanıyan hiç kimse. 

Yasemin’in ilgisini çeken bir diğer bilgi son zamanlarda halinde bir tuhaflık olduğu, tanıyanların tabiriyle “her şeyi dümdüz söylediği”ydi. Daha önce söylemediği kadar çok “gerçeği” söylemeye başlamıştı adam. Sanki yalan söyleme kabiliyeti hiç var olmamış gibiydi. Arkadaşlarının ifadeleri ilgi çekici olsa da, maktul hakkında edinebildiği işe yarar başka bir bilgi yoktu. Elinde, diğerlerinden daha farklı bir hayatı olan bir kurban vardı. Tamircilerle arasındaki bağlantıyı bulması gerekiyordu. 

Zihnini meşgul eden bir başka konu daha vardı. Kütüphaneden ayrılırken Amir’le konuşarak, cesedin olduğu depoya doğru giden bir adam görmüştü. Bir süre adamın yüzünü nereden hatırladığını düşünmüştü. Neden sonra, hiçbir anlam veremediği halde zihnini kemirmeye devam eden rüyasında gördüğüne emin olmuştu bu gizemli adamı. Rüyasındaki kulübenin içindeki genç adam o olmalıydı. Onu hatırladığı anda rüyasının tüm sahnelerini yeniden izlemişti. Gidip konuşmak istemiş ama ayaklarına söz geçirememişti. 

Eve dönerken yol boyunca gizemli adamın kim olabileceğini düşünmüştü. İki defa geri dönüp konuşmak için Kerem’e seslenecek olmuş ama her seferinde farklı bir sebepten vaz geçmişti. Önce benzetiyor olabileceğini düşünmüştü ama rüyasındaki sahneler o kadar netti ki tereddüt bile edemiyordu. Sonra adamın kim olduğunu bilmeden konuşmanın riskli olacağını söylemişti kendi kendine.

Gizemli adam gerçekti. O halde rüyası, zihninin tozlu sayfalarında yazanlardan ibaret olabilirdi. Bilinçaltının ona bir oyunu olamayacak kadar gerçekti. Gördüğü kulübe, diğer kadın, sedye ve hatta karga… Onlar da gerçeklerden mi ibaretti? 

Gizemli adamın kim olduğunu bilmek istiyordu. Belki de kanındaki silginin sildiklerini kendisine anlatabilecek tek kişi olabilirdi. Olay yerine Amir’le birlikte geldiğine göre polis olmalıydı. Anlaşılan hafızası silinmeden önce kesişmişti Amir ve ekibiyle yolları. Belki de gizemli adam, Amir’in değil; Amir onun adamıydı, kim bilirdi? 

Ateş’e rüyasından ve bu adamdan bahsetmeli miydi hâlâ emin olamıyordu. Cinayeti araştırmak gibi değildi içine düştüğü durum. Gizemli adam doğrudan onun geçmişiyle bağlantılıydı ve orada ne saklandığını henüz bilmiyordu. Ateş’i bu alevlerin içine çekip onu da yakmak istemiyordu. Belki de en sevdiklerinden bile sır saklamak böyle küçük adımlarla başlıyordu.

Eczacı Cinayeti

“Gazetecilik bulmaca çözme sanatı aslında. Kare bulmacada olduğu gibi yeni bir kelime üretmeye ya da hiç yazılmamış olanı anlatmaya değil, harfler yerine kutucuklar konulmuş kelimeleri ipuçlarının yardımıyla bulmaya çalışıyoruz. 

Gizemli sırlardan çok gizlenmiş sırları bulmaya çalışmak aslında bizim işimiz. İyi bir haber yapmak da bundan ibaret: insanların kutu olarak gördükleri kelimelerin birbirleriyle uyumuna dikkat ederek tabloyu doldurabilmek.”

Son satırlarını da yazıp yavaşça kapattı defterini. Gözlerini az ötede oturmuş birlikte bulmaca çözmeye çalışan yaşlı çifte çevirdi. Yıllara meydan okuyan bedenlerine inat enerji dolu sesleriyle, bulmaca hakkında tartışıyorlardı. İkisi de birbirlerinin cevabını beğenmediği için tek bir kutuyu bile dolduramamışlardı. Gülümsemekten alamadı kendisini. Boğaza eşlik eden soğuk rüzgar onu uyarana kadar istemeden olsa izlemeye devam etti. Neden sonra mahremiyetlerini ihlal ettiğini hissedip başını denize çevirdi. 

Vapur iskeleden kalkmak üzereydi ancak emniyetteki dostu henüz ortalıkta görünmüyordu. Her zaman temkinli hareket ettiğini biliyor olmasına rağmen her seferinde gelmeyeceğini düşünmekten kendini alamıyordu. Belki de bunun için bu kadar bekletiyordu. Görebilecek her kim varsa gelmeyeceğini düşünmeliydi. Kimliğini ancak bu şekilde gizli tutabiliyor olmalıydı. Yahut sadece Yasemin’i kızdırmak ya da kendisinin ne kadar değerli olduğunu hissettirmek için yapıyordu. Çalıştığı kurumdan bilgi sızdıran bir adam için her ihtimal mümkündü.

“Bu sefer ortalığı çok karıştırmışsınız.”

Dönüp hemen yanına fark ettirmeden oturmuş olan muhbirine baktı. Olan biteni mi kastediyordu yoksa yeni bir gelişme mi vardı emin olamadı. Muhbiri de sormasına fırsat vermeden anlatmaya başlamıştı zaten.

“Paylaşımları diyorum. İnternetin yarısı sizin katili konuşuyor.”

Yasemin, duruma anlam verememişti. Henüz cinayetler hakkında bilgisi olan az sayıda insan vardı. Kim ve neden bu haberi en önemli konuların bile mahvedildiği bir yerde duyurmak istemiş olabilirdi? 

“Siz değilseniz kim?”

Muhbir de Yasemin’in bakışlarından zihnindeki soruları anlamış olmalıydı. Kısa bir süreliğini aynı safta durmuş aynı sorunun cevabını arıyorlardı, bulmak istediklerinden emin olamadan. Muhbir, telefonundan daha önce gördüğü paylaşımları aradı bir süre. Bulduklarını sesli okuyordu Yasemin’in tepkisini görmek istercesine. 

“Bunlar mafya, birbirlerini infaz ediyorlar.”

“Kütüphanede çalışan adamı tanıyordum. Her gün oradaydı. Kendi halinde bir adamdı.”

“Kimin ne olduğu hiç belli olmuyor bugünlerde.”

Biraz daha gezindi bitmek bilmeyen paylaşımların arasında.

“Şaka gibi! Kurbanlarını damgalıyor! Çıldıracağım!”

“Ensemde iz var mı diye bakıyorum artık her sabah.”

“Vampir Kasap bir cinayet daha işledi!”

“Dünyanın çivisi çıktı.”

“Bak bu çok iyi: ‘Bir bu kalmıştı yaşamadığımız, o da oldu.’”

Kütüphanede çekilmiş görüntülerin altına yazılmış yorumların ardı arkası kesilmiyordu. Korkudan panikleyenler, korkuyu yaymak için paniklemiş gibi davrananlar, katile beddua edenler, polise küfredenler, zamana lanet okuyanlar… Muhbir durumun vehametini henüz fark edemediği için gülebiliyordu okudularına ama Yasemin tebessüm bile edememişti. Katile isim vermişlerdi. Gazetelerden, polisten, katilin kendisinden önce alelade insanlardı ismi veren. Üstelik hiç yakışmayan bir isimdi. Bu haberin bu kadar kısa süre içerisinde bu kadar geniş bir kitleye yayılması hiç iyi olmamıştı. Durumu lehine çevirmek için harekete geçmek zorundaydı.

“Dosyaları getirdin mi?”

Bitmek bilmeyen yorumlar arasındaki keyifli yolculuğuna son verip Yasemin’e baktı muhbir. Yasemin dosyayı vermesi için eliyle işaret etti. Adam bir süre bekledi. Sessiz bir pazarlıktı bu. Adam ücretini istemiş, Yasemin’se dosyayı görmeden vermeyeceğini ilan etmişti. İstemese de dosyayı uzattı. Kısa bir süre belgeler arasında gezindi Yasemin. Eksik parçaları bulabilmek için daha önceki bir cinayetin dosyasına ulaşmak istemişti. Biraz pahalıya patlasa da karşılığını fazlasıyla aldığını görebiliyordu. Ücreti almak için sabırsızlanan muhbire baktı göz ucuyla.

“Ayağının altında.”

Muhbir hafifçe eğilip oturduğu koltuğun altına baktı. Yerde duran çantayı fark ettirmeden alıp yavaşça yerinden ayrıldı. Yasemin dosyadan gözlerini ayırmamıştı bile. 

Cinayet diğerleri ile neredeyse birebir aynıydı, tıpkı bulmacadaki kutular gibi. Boynundaki iz ve ölüm sebebi tamircide gördüklerine benziyordu. Cesedi bir ilaç deposunda bulunmuştu. Maktul, deponun sahibi olan yaşlıca bir adamdı. Büyük şirketlerle anlaşmaları olan bir firması vardı. Ailesi ile yapılan görüşmelerde işi gereği birçok düşmanı olabileceği ama belirli biri olmadığı not alınmıştı. 

Cinayetin işleniş şekli ve adamın birlikte çalıştığı kişiler ilgisini çekmeyi başarmıştı ancak diğer maktullerle arasında bağlantı kurabileceği hiçbir bilgiye ulaşamamıştı. Amir bu dosyayı ilk işleme aldığında bir seri katil dosyası olarak görmüştü. Bu cinayetten önce de aynı şekilde ölenler olmalıydı. Belki onlara da ulaşabilirse aralarındaki bağlantıyı daha net görebilirdi.

Dosyanın en arkasında birkaç fotoğrafın fotokopileri yerleştirilmişti. Eline aldığı ilk fotoğrafta ilgisini çeken ilk ayrıntı maktulün halatla bağlanmış ellerinin arasında duran kitap olmuştu. Kurbanın bileklerindeki halatlara bakarken korkuyla fotoğrafı elinden bırakıverdi Yasemin. Ellerinin arasında yine aynı şırıngayı hissetmişti bir anda. Tamircinin karısı öldüğünde ellerinin arasında hissettiği o duygu dosyanın içinden kalbine kadar uzanmıştı. Belki de bir uzmana görünmesinin vakti geliyor olmalıydı.

Travmalarının rüzgarları dinince fotoğrafların üzerinde düşünmeye başladı. Amir, cinayetlerin birbirlerine benzerliklerine bakarak hepsinin arka arkaya işlendiğini ve katilin devam eden tavrını Yasemin’le karşılaşınca bozduğunu düşünüyordu. Belki de yanılmıştı. Katil planını uygulamaya devam ediyor olmalıydı. Kütüphaneciyi öldürmeye çok önceden karar vermişti. Tıpkı tamircinin karısı gibi kütüphaneciye de işareti çok önceden koymuştu. O halde bu ayın asıl hedefi kütüphaneci olmalıydı. Tamirci ve karısı belki de başka bir sebepten araya girmişlerdi. Kim bilir belki de o sebep Yasemin’den başkası değildi. 

Ofise döndüğünde günün geri kalanını dosyalar arasında benzerlikleri araştırarak geçirdi. Aynı resimlere tekrar tekrar baktı. Asistanlar, maktullerin gitmiş olabilecekleri yerlerin listesini çıkarabilirlerse eğer belki ortak bir nokta yakalayabilirlerdi. Sahip oldukları mülkler, akrabaları, iş yerleri, sık uğradıkları kafelere kadar her şey önemliydi. Samanlıkta iğne aradığının farkındaydı ama aklına gelen tek yol buydu. 

Kerem’den de maktullerin ortak noktalarına dair bir liste çıkarmasını istemişti. Başta kendisinin sadece kameraman olduğunu söyleyerek reddetmeye çalışsa da Yasemin’in ısrarı üzerine kabul etmişti. Araştırmayı nasıl yürüttüğüne dair hiçbir fikri yoktu ama şimdiden birkaç isim yazmaya başlamıştı listesine. 

Eve gidince de araştırmaya devam edecekti Yasemin. Yaşananların tüm ağırlığına rağmen eski günlere dönmüş gibi hissediyordu garip bir şekilde. Ofiste çalışır, eve döner kocasıyla birlikte araştırmaya devam ederdi. Geçen zamanın çoğunu hatırlamıyor olsa da özlemişti eski hayatını.

Ateş’in gerginliği henüz tam olarak geçmiş değildi ama onun da alışmaya başladığını eskisi gibi gülebilmesinden anlayabiliyordu. İkisinin de son olanlardan etkilenmişti. Daha önce benzer birçok haberin peşine düşmüşlerdi oysa. 

Bugüne kadar araştırdıkları hep başkalarının hayatlarıydı. Haberin arkasındaki hikaye ne kadar darmadağın, ne kadar karanlık olsa da akşam eve geldiklerinde mutlu hayatlarına dönebiliyorlardı. Bu seferki haberin hikayesi ise onların hayatıydı. Karanlık da onlara aitti, dağınıklık da. İpin ucunda sevdikleri vardı.

Vampir Kasap Dosyası – I

“Sizi öldürmekle vazifeli değilim. Ve ben yalnızca vazifemi yaparım.”

“Katilin bana verdiği soğuk mesajın ardından ilk söylediği cümlelere bakarak kendisini bir katil olarak değil, daha çok bir görevli olarak gördüğünü söylemek mümkün. Beni sadece uyarmakla yetinmemiş, sevdiklerimi öldürmekle tehdit etmiş olduğunu da unutmamak gerek.”

Haber dosyasını yayınladıktan sonra davet edildiği ilk haber programında Yasemin’in söylediği cümleler adını temizlemekten çok cesaretini ispatlamak içindi. Dosya çok ilgi görmüş, sosyal medya dahil bütün mecraları alt üst etmişti. Yasemin bu ilgiyi kendi lehine çevirmeyi başarmıştı.

“Haber dosyanıza verdiğiniz ismin de yaşamış olduklarınızla bir ilgisi var mı?”

“Hayır, aslında ben daha farklı bir isim vermeyi tercih ederdim. Biliyorsunuz katil kan akıtarak öldürmüyor.”

“Evet, bu da çok ilginç aslında, yani yerde kullandığı kan aslında insan kanı bile değil. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?”

Program sunucusunun konudan konuya geçiyor olmasının sebebi amatörlüğü değildi. Yasemin’le uzun bir geçmişi vardı bu kadının. Kendisine rakip olarak görüyor olmalıydı Yasemin’i. Sorularıyla sıkıştırmaya çalışıyordu ama programı değerli yapanın Yasemin’in elindeki haber olduğunu ikisi de çok iyi biliyordu.

“Bir çeşit korku stratejisi olduğunu düşünüyorum. Kan akıtmıyor veya akıtamıyor ancak yaptığı işin ne kadar kanlı bir iş olduğunu da göstermek istiyor.”

“Evet. Dosyaya farklı bir isim vermek istediğinizi söylemiştiniz. Neden bunun yerine popüler olan ismi tercih ettiniz?”

“Aradığınız cevap aslında sorunuzun içerisinde mevcut. İnsanlar son olanlardan sonra…”

“Sizinle ilgili haberlerden bahsediyorsunuz diye anlıyorum”

“Evet. Son olanlardan sonra katile bir isim vermek için bizden çok daha hızlı davrandılar. Katil bu şekilde meşhur olduktan sonra ismini değiştirmeye çalışmak çok da anlamlı olmayacaktı.”

“Bu yüzden dosyayı bu şekilde adlandırdınız. Vampir Kasap Dosyası… Peki, dosyanızda dört ayrı cinayetten bahsediyorsunuz: Kütüphane cinayeti, Eczacı cinayeti ve Tamirci Cinayetleri. Karısı ve kendisi olmak üzere iki adet tamirci cinayeti geçiyor dosyalarınızda. Arkadaşınızın, ismi Suzan Tozcu’ydu zannediyorum, evet şimdi kontrol ettim, Suzan Tozcu’nun cinayetinin bu olaylarla bir bağı bulunduğunu düşünmüyor musunuz? Dosyanıza neden dahil etmediniz?”

Suzan’ın ismini hatırlamak için önündeki kağıtlara bakana kadar kendisini rahatsız etmeyi başaramamış olan şu kadının saçlarını yolmamak için zor duruyordu. Suzan’ı o da çok iyi tanıyordu. En az Yasemin’i bildiği kadar iyi biliyor olmalıydı. Sırf onu kızdırmak için ölmüş birine saygısızlık etmenin tam da onun yapacağı türden bir hareket olduğunu kendisine hatırlatarak sakinleşmeye çalıştı.

“Cinayet tarzı çok farklı.”

“Bir bağlantı olduğunu düşünmüyorsunuz o halde.”

“Düşünmüyorum. Bir bağlantı olduğundan eminim. Yalnızca elimde henüz bağlantıyı kuracak somut bir delil yok.”

“O halde aralarında bağlantı olduğunu düşündüren şey katilin sizi alıkoymuş olması. Çünkü o gün kazada siz de vardınız. Hatta mucizevi bir şekilde tek kurtulan da siz oldunuz.”

“Yaşayacak günüm varmış.”

İkisi de gülümsemişti ama imkanları olsa birbirlerinin boğazına sarılacaklardı. İki usta habercinin düellosunu izliyordu milyonlar ekranlarının başında. Tüm ülke bu habere odaklanmıştı. Emniyet müdürlüğünden konunun yakından takip edildiğine dair arka arkaya gelen açıklamalar kimseyi rahatlatmaya yetmemişti. Birçok kişi bu haberi adalet istediği için değil, sadece ülkede nadir karşılaşılan bir seri katili görme şansı yakaladığı için takip ediyordu.

Konuşmanın ilerleyen kısımlarında tamircinin nasıl öldüğünden, boyunlarındaki sembolden bahsettiler. Dört maktulün de aslında boğularak ölmüş olmasının ne kadar ilginç olduğu ile devam etti program. Yasemin, Tamirci’nin karısının, boynundaki sembolü bildiğini düşündüğünü söyledi. Sunucu, kadının Yasemin’i uyarmış olmasına rağmen onun neden oradan ayrılmadığını sordu. Yasemin sakince arabasına bindiği sırada yakalanmış olduğu için kaçmaya fırsat bulamadığını açıklamaya çalıştı ama sunucunun umrunda dahi olmadı. 

Birkaç soruyu daha tartıştıktan sonra, uzun uzun kütüphane cinayetinden, eczacının dosyasından bahsetti Yasemin. Yerdeki kan onlara ait olmasa da maktullerin kansız kaldığını, boyunlarındaki sembolün bir anlam ifade ediyor olabileceğini, eczacı cinayetinde bulunan eski kitabın belki de kütüphaneciyi işaret ettiğini ve belki kütüphane cinayetinde bulunmuş ama polis tarafından açıklanmamış olan bir ipucunun yeni cinayeti gösterebileceğini anlatmaya çalıştı. Sunucu ise konuyu sürekli Yasemin’in alıkonulduğu güne getirerek hâlâ hayatta olmasının nasıl bir mucize olduğunu söylemeye çalışıyordu. 

Yasemin’in, katilin cinayet tavrının her ay yalnızca bir cinayet işlemek olduğunu, ancak Tamirci vakasında ve özellikle kendisinin kaçırılmasında bu tavrı bozduğunu söylemesi sunucunun ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramamıştı. Belki de iki farklı katilin varlığı ihtimali üzerine tartışmaya başlamışlardı. Yasemin de birden çok katil olması ihtimaline sıcak bakıyordu. Belki biri hedefine giderken diğerleri engelleri temizliyordu. Belki de tek bir adam her ikisini de yapabilecek kabiliyetteydi. Bu konu üzerine konuşmalarını sağlayabilecek hiçbir bilgi yoktu ellerinde.

Konuşma devam ettikçe sunucu Yasemin’i sıkıştırmak için yaşanan her olayı kullanmaktan çekinmiyordu. Yasemin olabilecekleri en baştan hesaplamıştı. Programa davet edildiği anda biliyordu neyle karşılaşacağını. Hazırlıklı gelmişti. Sunucu ne söylerse söylesin Yasemin’in güçlü bir kozu vardı: Bütün bu olanların tek makul sebebi Yasemin’in uyanmış olmasıydı. Cinayet düzeni bu yüzden bozulmuş ve hatta cinayetler bu yüzden gün yüzüne çıkmıştı. Belki de katil gerçekten uyanmasından rahatsızdı.

Sunucu programın sonlarına doğru konuyu dosyaları neden şimdi gün yüzüne çıkartmaya karar verdiğine getirmişti. Yasemin, Amir’le yaptıkları kısa görüşmeden bahsetmekten çekinmemişti. Seri katil gerçeğini ondan ilk duyduğu günü, amirin onu vazgeçirmek için savurduğu tehditleri cesurca sıralamıştı kameraların karşısında. Kimseye üstünlük kurmak için yapmamıştı bunları. Yine de Amire gözdağı vermek istiyordu. Katile gözdağı vermek istiyordu. Dahası hafızasını silen her kimse onlara gözdağı veriyordu. Bilmemenin verdiği cesaretle…

Bulutların Hikayesi

Sırlar, ancak saklı kaldığı sürece korkutamazdı kalpleri. Açığa çıkmadıkları sürece herkes kendi hayatına devam edecek gücü bulabilirdi ancak. Her can korkardı gizlinin aşikar olmasından. Zaman yeni gelen nesillere miras bırakmıştı bu bilgiyi. Ama her ruh bilirdi ki sırlar bir gün mutlaka açığa çıkardı.

Gecesinin sırları örtmekten aciz kaldığı bir gün daha biterken, ruhları korumaktan vazgeçmiş olanlar iliklerine kadar titremeye başlamıştı. Kulaklarının duyduklarını yine kendi kulaklarıyla teyit etmek için sürekli birbirlerini arıyorlardı. Konuştukları her ses onlara aynı sırrı fısıldadıkça daha çok ikna oluyorlardı sonun başladığına.

En büyük sırların hiç var olmamış gibi gizlenebildiği Muhafızlar Müzesi’nden, tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş en önemli sırlar çalınmıştı o gece. O güne kadar korkudan, gerçekliğine inanılmayan bütün iddialar yeniden gündeme gelmiş, her birine tek tek inanılmıştı.

Günlerce geçmişin hayaleti hakkında konuşulmuştu. Kaybolduğu ve bir daha asla geri gelemeyeceğin düşünülen bir çocuk zamanı dahi yenip elinde kan olanların karşısına çıkmıştı tek tek. Kimse yüzünü görmemişti. Sesini dahi duyan olmamıştı. Ama herkes varlığını hissediyordu. Dedikodular bilgilerin üstünü örttüğü kadar gerçeğin perdesini de aralıyordu.

Söylentilere göre adı dahi anılmaktan korkulanlar geri dönmüştü. Son günlerde ailelerin yaşadığı her sorunun arkasında yalnızca “o” vardı. Ne zaman ona ulaşacak bir iz ortaya çıksa gizemli bir el o izle aradaki tüm bağlantıyı kesiyordu. Ne zaman onu ortadan kaldırmak için planlar yapılsa daha uygulamaya geçemeden, planı yapanlar yok oluyordu. Bütün bu gizliliğe rağmen sessiz kalmıyor, kendisinden haberler gelmeye devam ediyordu. Bir editörü, bir sözcüsü, bir de koruması olduğu muhakkaktı. Kendi ailesini kurması için ihtiyaç duyacağı asıl silah arkadaşları yanındaydı. Geriye yalnızca rüşdünü ispatlaması kalmıştı. Ancak bunu en imkansız yoldan yapacağına kimse ihtimal vermiyordu.

Muhafızlar Müzesi, ruhları korumaya söz vermiş herkesin sırlarını korumak için vardı. Aileleri sırlarını koruduğu kadar kurucuların sırlarını da korumakla vazifeliydi. Katliamdan geriye kimse kalmamış olsa da Muhafızlar vazifesini layığıyla yerine getirmeye devam etmişti. Gerçekte var olduğuna dair hiçbir iz bulunmayan onlarca sır müzenin gizemli koridorlarında saklıydı. O koridorlardan hiç kimse geçemez, geçmeye kalkanlardan bir daha asla haber alınamazdı. Ta ki geçmiş, gecenin karanlığında seslenene kadar…

Sıradan bir soygun değildi yaşanan. Olamazdı da. Çalınanlar ancak bilenlerin peşine düşeceği türden eşyalardı. Ruhları korumaya söz veren ilk yolcuların dna örnekleri çalınmıştı müzeden. Birtakım belgelerin de çalındığı tahmin ediliyordu ancak kimse açıkça itiraf etmiyordu. Dedikodular belgelerin neden ve nasıl çalındığını açıklayamasa da tarihe şahit olmuş herkes dna’ların neden çalındığını çok iyi biliyordu. Mirasın devralınma vakti yaklaşıyor olmalıydı. Paşazade geri dönmüştü. 

Muhafızlar bugünün geleceğini biliyor olmalıydı. Telaşsız olmalarının başka bir açıklaması yoktu. Ancak onları endişelendiren, birçok muhafızın dahi bilmediği bir sırrın açığa çıkmasıydı. Bir silah çalınmıştı kendi kalelerinden. Geçmişi silebilecek yegane güç, engel olmaya güç yetiremedikleri nadir şahsiyetlerden birinin eline geçmişti. Ne gidip el koyabileceklerdi kendilerine ait olana, ne de yerlerinde oturup bekleyebileceklerdi. Ailelerin dahi bilmediği bir sırrın nasıl dışarı çıktığı aylarca araştırılacak, hiçbir iz bulunamayacaktı.

Tarihi silecek kadar güçlü bir silahı kim, neden kullanmak isterdi? Bir Paşazade bu silahı kullanmaya cüret etmiş olabilir miydi? Hangi sırlar zihinlerden kazınmayı gerektirecek kadar değerli olabilirdi? Zaman bu sorulara belki de hiç cevap vermeyecekti. 

Yapı son bir kez daha değişmekle sınanacak, ya itaat edecek yahut da yine kan dökecekti. Herkes biliyordu ki bu defa tarafını yanlış seçen sonsuza kadar hiç var olamayacaktı.

Gözlerin Ötesinde

“Rüyaları kaydedebiliyor olsaydık dünya nasıl bir yer olurdu? Kaç kişi gördüğü rüyayı tekrar izlemek isterdi? Yahut kaçımız rüyalarını başkaları ile paylaşırdı? 

Acaba gözlerimiz açıkken görmek kapalıyken gördüklerimizi tekrar hissetmemizi sağlayabilir mi? Gece korktuğumuz bir rüyayı sabah izlediğimizde yine aynı şekilde korkar mıyız? 

Peki ya rüyaları unutuyor olmamızın geçerli bir sebebi varsa? Zihnimiz ışıksız görüntülerin gizemli dünyasından bizleri korumak için unutturuyorsa kapalı gözlerimizin gördüklerini, o zaman hatırlamak, unutmaktan daha büyük bir sorun olmaz mı?”

Sırtını yasladığı dolabın, üzerine oturduğu zeminden daha soğuk olduğunu yeni hissetmeye başlamıştı. Karşısında duran soğuk ten mi onu daha fazla tedirgin ediyordu yoksa hislerini kaybetmeye başlamasına rağmen kıpırdatıp uyandırmadığı bedeni mi ayırt edemiyordu. Sırtından boşalan soğuk sular yerini kaynayan terlere bırakmıştı. Gözleri, huzur isteyen kalbine inat karşısındaki tablodan ayrılmıyordu. Amir’i aradıktan sonra nereye bıraktığını dahi fark etmediği telefonu ayağının ucunda, ekranı açık öylece duruyordu. 

Odaya doluşan hiç kimse henüz içerideki sessiz kaosu fark etmemişti. Kapısı, önüne dizilmiş insanlarla kapanmış odanın içerisinde, ruhunu kaybetmiş bir bedene eşlik eden, bedenini kaybetmiş bir ruh vardı. 

Bütün bunlara sebep olan kendisi miydi? Yoksa kendisine mi oluyordu bütün yaşananlar? Eğer çıkmasaydı karşılarına kaderleri farklı olacak mıydı? Hiç uyanmasaydı altı aylık uykusundan yeryüzünde nefes alan daha fazla insan olur muydu? Amir’in gelişi geciktikçe Yasemin’in düşünceleri daha gürültülü çıkmaya başlıyordu. Cevap verecek kimse olmamasına rağmen soracak çok sorusu vardı.

Birkaç gün önce başlamıştı bitmeyen kabuslarının yeni macerası. Rüyasında gördüklerini unutmak istememişti. Ne kadar çabalarsa çabalasın yazmak, gördüklerini zihninde canlı tutmaya yetmiyordu. Mantığın üstesinden gelemediği sorununu çözebilmek için aklına gelen en makul deliliğin peşine düşmüştü. Ressam bir arkadaşını ziyaret edecekti. 

Rüyalarından kocasına bahsetmediği için evden çıkarken yalan söylemişti. Kurduğu cümlelerin içerisinde verdiği her bilgi gerçekti ama yalnızca biri doğruydu: kimin yanına gittiği. Ona bu kadar ustaca yalan söyleyebiliyor olmak kendisinden şüphe etmesine sebep olsa da söylerken sesi titrememişti. 

Gerçekleri anlatmaya hazır değildi. Rüyaların onu nereye çıkaracağını bilmiyordu. Elindeki gizemin şimdilik herkese gizli kalması daha doğru gelmişti. Ressam arkadaşına da tüm detayları anlatmamıştı. Belki de bu yüzden rüyalarını çizmesini istediğinde uzun uzun gülmüştü arkadaşı. Yasemin’in yüzündeki ciddiyeti daha erken fark etseydi o kadar uzun gülemezdi. Meseleyi anlamasa da yardım edecekti. 

Arkadaşını alıp başka bir ressama götürdü. Tuhaf bir adamdı bu ressam. Saçları dağınık, sakalları düzensizdi. Üzerine giydiği, erkenden eskimiş ceketi bir bebeğin boyalı elleriyle mahvettiği duvarlar gibiydi. Konuyu anlattıklarında son derece ciddiyetle karşıladı. Kağıt ve kalemlerini alıp masaya geçti. 

“Anlatın.” dedi gözlerini kağıttan ayırmadan.

Yasemin rüyasında gördüğü kulübeyi anlatarak başladı. O anlatırken ressam da ağzından çıkan her kelimeyi görüntülere dönüştürüyordu. Rüyasında gördüğü kulübenin birebir yansımasını kağıtta görmek heyecanlandırmıştı. Kulübenin bulunduğu ormanı, havayı, bulutları, dala konan kargayı her detayıyla anlattı. Anlattığı her kare ayrı bir kağıda nakşoluyordu. Yasemin anlattıklarını kağıtta gördükçe daha fazla anlatmak istiyordu. O anlattıkça ressam da daha fazla çiziyordu. 

Yanında duran hemşire karşısındaki kağıttan ona bakıyordu. Suzan arabayı kullanıyordu. Sedyede koluna bir ışık uzanıyor, kulübe bütün detaylarıyla ona bakıyordu. Rüyasını zamanın dışında bir kağıda kaydetmiş gibiydi. Ressama teşekkür edip ayrılırken bir dahi ile karşılaştığını henüz idrak edememişti.

Eve geldikten sonra fotoğrafları, yazdırdığı programda araştırmayı denedi. Programın ikinci sürümünü göndermişlerdi ilki için aldıkları ücretten memnun kalan yazılımcılar. Eskisinden tek farkı işlemin bitişine ne kadar kaldığını gösteren bir çubuk eklemiş olmalarıydı Yasemin için. Kendisine gelen mailde ise daha uzun bir “yenilikler listesi” vardı. Onun için önemli olan kendi istediği kaynaklarda istediği görseli arayabilmesiydi. Yavaş da olsa işini yaptığı sürece şikayeti olmayacaktı.

Uzun çalışmalarının ardından yine eli boş kalmıştı. Program kulübeye dair bir şey bulamamıştı. İnternette yaptığı aramalar da sonuçsuz kalmıştı. Çizdirdiği resimleri inceliyordu. Hemşirenin resmi dikkatini çekmişti ama hiçbir anlam yükleyemiyordu. Kısa bir süre boş gözlerle resmi inceledikten sonra onu da programda aratmaya başladı. 

Uzun uzun araştırmasına devam ederken program, Yasemin de elindeki dosyaları inceliyordu. İçlerinde yazan her satırı ezberlemiş olmasına rağmen tekrar tekrar okumaktan kendisini alamıyordu. O satırlar arasından kendisine gülümseyecek bir iz için neleri vermezdi? Elindeki dosyalar arasında kaybolmuşken araştırmasını tamamladığını söylemeye çalışan programın bildirim sesi kaplamıştı odayı. Gerekenden daha fazla ses çıkaran bir uyarı sistemi vardı. Nasıl susturulacağını bilmediğinden aldırmıyordu artık. Kendi kendisine susana kadar sonuçları tek tek incelemişti Yasemin. Hemşireyi bulmuştu. Çalıştığı hastanenin personel dosyalarında fotoğrafı vardı. Programın bu dosyalara nasıl ulaştığını merak etse de öğrenmek istediğinden emin değildi. Kadının adresini bulmaya çalıştı ama internetin dehlizleri onu istediği kapıya götürememişti. Hastaneyi ziyaret etmeye karar verdi. 

Ertesi sabah erkenden gitmişti hastaneye. Daha kapıdan içeri adımını attığı anda sanki herkes gözlerini ona dikmiş, her hamlesini izlemeye çalışıyor gibi hissetmeye başlamıştı. Dikkat çekmeden hemşireyi bulmayı planlamıştı oysa. Bu kadar kalabalık bir hastanede kimsenin onunla ilgileniyor olması mümkün değildi aslında. Yine de içindeki sesleri susturamamıştı. Bir şeylerin ters gittiğini hissediyor, kalbinin onu yeniden bırakıp gitmek için heveslendiği anlarından birini daha yaşıyordu. 

Aklı, zihin defterinde yazdığını dahi bilmediği şeyleri göstermek için gözlerini kapatıyordu. Attığı her adım, gördüğü her üniforma, hemşirelerin ellerinde taşıyıp durdukları şişeler ve iğneler, sedyelerinde yatan hastalar, uzaktan görebildiği monitörler, orada bulunan her şey onunla hiç bilmediği yeni bir sırrı paylaşmak için birbirleriyle yarışıyordu. Gördüklerinin bir çoğunu hatırlayamıyordu. Yağmurlu bir günde, buzlu bir camın arkasından sokakta olanları seyretmeye çalışıyor gibiydi. Koridorda ilerlediğini biliyordu ama nereye gittiğini göremiyordu. 

Bir kadın, bir adam, birkaç kişi daha… Ne yaptıklarını anlayamıyordu. Nerede olduklarına dair bir iz hatırlamaya çalışıyordu ama gördüğü görüntüler renklerin hareketinden ibaretti. İnsanı hasta eden o dört duvarlı dehlizde ilerlemeye çalışırken zihninin gösterdiği tek şey rüyasındaki kulübeydi. Oradaydı. Hastaneden nasıl çıktığını anlayamamıştı. Kulübe karşısında durmuş ona bakıyordu. Kendisine seslenen hemşire olmasaydı içeriye girecek, sırların bütün yükünden kurtulacaktı. 

Hastanenin içinde ne kadar ilerlemişti, gerçekte ne görmüştü hatırlayamıyordu. Zihninde geri sarabildiği sahnelerin arasında hastanenin gerçek duvarları kendisine yer bulamamıştı. Belki de unutmak için sadece zihin defterinin silinmesi gerekmiyordu. Eski sayfaları okumaya çalışırken aynı anda yenilerini yazmak da yeterliydi unutmak için. Nereye yazdığını dahi hatırlayamıyordu zihni. Ne olduğuna henüz bir anlam verebilmiş değildi. Zaman geçtikçe bir anlam verebilecek miydi ondan da emin değildi. 

Düşüncelerinin içinde kaybolduğu süre uzamış olacak ki, acilin bu kısmına hasta yakınlarının giremeyeceğini söylemek için kulübeyi elinden çalan hemşire şimdi de iyi olup olmadığını sorma ihtiyacı duymuştu. Aklında biriken sorulara cevap veremediği her dakika iyi olmadığını daha iyi anlıyordu. 

Kimseye yön dahi sormadan, ayakları onu acilin bu kısmına kadar nasıl getirmişti? Hastaneye girdiğinde nereye gideceğini nereden bilmişti? Bir an bile duraklamadan doğrudan acilin olduğu yöne doğru yürümüştü. Başka yöne de gidebilirdi oysa. Acile girmeden önce yangın merdivenini saklamaya çalışan kapılara benzer bir kapının önünde durduğunu hatırlıyordu. Sanki ayakları onu oraya bilerek getirmiş, orada durup etrafı izlemesini istemişti. Sonrası geçmişin sayfalarıyla doluydu. Belki de zihnin unuttuklarını beden hatırlayabiliyordu. 

Kenardaki banka oturması için kendisini ikna etmeye çalışan hemşireye resmi gösterdi. Hemşire resimdeki kadını tanımıştı. Onunla konuşmak istediğini söyleyince yangın merdiveninin olduğu yere götürmeye başladı Yasemin’i. Merdivenin az ötesinde bir oda hemşireler için ayrılmıştı. İçeride birkaç hemşire koltuklara oturmuş, buldukları nadir dinlenme fırsatlarından birinin tadını çıkarıyorlardı. Aradığı hemşire aralarında yoktu. Yasemin’i odaya getiren kadın içeride oturup beklemesini söyledi. Yasemin gördüğü ilk yere, dalgın bakışlarını dağıtmaktan ürkerek oturdu. Onu getiren hemşire de bu sırada dinlenmeye çalışan hemşirelerin yanına gitmişti. Fısıltıyla konuştukları için duyamamıştı ne dediğini Yasemin. Olanı biteni tüm detayıyla anlattıktan sonra ona göz kulak olmalarını söylediğini tahmin ediyordu.

Yasemin odada beklerken birkaç hemşire daha gelmiş, birkaçı  gitmiş, en sonunda da odada yalnız kalmıştı. Zihni daldığı rüyalar aleminden yeni dönmüş olacak ki hemşireyi beklemek yerine neden aramaya gitmediğini düşünmeye başlamıştı. Tek tek katlara bakmaya devam etmek istedi. Yerinden kalkamadı. Bedeni yeniden aynı deneyimi tatmayı arzulamıyordu belli ki. Bulunduğu mekandan tamamen soyutlandığı anlar şimdi kendisini korkutmuyor olsa da hemşire ona ilk seslendiği anda kalbine yayılan titrek karmaşayı hâlâ hissedebiliyordu.

Yasemin için bütün bir gün geçmişti beklerken, insanlar içinse birkaç dakika, aradığı hemşire kapıda belirdiğinde. Hemşire, Yasemin’i görünce hem şaşırmış hem de sevinmişti. Yahut da önce şaşırmış sonra sevinmesi gerektiğini düşünmüştü. Yasemin, karşısında duran tanıdık yabancıya bakıyordu. Aradığı hayalet bedene bürünmüş karşısında duruyordu ama o hâlâ hiçbir şey hatırlamıyordu. Zihni geçmişle yüzleşmesine rağmen o anları yeniden hatırlamak istemiyor olmalıydı.

Hemşire, konuşmak için tek kalacakları bir odaya götürdü Yasemin’i. Kadınla daha önce tanıştıklarından emindi ama hatırlamıyor, hatırlamadığı için de güvenemiyordu. Belki dostuydu belki de düşmanı. Geçmişin tozlu sayfalarından gelen tek insandı şimdiye kadar karşısına çıkan. 

Yabancı gözlerin izlemediğinden, başka kulakların dinlemediğinden emin olduğu anda ardı ardına sorular sormaya başlamıştı hemşire. Kadın, Yasemin’i tanıyor olmasına rağmen durumunu bilmiyor gibiydi. Öyle olmasa sorularının cevabını bembeyaz bir defterde aramazdı. 

“Devam etmenize çok sevindim. Kulübeye gittiniz mi? Görüştünüz mü?”

Yasemin’in ürkek bakışlarında bulmuştu tüm cevapları. Sorular sormaya başladığı andaki heyecanı yerini derin bir hayal kırıklığına bırakmıştı. Hüzünlü bir melodi çalsa, kalabalıkta kaybolmuş bir çocuk gibi hıçkırıklarla ağlamaya başlayacak kadar dolmuştu gözleri. Konuşmaya başladığı andan itibaren sözlerine eşlik eden elleri, kelimelerin ölümünü anlatmak istercesine iki yana düşüvermişti.

“Ne hatırlıyorsunuz?”

Soruyu soran sesi dahi bir gerçekten korkuyordu. Yasemin bir süre ne cevap vereceğini bilemedi. Kem kümlerden ibaret birkaç ses dışında dilinin anlatabileceği hiçbir şey yoktu.

“Kulübe?”

Çaresiz bir ümit vardı hemşirenin endişeyle soran sesinde. Yasemin başını hafifçe salladığında rahatlamıştı. Kulübeyi hatırlaması iyi bir şey olmalıydı. Dahası kulübe rüyadan ibaret değildi. Karşısında duran kadın da biliyordu. Yahut karşısında bir kadın durmuyor, koridorda görmeye başladığı rüyası uyanıkken de devam ediyordu.

“Her şey bitti zannetmiştim.”

Kadının sesindeki huzur Yasemin’i de rahatlatmaya başlamıştı. Aklını kemiren soruların cevabını burada bulamayacağını bilmesine rağmen kendisini sormaktan alıkoyamadı.

“Hafızamı siz mi sildiniz?”

Kadın başını iki yana sallarken hafızasının silinmesinden haberi olduğunu da onaylamış oluyordu. Unuttuğunu biliyorsa az önce neden şaşırmıştı? Bazı anları unutması diğerlerini hatırlaması gerekiyordu belli ki. Peki neyi unutup neyi hatırlayacağına kim, nasıl karar verebilmişti?

“Benim yapabileceğimden fazlasını gerektiriyor o.” dedi hemşire gülerek.

Zihnini dolduran soruların arasından ihtiyaç duyduğu kelimeleri bulamadığı için konuşmakta zorlanıyordu Yasemin. Soru soramıyordu. Sorulanlara kısa cevaplar verebildiğinde bile çok şey anlattığını hissediyordu.

“Kulübeyi nasıl hatırlıyorsunuz?”

“Rüya…”

“Rüyanız size yol gösterecektir.” dediğinde şefkatle gülümsüyordu hemşire. Yasemin ne diyeceğini bilemiyordu. Kızamamıyordu, öfkelenemiyordu. Hafızasının silindiğini bilen biri vardı karşısında o ise donup kalmıştı. Yaşadıklarının gerçek olduğuna kendisini ikna etmeye çalışıyordu.

“Ben haberi ileteceğim. Onlar sizi bulacaklardır.”

Hemşire onu uğurlarken tek kelime bile edememişti Yasemin. Şimdiye kadar karşılaştıklarının yanında hastanede yaşadıklarının çok daha hafif olması gerekirken kolunu kıpırdatacak gücü dahi kalmamıştı. Hastaneden çıktıktan sonra arabasına ne zaman bindiğini hatırlamıyordu. Ne kadar süre öylece durup direksiyona bakmıştı? Arabayı ne zaman çalıştırmış, eve hangi yoldan gelmişti? Hemşire onu nereden tanıyordu? Kim, Yasemin’i bulacak, haber kime iletilecekti? Eve geldiğinde, salonda ne kadar süre çantasını dahi bırakmadan durup yerdeki halıyı seyretmişti? Soruları azalmıyor aksine artıyordu. 

Telefonunun çaldığını fark etti. Kim bilir kaç dakikadır çalıyordu. Ressam arkadaşıydı arayan. Telefonu açmakta tereddüt etti. Gün içinde birkaç defa daha cevapsız bırakmıştı. Arkadaşını önemsemediğinden değildi, kimseyle konuşmak istemediğinden açmamıştı. Eli söz dinlemedi bu sefer. Sanki olacakları biliyor gibi telefonu açıp kulağına götürüverdi.

“Efendim?”

“Sabahtan beri seni arıyorum. Kızım neye bulaştın yine sen? Bir adam geldi. Seni sordu. Ruhsuz, tuhaf bir tip…”

Hemen kapatmayı düşündüğü için yorgun bir sesle başlattığı konuşma dikkatini çekerek sesini canlandırmayı başarmıştı. Hemşirenin bahsettiği “onlar” ressama gitmiş olabilir miydi? 

“Ne sordu?”

“Aldığın resimleri falan sordu.”

“Sana mı sordu?”

“Yok yok resmi çizen var ya bizim…”

Yasemin konuşmanın devamını dinlememişti. Eve geldiğinden beri durmadan çalışan zihni hızını alamamış, aradaki bütün bağlantıları kurmuştu. 

Evden telaşla çıkıp arabasına binerken telefonun hâlâ açık olduğunu, kendisine seslenmeye çalışan arkadaşının sesi sayesinde ancak fark edebilmişti. Cevap vermeden telefonu kapattı. Aracını çalıştırdı. Olabildiğince hızlı gidiyordu. Olabileceklere duyduğu korku geçtiği kırmızı ışıkları bile meşru kılıyordu onun için o anlarda. 

Soruları soran kişi “onlar”sa resimleri öğrenmeye ihtiyaçları olmamalıydı. “Onlar” dışında resmi sorabilecek hiçbir iyi ihtimal gelmiyordu aklına. Resimler Yasemin’e olduğu kadar hemşireye de ulaşıyordu. Ve o gün anlamıştı ki bu hikayede herkes Yasemin’i tanıyordu. Ulaşmak için araştırma yaptıkları kişi bu kadar meşhur olamazdı. Her ihtimale karşı hemşireyi uyarması gerekiyordu. 

Hızla geçtiği yollarda duyduğu araç sesleri, zihninde yankılanan kelimelerle karışarak beyninin içini bir savaş alanına dönüştürüyorlardı. Kalbine saplanan endişeler ciğerlerine baskı yapmaya başlamıştı. Üstelik bir de hemen yanında duran hayalet gitmemek için direniyordu. Sağdaki aynaya her bakmaya çalıştığında, hemen yanındaki koltukta oturmuş, kendisine gülümseyerek bakan tamircinin karısını görmemek için çabalamaktan yorulmuştu. Mücadele etmeye kararlı ruhuna inat bedeni çoktan pes etmeye başlamış olmalıydı.

Hastaneye geldiğinde arabayı kapının yakınına, olduğu gibi bırakıp gitmişti. Kendisine seslenen güvenlik görevlisine cevap vermekle uğraşmadı. Anahtarı ona doğru fırlatıp hızla içeri girdi. Asansöre hızlı bir bakış atıp merdivenlere koştu. İyice daralan ciğerleri yetersiz geliyordu. Hemşirenin katına inene kadar nefes nefese kalmıştı. Hızla hemşire odasına baktı. Yoktu. Diğer hemşirelerin meraklı bakışlarına ve şüphe dolu sorularına aldırmadan tüm odalara göz gezdirmeye başladı. Konuştukları odayı hatırlamaya çalışıyordu. Hoşuna gitmeyecek olsa da aradığını bulması uzun sürmedi. Peşindeki hemşirelere aldırmadan açtığı bir oda göstermişti onlara hemşireyi uyarmak için süren bu telaşın ne kadar geç ve ne kadar anlamsız olduğunu. 

Hemşirenin ruhu Yasemin’i tekrar konuşmaya layık görmemiş olacak ki birkaç saat önce konuştukları yerde ceketini dahi almadan bedenini terk ediyordu. Kadının yerde can çekiştiğini gören hemşireler telaşla koşuşturmaya başlamıştı. İkisi müdahale ediyor bir diğeri gerekli malzemeleri odanın içinde bulmaya çalışıyordu. Diğerleri de malzemelerini almaya gitmişti. Hastanenin duvarlarında “mavi kod” sesleri yankılanıyordu. 

Boynunda hiçbir iz olmadan boğuluşunu seyretti bir süre kadının. Bu sahneden sonrasını çok iyi biliyor olmasına rağmen bu kısmı ilk defa izliyordu. Donuk gözleri, yerde kıvranan hemşirenin gözlerine kilitlenmiş, azalarak kaybolan ışığı seyrediyordu. Verilen nefeslerin geri alınamadığını gösteren kesik sesler gücünü tüketmişti Yasemin’in. Olduğu yere çöküverdi dizleri. Arkasında duran dolaba yaslandı yavaşça. 

Ölüm denen sessiz adam her seferinde onu ürkütmeyi başarıyordu. Ama bu sefer bedeninin kontrolünü ele geçirmeyi başaramamıştı. Teni buz kesmeye başlamıştı hemşirenin soğumaya başlayan bedenini gördükçe ama elleri titremiyordu. Nefesi daralmıyordu geçmişini bilen tek kişinin vedasını izlerken. Bedeni kendi başına hareket etmekten korktuğu için belki de kontrolün hâlâ kendisinde olduğunu hissediyordu. Ama o, kontrol altında tuttuğu bedeni ile hiçbir şey yapamıyordu.

Odaya doluşan hemşire ve doktorlar dakikalarca uğraştılar kenarda duran ruhu, yerde yatan soğuk bedene dönmeye ikna etmek için. Onlar pes edene kadar yaslandığı köşeden izlemişti Yasemin olanları bitmek bilmeyen düşünceleri ile beraber. Zihnindeki mahkeme yine kendisini yargılamış, suçlarına yeni suçlar ekleyerek bilinmezliğin karanlık zindanlarına mahkum etmişti. Odaya doluşan doktor ve hemşireler pes ettiğinde ise, mahkeme hükmünü yitirmiş, dava düşmüştü.

Cesedi kaldırıp götürmelerine engel oldu donup kaldığı köşeden sakin bir sesle. Daha fazla hiçbir şeye dokunmamalarını söyledi. Nedenini sormalarına fırsat vermeden, ölüm kadar soğuk bir sesle hemşirenin ensesinde sembol olup olmadığını sordu. Boynunu kontrol eden doktor, Yasemin’in anlattığı izin birebir aynısını görünce içeridekiler ona şüpheyle bakmaya başlamıştı. Hemşirenin neden öldüğünü onlara anlatacak değildi. Anlatsa inanırlar mıydı? İnanacak olsalar anlatır mıydı? Bilmiyordu. Anlatmasına gerek kalmayacağını odanın artık bir cinayet mahalli olduğunu söylediğinde değişen yüzlerden anlayabiliyordu. Odaya gelen hastane polisi, Yasemin’in Amir’i aradığını fark edince karışmamaya karar vermiş olacak ki diğer herkesi çıkartmasına rağmen ona bir şey dememişti. 

Yaslandığı köşeden kıpırdayamıyordu Yasemin. Fotoğraf çekecek, araştırma yapacak, haberi herkesten daha önce öğrenecek fırsatı vardı. Kullanmadı. Kendini katil ilan eden iç sesiyle mücadele etmedi. Teslim olmuştu. Amir içeriye girerken duymuş olmalıydı bu sessiz mahkemeyi. Cesede bakmak yerine önce Yasemin’in yanına bu yüzden gelmişti. Hafifçe diz çöküp baktı gözlerine. Sözleri birbirine ulaşmadı. Gözleriyle konuştu kaderin kanlı sayfasındaki iki mahkum. Seslerine düğümlenen sırları biri duyar diye korkmadan, ilk defa uzun uzun dertleştiler.

Uçsuz Bucaksız Bir Dertleşme

“Hayat ne tuhaf? Hepimiz ölümü arkamızda bırakarak yaşıyoruz. O ise aramızda dolanıyor. Kalabalıkların arasında, sevdiklerimizle konuşurken belki de hemen yanımızdan geçiyor. 

Bize değil de az ötemizdekine çarpınca fark ediyoruz onu, yine de umursamıyoruz. Başımızı çevirip bakıyoruz bedenini terk eden ruhlara, sonra tekrar neşeli hayatlarımıza veriyoruz bakışlarımızı. 

Ölümle münasebetimiz bu kadar işte. Bir baş çevirip bakış kaçırmaktan ibaret… Umursamazca… Peşimizden geldiğini bilmemize rağmen…”

Asistanlar, Vampir Kasap hakkında araştırma yapmaya devam ediyorlardı. Hemşire cinayeti haberinin büyük ilgi toplamasından şef kadar onlar da keyif alıyordu. Son olanlardan sonra cinayetler ülkenin tek gündemi olmayı başarmıştı. Her gün farklı kanallarda, farklı sözde uzmanlar saatlerce açıklamalar yapıyor, sosyal medyanın silahşörleri gizli bilgileri yaymak için birbirleriyle yarışıyordu. Bütün bir ülke Vampir Kasap’ı konuşuyor, detayları da Yasemin ve ekibinden öğreniyordu. Gündem bu şekilde devam ederse bu gazetede çalışmanın bir prestij göstergesi olacağını söylemekten çekinmiyordu şef. 

Herkes mutlu, herkes heyecanlı görünüyordu. Yasemin’se sabah ofise geldiğinden beri yaptığı telefon konuşmaları ile bir yere varamayınca kendisini dışarı atmıştı. 

Sabahları onu uyandıran zil sesini artık gün içerisinde de duyuyordu. Ofiste alarm çaldığını zannederek telefonunu eline alışları dikkat çekecek kadar artmıştı. Seslerden kaçmak için dışarı çıkmıştı belki de. Çiçek satmaya çalışan kadın ona sesleninceye kadar sahile geldiğinin farkına bile varmamıştı. Neden aldığını da bilmiyordu, oturduğu bankta hemen yanında öylece duran gülleri. Kalabalığı izliyordu takibini yapamadığı kadar zamandır. Acelesi varmış gibi koşanlar, vakte bol bahşiş vermiş gibi ağır ağır yürüyenler, zamana meydan okuyanlar, zamanın kendisinden kaçanlar… 

Hiçbirisi içlerinden bir kişinin katil olabileceğini düşünmüyordu bile. Kim bilir belki az önce yanından geçen ceketli adamdı Vampir Kasap. Belki de şu kadına çarpan genç adamdı. Kendisini haberin içinde o kadar kaybetmişti ki adamın çarptığı kadının boynunda işaret var mı diye merakla bakmadan edemedi. İşaretli bir kişiyi görmek istercesine gezdiriyordu günlerdir gözlerini. Kalbiyle zihni yine savaşıyorlardı bedeninin içinde. Biri bulmak istemiyordu işaretli bir zavallıyı daha, diğeri ise bulmak için yalvarıyordu.

Maktullerin boyunlarındaki sembolü o kadar detaylı incelemişti ki bakmadan çizebilirdi. Bir çember içinde sekiz köşeli bir yıldızdı. Yıldızın her köşesinde farklı rakamlar vardı. Rakam olduklarından emindi ama hiçbir anlam ifade etmiyorlardı. Ne çemberin tam ortasından geçen hilal yahut yay, ne de yıldızın ortasındaki kaligrafiye benzer yazılar bir anlam ifade ediyordu. Üniversitelerden tanıdığı profesörler dahil herkese sormuş, ne olduğunu anlayabilen kimseyi bulamamıştı. 

Görüştüğü uzmanların birçoğu sembolü çözmek için vakit istemişti. İlgilerini çektiği belliydi. Günün sonunda anlamsız sembollerden ibaret de çıkabilecek olmasına rağmen hiçbiri dudak bükmemişti. Belki de bir çeşit şifreli yazı olduğunu anlamışlardı. Cilde basılırken şekillerin bozulmuş olma ihtimalini de değerlendiriyorlardı. Hiçbir şeyin bilinmediği bir yerde her şey mümkündü. Ellerinde somut hiçbir veri yoktu. Sembolün anlamını çözmek ne işine yarayacak onu dahi bilmiyordu. Susmak bilmeyen gazetecilik içgüdüleri katilin maktulleri öylesine damgalamadığını söylüyordu. İşin aslı, bir sonraki cinayete dair bir iz bırakmış olmasını umuyordu sembolün bir köşesinde. Elinde ümitlerinden başka da bir şey yoktu. 

Şef yeni bir iz bulduğunu söyleyerek onu bir adama yönlendirmişti. Her ne kadar Yasemin’in tecrübesine güveniyor olsa da işleri tamamen ona bırakmak istemiyordu henüz. Kazadan önce uzun bir süre boyunca sadece basit haberlerle uğraştığının farkındaydı ikisi de. Eski, heyecan dolu günleri özlemediğini söylese yalan olurdu ama henüz eski günlerdeki heyecana kapılmış da değildi. Yine de bir sonuca ulaşmak için o da en az şef kadar sabırsızlanıyordu.

Bu ay içinde bir cinayet daha olsa aradaki bağlantıları kurmak için daha fazla veri olacaktı elinde. Şimdilik tamirci ve ailesinin geçmişini deşmeye çalışıyorlardı ekibiyle. Kerem’i de dahil etmeye çalışıyordu ama son olanlardan sonra kendisinin de uzak durması gerektiğini söyleyerek reddediyordu her seferinde. Geri dönecekti. Her zaman dönerdi. Onu hiç yalnız bırakmamıştı, ne o ne de Suzan.

Asistanlardan, maktullerin geçmişlerini, arkadaşlarını, alakalı alakasız bütün ilişkilerini ortaya dökmelerini istemişti. Kimlerle bağlantıları olduğunu bulabilirlerse belki kimin onların ruhlarını bedensiz görmek istediğini de bulabilirlerdi. Canla başla çalışmalarına rağmen onlardan umutlu olamıyordu.

“Keşke Suzan da burada olsaydı.” 

İçindeki özlem yine kendisini hatırlatmıştı Yasemin’e. Haklıydı da. O burada olsaydı çok daha hızlı ilerleyebilirlerdi. Bankta yalnız başına oturuyor da olmazdı. Yüzüne karşı hiç itiraf etmediği en yakın arkadaşı, başının etini yiyor olurdu. O da ona başından gitmesini söyleyip dururdu. 

İnsanın dost olması için aynı yaşta, aynı düzeyde olması gerekmiyordu. Kovduğunda değil de ihtiyaç duyduğunda giden, her zaman değil vaktinde gelen kişiye dost deniyordu belki de. Suzan vaktinden önce gitmişti. Herkesin öyle yaptığını düşündüğü için ona da kızmıyordu Yasemin. Oysa herkes vaktinde gidiyordu. Kalanlar, geç kalıyorlardı sadece.

Vampir Kasabın varlığını öğrendiği anda eskiden olduğu gibi hedefine odaklanıp bu haberi de çözebileceğini sanmıştı. Yolun beklediğinden daha çetin olduğunu anlaması için, mehter takımı gibi, iki ilerleyince durup bir geri adım atmak zorunda kalması gerekmişti.

Bazı sabahlar kendi boynunda da işaret var mı diye kontrol ediyordu aynanın karşısında. Her ne kadar katil onun peşinde olmadığını iddia etse de sıranın bir gün kendisine geleceğini biliyordu. Katil onun peşini bıraktığında Yasemin, Vampir Kasap’ın peşine düşmüştü. Bu şekilde giderse bir gün kendi ensesinde de görecekti sekiz köşeli imzayı. Hoş, Suzan’ın boynunda işaret olmaması onu ölümden korumamıştı.

Sesli söylemekten sürekli kaçındığı bir düşünce içini kemiriyordu. Ya beklediği bir sonraki kurban, tanıdığı biri olursa o zaman ne yapacaktı? Belki de ayakları onu sahile, içinde biriktirdiklerini suya itiraf etsin diye getirmişti o gün. Ne kadarını anlatabilirdi? Suyun da kaldıramayacakları olmalıydı.

Suya merhamet edip eve gitse, kocasına zulmetmiş olacaktı. Gerçi o alışkındı. Her defasında bir yolunu bulup Yasemin’in dertlerini almayı başarıyordu. Şimdi düşünüyordu da o hep onun dertlerini alıyorken, Yasemin onun dertlerini neredeyse hiç almıyordu. Onun ona ihtiyacı olduğu kadar onun da ona ihtiyacı olmalıydı. O şanslıydı, eşini doğru seçmişti. Peki ya Ateş?

Geçmişe İlk Yolculuk

“Gecenin şairaneliği vardır derler. Ondan mıdır bilmem akreple yelkovanın dahi vardiyalı çalışmaya başladığı bu saatte seninle hasret gidermek geldi içimden. 

O kadar çok şey olmuş ki kısa zamanlar içerisinde, yaşlandığımı hissetmeden geriye dönüp önceki sayfaları okumak mümkün değil. 

Sahilde oturup kalabalıkları izlediğim zamanı hatırlıyorum. Gökteki yıldızlardan birine sorsam ‘Geçen gündü.’ diyecekler bana. Oysa benim için haftalar geçti. Kazanın olduğu gün ise hemen arkamda duruyor. Seni toprağın örttüğü gün ise hiç var olmadı benim için.

Zaman göreceli derken kastettikleri bu mu yoksa?”

Sahildeki dertleşmesi bittikten sonra ofise dönmek istemediği için yürümeye başlamıştı. Ayakları onu eve doğru götürürken karşılaştıkları sanki araştırmasının bütün seyrini değiştirmek için özellikle önüne konulmuş gibiydi. Sahilde yürümeye başladığı sırada uzaktan kendisini gözetleyen bir araba fark etmişti. Gizlenmiş değildi. Yasemin’in görmesini istiyordu. Önce görmezden gelip yürümeye devam etti Yasemin. Arabanın içindeki adam gözlerini ona dikmiş, sert bakışlarıyla sanki tehdit ediyordu. Yönünü değiştirdi. Araba da hareket etti. Hızlandı. Araba da hızlandı. Ara sokaklara daldı. 

Attığı her adım kalbini biraz daha sıkıştırıyordu. Nefes alış verişi sessiz kalmaya çalışan dilinin yerine telaşını haykırmaya başlayana kadar ilerledi sokakta. Uzun bir süre yürüdükten sonra sürekli kontrol ettiği yollardan kendisini takip eden kimse olmadığını görünce ana yola geri dönmeye karar vermişti. Yola çıktığı anda ayaklarından çivilenmiş gibi olduğu yerde kaldı. Aynı araba az ötede durmuş sanki oradan çıkacağını bilir gibi bekliyordu. 

Ara sokaklara geri dönmek istedi. Arabayı kullanan adamın yüzüne bakınca tereddüt etti. Adamın gözlerindeki tehdit değil, kararlılıktı. Olduğu yerden ona bakıyor, ne yaklaşıyor ne de uzaklaşıyordu. Yasemin’e ulaşmaya çalışıyordu ama bunu zorla yapmaya niyeti olmadığını açıkça gösteriyordu. Aracın içindeki adamın gözlerinin tam içine baktı. “Onlar” olabilir miydi? 

Hemşirenin haber verdiği “onlar” Yasemin’e ulaşmıştı. Yüreğini cesaret kapladı. Bu meselenin artık çözülmesini istiyordu. Arabanın yanına gitti. Şoför inip arka kapıyı açtı. Filmlerdeki asilzadelere hizmet eden özel görevlilere benziyordu tavırları. Yasemin kısa bir tereddüdün ardından kendisine gösterilen yerine geçti. 

Uzunca bir yol gittiler. Bir yandan gittikleri yeri anlamaya çalışıyor bir yandan da şoförün her hareketini pür dikkat izliyordu. Şehrin dışında bir yere gelince ana yoldan çıkıp toprak arazide ilerlemeye başladılar. Çok geçmeden araba kenara yanaşıp durdu. Şoför arabadan indi. Yasemin’in kapısını açtı. Kapının hemen yanında durup beklemeye başladı. Ellerini iyi eğitimli bir uşak gibi önünde bağlamış bakışlarını saygıyla yere çevirmişti. Adamın sesi dahi terbiyeliydi.

“Bundan sonrasını kendiniz gitmeniz gerekiyor hanımefendi.”

Yasemin arabadan indi. Etrafına bakındı. Tam anlamıyla hiçliğin ortasındaydı. Adama sormak istedi ama adam cevabını çoktan hazırlamıştı.

“Sizin bildiğinizden fazlasını biliyor değilim.”

Yasemin’in itiraz etmesine fırsat vermeden kibarca selam verdi adam. Arabadan uzaklaştı. Beklemeye başladı. Bu hiçliğin ortasında bir başına ne yapacaktı? Daha önemlisi Yasemin kendisine bırakılan araba ile nereye gidecekti? 

Arabaya bindi. Hedefini bilmeden ilerlemeye başladı. Belki de buraya gelmesi en başından bir hataydı, geri dönmeliydi. Öte yandan buraya kadar gelmişken vazgeçmek de istemiyordu. Zihni karmakarışıktı. İlerlemek istedikçe, zihninin her sayfasında karşısına çıkan karalamalar onu aklını kaçırmakla devam etmek arasında bir seçim yapmaya mahkum ediyordu. Ne yaptığına dair hiçbir fikri yoktu. Adamın kim olduğunu bilmiyordu. Neden burada olduğunu bilmiyordu. Olacaklara hazır değildi. Şimdiye kadar olanlara dayanabilmek için ne yapması gerektiğine dair de hiçbir fikri yoktu. 

Aracıyla ilerlerken yorgunluğunu daha çok hissediyordu. Ateş’i telaşlandırmamak için her şey normalmiş gibi davranmaktan yorulmuştu. Son altı ayını unutmak ona yeni bir başlangıç imkanı verir zannederken sürekli geçmişe dönmekten yorulmuştu. İnsanları ürküten gizemleri gözleri boyayan haberlere çevirdiğinde takdir almaktan yorulmuştu. Yaşadıklarını düşünmeye başladı bilmediği yollarda arabayı sürmeye çalışırken.

Kariyerini yeniden hayata bağlayan gizem kendi hayat defterinin ürkütücü beyaz sayfalarından geliyordu. O gizem önce sevdiklerini kaybetmenin acısıyla birleşmiş, sonra da cinayet haberine dönüşmüştü. Şimdi ise onu içten içe kemiren bir kurt olmuş, zihninde açtığı deliklerden giren rüzgarlarla içini üşütüyordu. Ne yapacağını bilmeden amaçsızca ilerlemeye çalışıyordu. Belki de Amir haklıydı. Gerçekten iyileştiği ya da iyileşmek istediği için değil, yeniden eskisi gibi hissetmek istediği için ısrarla araştırıyordu. Diğer yandan değil eskisi, uyandığı günkü gibi bile hissedemiyordu. 

Yeniden eskisi gibi olmak, ait olduğu yere dönmek, bir yere ait olmak istiyordu. Büyük haberlerin peşinden koşuyor olmasına gerek yoktu. Sadece eskisi gibi hissetmesi ona yetecekti. Yine bir zamanlar büyük haberlere imza atmış şimdi kendi köşesinde duran sıradan bir gazeteci olmaya razıydı. Daha fazla dayanacak gücü var mı bilmiyordu. Gücü olsa bile dayanmak istemiyordu. Zincirlerle bir duvara bağlanmış gibi hissediyordu. Sanki kaçmaya her çalıştığında ya da ilerlemek istediğinde bir şeyler onu geriye çekiyordu. Kendisini o zincirlere teslim etmek istemiyordu. 

Nereye gittiğini bilmeden sürdüğü arabanın camlarında yankılanan düşüncelerinden sıyrılmak için bir müzik açmaya karar verdi. Hüzünlü bir müzik, ona olduğu yeri, hatta kendisini unutturacak bir ses… Sesi sonuna kadar açacaktı bütün dünyadan kopabilmek için. Tıpkı hastanede olduğu gibi sadece zihninin eski sayfalarının açık kalmasını istiyordu. Yeni yazılanların nerede olduğunu hatırlayamayacak kadar kaybolacaktı içinde. Benliğini bestelerin ritminde kaybederken, düşünmeden, aramadan ilerleyecekti. Bedeni onu nerede bırakırsa orada durup, bir umut, etrafı arayacaktı. Filmlerdeki dedektifler gibi bir kalem yardımıyla boş sayfalardaki izleri okuyabilmeyi umuyordu. Bilincinin altı vazifesini yapıp onu ait olduğu yere götürecek miydi? Belki de o bembeyaz sayfaların arasında bir daha bulmak zorunda kalmayacak kadar kaybederdi kendisini.

Saatlerce nereye gittiğini bilmeden ilerledi. Pes edip geri dönmeye başladığı sırada yol kenarındaki tabelaların ağaçlarla birlikte oluşturduğu resim ona o kadar tanıdık geldi ki bir an bile beklemeden tabelanın olduğu yöne doğru kırdı direksiyonu. Nasıl o kadar hızlı düşünebildiğini anlamaya çalıştı nafile yere. Belki müziğin, tahmin ettiğinden daha güçlü bir tesiri vardı zihni üzerinde. Daha önce görmüş olmalıydı bu tabelaları. Aklındaki görüntüye bakılırsa bir arabanın içinden görmüş olmalıydı. 

Tabelayı görmesini sağlayacak tek yolu takip etmeye başladı. Yol boyunca tanıdık hiçbir şey göremedi. Neden sonra, hatırladığı sahnelerin ters yönde olabileceğini hatırlayıp dikiz aynalarını kontrol etmeye başladı. Arabanın yanında duran o küçük camda tanıdığı görüntüler her azaldığında yolunu değiştirdi. 

Saatin kaç olduğunu hiç bilmiyordu ama gece yarısını geçmiş olmalıydı. Akıl alır gibi değildi. Arabanın içinde oturmuş, rüyalarını işgal eden kulübeye bakıyordu. Gözlerinin aşina olduğu izler onu kulübeye kadar getirmişti. Rüyalarından dolayı mı yoksa geçmişten kalma bir anı mı bilemese de bu yolu giderken Suzan’ın da yanında olduğunu şüphe etmeyecek kadar net hatırlıyordu. 

Kulübenin çevresi rüyasında gördüğünden biraz farklıydı. Ağaçları ve çalıları ile sıradan bir ormandı. Gecenin sessizliğinden midir bilinmez etraf çok ıssızdı. Kulübe tamamen ahşaptan yapılmıştı. Camları bile çok eski görünüyordu. Bacası yoktu. İçeride hiç ışık yoktu. Civarda ağaçlar dışında, yaşayan hiçbir varlık görünmüyordu. Issızlığın ortasında inşa edilmiş bir kulübenin pek de hayırlı işler için kullanıldığına ihtimal vermiyordu. Yine de o kadar heyecanlanmıştı ki ortada koşturan ne in ne de cin onu korkutabiliyordu. İçeride kendisini bekleyenlere dair bir fikri olmamasına rağmen ahşap kapıyı açmak için sabırsızlanıyordu. 

Arabanın içinde oturup rüyalarındaki kulübeyi izledi bir süre. Onu terk eden keyfi nasıl bu kadar çabuk yerine gelmişti? Amir haklıydı, ihtiyacı olan tek şey eskisi gibi olmaktı. Gazeteci olmaktı. Öyle ya bir gazeteciden başka kim sevinirdi ki ürkütücü bir kulübe bulduğunda? Keşke heyecanını paylaşabileceği birileri olsaydı yanında. Suzan ve Kerem eşlik ederdi böyle durumlarda neşeli hallerine. Daha önceleri de Ateş olurdu yanında. Şimdi ise yalnızca bir defter vardı ona eşlik eden. Dostları onu terk etmemişti. Onları geride bırakan kendisiydi.

Düşünce deryasında cesaretini kaybetmeden işe koyulmaya karar verdi. Kendisini bekleyen sırlarla tanışma vaktiydi. Yan koltuğa bıraktığı çantasından fotoğraf makinesini alıp dışarı çıktı. Bir elinde de neden yanına aldığını bilmediği defteri vardı. Belki içeride gördüklerini yazmayı düşünmüştü, belki de içeride aradığını bulamazsa içini dökecek birine ihtiyaç duyacağı için elinde tutuyordu.

Ağır adımlarla kulübenin yanına kadar geldi. “Onlar” her kimse onu kulübeye getirmenin en tuhaf yolunu bulmuşlardı. Ya da kendilerini garantiye almak içindi bütün bu gösteri. Yalnızca rüyayı gören kişinin gelmesini istemişlerdi. Yasemin’den başka kimsenin bu yolu hatırlayamayacağını nereden bilebilirlerdi? 

İçeriye girmekte tereddüt etti. Geri de dönemezdi. Rüyasındaki kapıyı tıklatırken kalbinin içinde daha önce hiç tatmadığı bir his vardı. Korkunun belki de yepyeni bir tonuydu. Kapıyı birisinin açmasından korktuğu kadar kimsenin açmamasından da korkuyordu. Korktuğu oldu. Kapıyı açan olmadı. Camlardan içeriyi görmeye çalıştı. Bütün denemeleri başarısızlıkla sonuçlandı. Camlar içeriyi göstermeyecek kadar kirliydi. 

Bir ses duydu. Kulübenin içinden geliyor olmalıydı. Sesin bir çocuğa ait olduğunu fark etmesiyle kapıyı zorlayarak açmaya çalışması bir oldu. Ne kadar denediyse de açamıyordu. Kapıyı kırmaya yarayacak herhangi bir alet bulmak için etrafa bakındı. Az ötede gördüğü büyükçe bir taşla iki vuruşta kırdı kapıyı. 

İçeriye girdiğinde çocuğun sesi kesilmişti sanki. Kapının biraz ilerisinde bir süre öylece durup kulübeyi inceledi. Genişçe, tek bir odaydı. Tuvalet bile yoktu görünürlerde. Köşede duran açık bir mutfak, diğer köşede duran ekran ve ona bakan koltuk takımı, ayın geceye sunduğu loş ışıkta oldukça net görünüyordu. Ormanın içinde bir kulübeye göre fazla lüks bir iç tasarımı vardı. 

İçeride kimse olmadığına ikna olunca gezinmeye başladı. Mutfağın önünde duran masaya defteri ve fotoğraf makinesini koydu. Arkasını döndüğünde gördüğü manzara defteri unutturmuştu ona. Rüyasındaki, kabuslarındaki, haberlerdeki ve en önemlisi cesetlerin boyunlarındaki sembolün küçük bir yağlı boya tablosu duvarda asılı duruyordu. Tek farkı kenarlarda olması gereken rakamlar yerine harfleri andıran semboller vardı. Kalbini saran kaygı bir süre, olduğu yerden ayrılmasına engel olmuştu. 

Bütün korkularına rağmen içerisi o kadar tanıdık geliyordu ki kendini evinde gibi hissediyordu. Orada çok vakit geçirmiş olmalıydı. Zihni değil ama bedeni hatırlıyordu. Hakikati ise yalnızca kalbi söylüyordu: bir an önce oradan ayrılmalıydı. O ise, kalbi yerine zihninin gazeteci sözlerini dinlemeye karar vermişti. 

Duvardaki tabloyu çekmek için defterin yanına bıraktığı fotoğraf makinesini almak istediği sırada karşılaştı onunla. Rüyasında ve daha sonra cinayet mahallinde gördüğü gizemli adam, kulübenin, varlığını bile fark etmediği arka kapısını açmış kapıdan yalnızca bir adım içeride, tam karşısında duruyordu. 

“Geç kaldınız.” dedi adam sakince. 

Yasemin’i gördüğüne şaşırmış gibi değildi. Söylemesi gerektiği için söylemişti sanki. Yasemin’se neyden bahsettiğine dair hiçbir fikre sahip değildi. Karşısındaki adam da bunun farkında olmalıydı. Onu tanıdığı belliydi. Hemşirenin bahsettiği “onlar”dan olmasına hiç şaşırmayacağı bu gizemli adam, Yasemin’e iki adım daha yaklaştı.

“Defteri imha etmediniz değil mi?”

Göz ucuyla masada duran defterine baktı Yasemin. Anılarını yazdığı bir defterin peşinde olamazdı. Hangi defterden bahsettiğine dair bir fikir yürütemiyordu. Sormak için de fırsatı olmadı. Kendisine biraz daha yaklaşan adamın, karanlığın içinden ona dikkatlice baktığını sanmıştı. Nedense tek kelime bile edemedi. Korkudan donup kalmış olması, adamın ona değil de camdan dışarıya baktığını fark etmesini engellememişti. Gazeteciliğe, araştırmaya ve o ankine benzer durumlara dair en ufak bilgisi olmayan sıradan insanların dahi yapmayacağı kadar basit bir hata yapıp adamın baktığı yeri görmek için arkasını döndü. Tekrar döndüğünde adam buhar olup havaya karışmıştı. 

Adamın nereye gittiğini anlamaya çalışırken arkasındaki camlardan biri büyük bir gürültü ile kırıldı. O kadar gürültü çıkmıştı ki kendini korumak için bedenini yere bırakmıştı Yasemin. Biraz sonra nasıl olduğunu anlayamadan odanın içi dumanla dolmaya başladı. İçeriye giren silüetler gördüğünü hatırlıyordu. Sonrası son zamanlarının özeti gibi koskoca bir karanlıktı.

Uyandığında hâlâ geceydi ama hangi günün gecesi olduğunu bilmiyordu. Kulübede yaşananların az önce olduğunu zannediyordu. Emin olamıyordu. Filmlerdeki mafya arabalarından birisinde uyanmıştı. Rengini görmemişti ama iç kısmına bakarak servise benzeyen siyah arabalardan olduğunu anlayabiliyordu. Arabada uyandığında karşısında maskeli üç adam vardı. Yanında oturan adam gözlerini açmasını beklediğine göre uyanması için bir ilaç vermiş olmalılardı. Karşısında duran adamın elinde daha önce görmediği tuhaf bir tabanca vardı. Üçüncü adamın çantasını karıştırdığını görünce fotoğraf makinesini aradıklarını düşünmüştü. Kulübede fotoğraf çekmeye fırsatı olmamıştı ama adamlar bunu bilmiyordu. Kulübede kenara koymuş olmasına rağmen çantanın içinden çıkan fotoğraf makinesine hızlıca bakıp bir kenara attıklarını görünce içini kaplayan korku kaçırılmış olmaktan çok daha tedirgin etmişti onu. Her ne arıyorlarsa Yasemin’de değildi. Belki onlar da defteri arıyorlardı, kulübedeki adam gibi. 

“Nerede?” 

Defalarca aynı soruyu sorup durdular. 

“Nerede?” 

Ne olduğunu söylemekten korkar gibi sadece soruyu soruyorlar, özneyi asla dile getirmiyorlardı. O ise onlara bir cevap vermek yerine sessiz kalmayı seçmişti. Niyetlerini anlayıp ona göre hareket edebilmesi için biraz daha açık konuşmalarına ihtiyacı vardı. Belki öfkelenmeleri dillerinin kilidini çözebilir diye düşünmüştü ama aldığı riskin ne kadar büyük olduğunu henüz fark etmiş değildi. Onun cevap vermemekte ısrarcı olduğunu görünce adamlardan biri elindeki silahı dizine doğrulttu. Gerçekten ateş edebileceğine ihtimal vermiyordu Yasemin. Daha çok kızdırmak için gülmeye başladı. Ne büyük bir hata yaptığını öğrenmek üzereydi.

Adam tereddüt etmeden tetiğe bastığı anda hayatında hiç tatmadığı bir acı dizinden beynine uzanan ışık hızındaki yolculuğuna başlamıştı. Kendine gelmesi ona göre uzun, onlara göre kısa sürmüş olacak ki o yeniden dünyaya dönene kadar tek kelime bile etmemişlerdi. Belki de ölmesinden korkmuşlardı. Kendine geldiği anda ilk yaptığı şey dizinde oluşmasını beklediği deliğe bakmak oldu. Yanılmıştı. Dizinde yara yoktu. Kıyafeti delinmemişti bile. Karşısında duran cihazın ne olduğuna dair hiçbir fikrinin olmaması, üstelik adamların ne kadar ileriye gidebileceğini bilmiyor olması aklını kaçırmasına yeter de artardı. Kulübeye girerken bütün hücrelerini kaplayan o cesaret, en çok ihtiyacı olduğu anda bırakıp gitmişti. 

Kendine geldiğini görünce yeniden aynı soruyu sormaya başladılar. Bu sefer cevap vermekten çekinmemişti. Canının acısı dilinin kemiğini kırmaya yetmişti. Hepsini hatırlayamıyor olsa da ağzına geleni söylediğini düşünüyordu. İçinde kalmasındansa, iyi ki de söylemişti. Ama söyledikleri adamın ikinci defa tetiğe basmasına engel olamamıştı. Bu sefer nereye isabet ettiğini, acının nereden başlayıp da beynine ulaştığını anlayamamıştı bile. Kör karanlığın içinde ayağı takılıp düştükten sonra hangi yönden gelip nereye gittiğini ayırt edemeyen bir zavallı gibiydi o anlar boyunca. Bir kere daha bassa tetiğe bildiği her şeyi anlatabilirdi. Bazı acılar gerçekten insanın dayanabileceğinin çok ötesindeydi. Üstelik bu acıları insana tattırmak çok kolaydı. 

İkinci atıştan sonra da kendine gelmesini beklediklerini fark edince bir süre kendinde değilmiş gibi davranmaya devam etti. Adamlar çabuk fark etmiş olacaklar ki yeniden ateş ettiler. Bu sefer koluna gelmişti ama daha az acı vericiydi. İlk atışın ardından kontrolden çıkmış olan nefesi son atıştan sonra tamamen durmuştu. Aynı soruyu tekrar sorduklarına emindi ama o hiçbir şey duyamıyordu. 

O anda içinde olduğu araç içi boş bir kutu gibi yana doğru savrulmaya başladı. Kaza olmuştu. Araca yandan bir şey çarpmış olmalıydı. Çarpışmanın sesini duymamıştı. Araç devrilirken de adamların telaşlı bağırışları dışında hiçbir şey duyamıyordu. Ancak savrulma durduktan sonra dışarıdaki çatışma seslerini duymaya başlamıştı. İçerideki adamlar onu zorla dışarı çıkardıklarında arkalarından onları takip eden iki araç daha olduğunu gördü. 

Diğer araçtakiler inmiş göremediği bir yöne doğru ateş ediyorlardı. Dönüp bakmak istedi ama yanındaki adam onu sertçe geri çekti. Olduğu yere çöküp ağlamaya başlayacaktı ki aracın arkasından dolaşıp gelen bembeyaz elbiseli, beyaz maskeli, tuhaf silahlı adamları görünce çığlık attı. Yanındaki adamlar dönüp onlara ateş edemeden beyaz adamlar hepsini teker teker öldürmüştü. Üzerlerine sıçrayan kan, elbiselerinin rengini değiştirmişti. Yanına kadar gelip Yasemin’i aldılar. Korkudan bağıramıyordu bile. Çatışmaların arasında onu başka bir araca bindirdiler. O ise hâlâ üzerindeki kanların ona mı yoksa başkasına mı ait olduğunu seçmeye çalışıyordu. 

Araç hareket etmeye başlayınca biraz kendini toparlamış olacak ki hızlıca eliyle vücudunu kontrol etti. Bir yara yahut delik yoktu. Biraz sonra, tam karşısında yaşlı bir kadının durduğunu fark etmişti. Araca bindirildiğinden beri orada olmalıydı ama daha yeni fark ediyordu. Hoş, araca bineli ne kadar olduğunu da bilmiyordu ya, yine de onu görünce bir an afallamıştı. 

Üzerindeki kıyafetler, duruşu, konuşması ile tam bir asilzadeydi. Üzerindeki takılar kıyafetleriyle uyumlu dursa da sanki güzel görünmeleri için değil de her birinin ayrı bir anlamı olduğu için takılmış gibi duruyordu. Takıları inceleme fırsatı bulamadan kadının arka arkaya sıralamaya başladığı sorular o kadar tuhaftı ki takıları unutturmuştu. 

Önce o da nereye sakladığını sordu. Yasemin sustu. Neyi sakladığını bilmiyordu. Susmasının asıl sebebi az önce yaşadığı acıların iliklerine kadar işleyen korkusuydu. Sandığının aksine karşısındaki kadının şiddete ihtiyacı yoktu. Tuhaf bir şekilde zihnini okuyabiliyordu. Cevabı bilmediğini anlamıştı. Gözlerini gözlerinin içine sabitlemiş, onunla değil doğrudan ruhuyla konuşuyordu. Kimin peşinde olduğunu sordu. Aklını okumasından o kadar ürkmüştü ki kendi iradesiyle cevap vermek istedi. Ama ağzından çıkan kelimeler sesli harflerini içeride unutmuş gibi anlamsız ve sessiz kalmıştı. 

Kulübedeki adamın almış olabileceğini söylemişti. Kendince bir kurtuluş reçetesi arıyordu. Kadınsa, kulübede başka kimse olmadığını iddia ediyordu. Yasemin’in ısrarı karşısında kadının fikrinde hiçbir değişiklik olmamıştı. 

“Muhafızlar yalan söylemez.”

Kadının fikrini değiştirebilmesinin mümkün olmadığını anlamıştı. Gerçeği anlatmanın başka yollarını aradı. Bir adam vardı. Öyle hatırlıyordu. Kemkümlerinden mi yoksa zihnini okuduğu için mi bilmiyordu ama bu soruda da ısrar etmeden diğerine geçmişti kadın. Tünelde ne işi olduğunu sordu. Hangi tünel olduğunu dahi bilmediğini söylerken sesi çıkmayı başarmıştı. Daha doğrusu o çıktığını zannediyordu. Ses telleri titremiş, nefesi göğsünden diline ulaşmıştı ama hedefine varabilecek güçte değildi. Birkaç fotoğraf gösterdi kadın. Öldürülmüş, hayır katledilmiş insanların resimlerinin olduğu eski fotoğraflardı. Çocuk, kadın, yaşlı onlarca ceset yerlerde duruyordu. Fotoğraflara o kadar dikkatli baktı ki her bir beden aklına kazınmıştı. Ne kadar dikkatli bakarsa baksın gözleri bu sahneleri ilk defa izlediğini söylüyor olmalıydı. 

Fotoğraflardan yalnızca biri tanıdık gelmişti. Yerde yatan kadın, programın bulduğu haberdeki, sembolün olduğu evdeki hamile kadındı. Fotoğrafı iyice inceleme fırsatı vermeden çantasına geri koydu asilzade kadın. Akabinde fotoğraflardan, habercilikten, ailesinden, kocasından ve daha birçok anlam veremediği konudan sorular sormaya başladı. Fotoğrafları bilmediğini, kocasının ve ailesinin onları hiç ilgilendirmeyeceğini söyledi korkusu öfkesinden büyük cevaplarında Yasemin. 

Ailesi hakkında soru sormasına sert çıktığını görünce bir süre sessizce durup onu süzmüştü yaşlı kadın. Sonra da beklemedi bir konuya geçmişti. Neden eskiden olduğu gibi önemli haberlerin peşine düşmediğini sordu. Bir cevap veremedi Yasemin. Neden sonra her haberin değerli olduğu, kendisinin işini yapmaya devam ettiği gibi birkaç yalan sıraladı. İşin aslı kendisi de bilmiyordu neden büyük haberlerin peşine düşmediğini. Belki de sadece rehavete kapıldığı için düşmemişti. 

Bir dönem o kadar başarılı olmuştu ki, yeni haberlerin peşine düşmektense panellere, konferanslara katılmak, röportajlar vermek daha cazip gelmiş olabilirdi. Kendisi ile ilgili bir konuda dahi fikrinin olmaması onu rahatsız etmeye başlamıştı. Bazı gazeteci bozuntularının hakkında konuşmaya başladığını hatırlıyordu. Bir iki başarılı haberin yıllardır havasını attığını düşünen çok kişi olmalıydı. Karşısında oturmuş bir denek gibi kendisini inceleyen kadın haklıydı. Yeniden kendini ispatlamak için çözülmemiş, gerçekten “önemli” bir haberin, birçok kişiyi etkilemiş bir olayın, belki de bir sansasyonelin peşine düşmüş olması gerekirdi. Neden düşmemişti? Peşine düşmüş müydü? Unutmasının sebebi peşine düştüğü o önemli haber olabilir miydi? Öyle ise bile neden bu kadar uzun zaman beklemişti?

Kadının son sorduğu sorunun kulübe hakkında olduğunu göz önünde bulundurarak geçmişine, yeniden eskisi gibi olmaya çok yaklaştığını düşünüyordu. Kulübe hakkındaki sorusunu yalan söyleyerek yanıtlamak istemişti ama kadın sözünü kesince her şeyi olduğu gibi anlattı. İnanmasını beklemeden tüm gerçeği, arabayı, müziği, hepsini anlattı. Verdiği cevaplardan tatmin oldu mu yoksa hayal kırıklığına mı uğradı bir türlü anlayamıyordu. Yüzünde sanki hiçbir mimik yoktu. Duygularının değişip değişmediğini anlayamıyordu. Gülümsediği zamanlarda dahi bunu kendisi istediği için yapıyordu. Bütün bedeni onun mutlak kontrolündeydi. 

“Ya bir dahi olmalısınız, ya da sadece mağdur. Gerçeği zaman gösterecek olmalı.”

Kadının yanında duran beyaz elbiseli adama başıyla verdiği işaretle, bu sözler Yasemin’in o güne dair hatırlayabildiği son anlar olacaktı. 

Kenarda duran koltukta açmıştı, kapanan gözlerini. İçeriye dolan gün ışığı gözlerini kamaştırıyordu. Kulübeyi bulduğu gecenin ertesi günü olmalıydı. Belki de çok daha sonrasıydı. Başı çatlıyordu. Bir süre kendine gelmeye uğraştı. Kulübede olduğunu bilmesine rağmen bir türlü nerede olduğundan emin olamıyordu. Kafasının içinde kaos hakimdi. Bir yandan kulaklarını dolduran bir uğultu vardı bir yandan da susmak bilmeyen alarmın zil sesi. O gürültünün içinde hangi sesin ona, hangisinin zihnindeki kaosa ait olduğunu ayırt edemiyordu. Elini uzatıp alarmı susturmak istedi. Dışarısı bu kadar aydınlıkken alarm neden çalardı? Masada duran telefonunu almak için yerinden fırladığında dengesini sağlamakta zorlanmıştı. Telefonunda çalan hiçbir şey yoktu. Etrafına bakındı. Gürültü senfonisini andıran zil sesi kesilmişti çoktan.

Ona ne olduğunu hatırlamaya çalışırken ne kadar vakit geçtiğini bilmiyordu. İçeride kimse yoktu. Aklını kaçırmaya başladığını düşünmüştü kendisini koltuğa geri bırakırken. Gerçekle rüyayı birbirinden ayırmaya çalıştı bir süre gözlerini tavana dikip. Sonra telefonundaki zil sesleri arasında gezinmeye başladı. Kulaklarında yankılanan zile benzer bir ses arıyordu ama yoktu. Olan biten gerçek miydi? 

Kulübeye ilk girdiği zaman duyduğu çocuk sesini duymaya başlamıştı yine. Zil seslerini durdurdu. Sesi dinlemeye çalıştı. Emin olmak istiyordu. Aklını kaçırmadığından, yardıma ihtiyacı olan bir çocuğun varlığından emin olmak istiyordu. Biraz sonra duyduğu tıkırtıyla yerinden fırlayıp etrafı incelemeye başladı. Bir çocuğun saklanabileceği her deliğe bakmaya çalışıyordu. Odanın bir köşesinde, yerde duran kapağı kaldırıp aşağıya inen merdiveni bulması çok uzun sürmedi. Haklıydı. İçeride bir çocuk yaşlı bir astım hastası gibi güçlükle nefes almaya çalışıyordu. Delirmediğinin kanıtına sevgi dolu gözlerle baktı. Kim olduğunu bilmiyordu ama içinden bir ses “Tamirci’nin oğlu” diye haykırıyordu. 

Zavallı çocuk nefes almak için kendi ciğerlerine karşı savaş veriyordu. Ne yapacağını bilemeden, çocuğu kucağına alıp yukarı çıkarmaya çalıştı. Kıpırdattığı anda daha fazla acıyla kıvranmaya başlıyordu çocuk. Bağırmalarına aldırmadan güç bela üst kata çıkarttı. Rahat nefes alabilsin diye başını kaldırmayı denedi. İşe yaramadı. Telaşla odanın içindeki bütün çekmeceleri, dolapları, rafları inceledi. Ne bulduysa yere döküyordu. İşe yarar hiçbir şey bulamayınca bir bardağa su doldurup çocuğun yanına geldi. Suyu içecek hali olmadığını görünce yüzüne serperek biraz ferahlatmaya çalıştı. Yeniden başını kaldırdı. Çocuk biraz sakinleşmeye başlayınca masada, fotoğraf makinesi ve defterinin yanında duran telefonunu aldı. Durakladı kısa bir süre. Dönüp tekrar baktı. Her şey ilk bıraktığı yerde duruyordu. Çantasını bulmak için hafifçe etrafa bakındı bir yandan 112’yi aramaya çalışırken. Çantasını bulamamıştı. 112’ye adresi tarif ederken camın yanına kadar geldi. Kırıldığını hatırladığı cama baktı bir süre. Sapasağlamdı. Üstelik eski ve kir içindeydi. Eliyle camı temizledi. Araba dışarıda, buraya girerken park ettiği yerde duruyordu. Çantasını arabadan hiç çıkartmadığı geldi aklına. 

Camı biraz daha silmeye çalıştığı anda kapı büyük bir gürültüyle kırıldı. Amir ve ekibi tepeden tırnağa teçhizatlı, baskın verir gibi girmişlerdi içeri. Yasemin korkuyla çocuğun yanına atlamış, sımsıkı sarılmıştı. Amir onu çocuğa sarılmış dururken görünce bir an şaşırdı. Yüz ifadesinden ihbara gelmedikleri belli oluyordu. Bu kadar çabuk gelmeleri mümkün değildi. İlk şüpheleri de o anda başlamıştı. Amir’den önce davranıp neden burada olduklarını sordu. Her zamanki gibi cevap alamadı. Kadın polislerden biri çocuğu ve Yasemin’i dışarı çıkarırken geri kalanları da içeriyi incelemeye başlamıştı.

Bir süre kendisine gelmesine müsaade etmek istemiş olacaklar ki çok geçmeden polislerden biri soru yağmuruna tuttu Yasemin’i. Olan her şeyi hatırladığı kadarıyla anlattı. Beyaz elbiseli adamlar ve tuhaf araçları dahil etmemişti anlattıklarına. Kendisini bile inandıramıyordu gerçek olduklarına. İçerideki incelemelerini bitiren Amir yanına geldi.

“Çocuğun kim olduğunu biliyor musunuz?”

Amir yine doğrudan konuya girmeyi seçmişti ama Yasemin henüz onu, kibar konuşacak kadar affetmiş değildi.

“Teşekkür ederim Amirim. Çok şükür bir şeyimiz yok.”

“Geçmiş olsun.”

Hatasını anlasın diye yapmıştı ama bu kadar çabuk geri adım atmasını beklemiyordu. Üstelik sesi ne kadar çaresiz olduğunu fısıldıyordu gizliden gizliye. Yasemin de konuşmayı sakince sürdürmeye karar vermişti.

“Tamircinin oğlu?”

Amir başını sallamakla yetindi. Daha fazla söylemek istediği vardı, belliydi. Yasemin ona biraz zaman tanıdı.

“Bindiğiniz araba…”

“Benim değil.”

“Biliyorum.”

Amir gözlerini dikmiş, polislerin dikkatle inceledikleri arabaya bakıyordu bunları söylerken. Yasemin’in arabaya binişi, öncesinde adamın arabayla onu etmesi dahil her şeyi kameralardan görmüşlerdi. Asıl meselenin Yasemin’le bir ilgisi olmadığı belliydi. Maalesef ilgisiz de değildi. 

Amir aracın cinayetlerle arasındaki bağlantıyı anlatırken Yasemin zihninin derinliklerinde onu buraya getiren şoförün cinayetlerle bağlantısını değerlendirmeye çalışıyordu. Adamın onu buraya kadar getirmediğini, yolun devamını kendisinin geldiğini Amir’e söylemekte tereddüt etti. Yanlarında diğer iki polis de vardı. Onlar olay yerine bakmaya gidince Amir sırlarını paylaşır gibi sesini biraz daha kısarak konuşmaya başladı.

“Bu araba cinayetlerden birinden sonra katilin kaçarken kullandığı araba. En azından biz öyle düşünüyoruz.”

Yasemin beyninden vurulmuşa dönmüştü.

“Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorsun değil mi?”

Umutsuzca başını iki yana sallayabildi sadece. Amir’in halinden, sesinden bir zamanlar aynı sırrın iki ortağı olduklarını anlayabiliyordu. Amir de gittikçe ümidini kaybediyordu belli ki.

“Beni buraya o adam getirmedi.”

Amir yorgunluktan bağlantıları kurmakta zorlanıyordu.

“Yarı yolda bıraktı. Kendim devam etmem gerektiğini söyledi.”

“Burayı nasıl buldun?”

“Hatırlayarak…”

Amir’in gözlerinde ilk defa bir umut ışığı yanmıştı. İlk defa bir gelişme oluyordu. Bu sırada, hastanede Amir yanında olan polis kız gelmişti. 

“Olay yeri her şeyi incelesin. Adam belli ki gazeteci hanımı bilerek buraya kadar getirmiş. Mesaj veriyor aklınca. Geride bir ipucu bırakmış olmalı. Gözden kaçan bir şey olmasın.” 

Hastanedeyken her seferinde ne hatırladığını sormak için beraber geldiği polise anlatmamıştı son konuştuklarını. Belki Yasemin’in bir şeyler hatırladığının bilinmemesi gerekiyordu belki de artık bir önemi yoktu. Şartlar değişiyordu. Kim bilir belki de poliste bir köstebek vardı. Katilin şimdiye kadar yakalanamamış olması da bundandı.

Amir, polis kızla birlikte yanından uzaklaşırken kapıya doğru bakmıştı Yasemin. Aklını kurcalayan bir mesele vardı. Kendisi girerken kapıyı kırdığını hatırlıyordu. Oysa polisler de kapıyı kırarak girmek zorunda kalmıştı. Kırmak için kullandığı taşı görmek için iki adım attı eve doğru. Taş bıraktığı yerde duruyordu. Kendisini kaçıran adamlar girmeden önce kırıldığını hatırladığı cama baktı uzunca bir süre. Belki de ilk defa gerçekten ne ile karşı karşıya olduğunu anlıyordu. Geçmişin izini silmekte uzman bir düşmanı vardı. En az kanındaki silgi kadar mahir ve gizemli…

Profesör Cinayeti

Şef’in bahsettiği adamla görüşmeye gitmişti o gün. Son yaşadıklarından sonra biraz olsun bilgiye ihtiyacı vardı. Ellerindeki tüm bilgi kaynakları yetersiz geliyordu ona. Dahası halkın desteğini de kaybetmeye başlamıştı. Hakkında çıkan bir haber olmamasına rağmen sosyal medyanın gizemli kahramanları, Yasemin’in katille olan bağlantısını ve cinayetlerin ana sebebinin hırslı gazeteciler olabileceğini “delilleriyle” anlattığı için insanların fikirleri de hızla değişmeye başlamıştı. Dilese diğer gazetecilerin yaptığı gibi kendisini aklamak adına mağduru oynayabilirdi. Ama bu kendisini güçsüz göstermekten başka bir işe yaramayacaktı. Vampir Kasap’a bu hazzı tattırmak istemiyordu. Onun karşısında güçsüz görünmek, boynunda ölüm fermanıyla gezmekten daha zor geliyordu Yasemin’e. 

Biraz olsun yeni bilgi bulabilmek için görüşeceği adamla tuhaf bir adreste buluşacaktı. İsmi Adsız olan bir adama pek güvenemiyor olsa da hakkında neredeyse hiçbir bilgi bulamamış olması ilgisini çekmeye yetmişti. Şefe bağlantısının kaynağını sorduğunda bir cevap alamamış olması adamın tekin birisi olmadığını gösteriyordu. Adsız birinin tekin olmasını beklemek de anlamsız olurdu.

Kerem’le birlikte gitmişlerdi polislerin bile tek başına girmeyeceği o alt sokaklara. Terk edilmiş binaların arasından çöp yığınlarına doğru ilerliyorlardı. Sol yanlarında akan nehre karışan kanalizasyonun kokusu ciğerlerini deliyordu. Etraflarını sürekli kontrol ederek, nereye olduğunu bilmeden ilerlediler bir süre. Gündüz vakti olmasına rağmen içlerini kaplayan korkuyu bastırmakta zorlanıyordu ikisi de. Kerem bunu açıkça gösteriyor, Yasemin’se büyük bir ustalıkla saklıyordu. Yanlarındaki harabe binanın büyük kapısına geldiklerinde birinin ıslık çaldığını duydular. İkisi de sesin geldiği yöne doğru baktı. Görünürde kimse yoktu. Yasemin nasıl olduğunu bilmese de durumu anlamıştı.

“Adsız sen misin?”

Yavaşça arkalarına döndüler. Az ötelerinde duran dört adam onları izliyordu. Bir adamsa yanlarına kadar hiç fark ettirmeden gelmişti. Kerem, adamı görünce iki adım geri çekilmekten kendisini alamadı. Yasemin’se geldiğini hissetmişti. Kıpırdamadı bile.

“Ne istiyorsun?”

“Bilgi…”

“Pahalı olur.”

“Ne istiyorsun?”

“Bilgi.”

“Makul.”

“Makul.”

Kerem, adamla Yasemin arasındaki konuşmayı hayretle izliyordu. İkisi de bilgi istemişti ve ikisi için de makuldü. Oysa karşısındakinin ne istediğini iki taraf da bilmiyordu. 

Kerem kameramanlık yaptığı yıllarda bu gibi durumlarla hiç karşılaşmazdı. Yasemin alışkın olmalıydı. O halde Suzan da alışkındı. Onunla gidiyordu her görüşmeye. O çıtkırıldım kızın bile bu gibi durumlara alışkın olma ihtimali Kerem’in az önceki tavrından utanmasına sebep olmuştu. 

Yasemin pazarlık için önce karşı tarafın konuşmasını bekliyordu. Adam da ilk adımı atmaya niyetli değildi. Eliyle Yasemin’e konuşmasını işaret etti. Yasemin, cinayetlere dair bir ize ulaşmak için gelmişti oraya. Ama son yaşadıkları onu başka bir gizemin peşine gitmeye itiyordu. Telefonundan, duvarlarında sembol olan ailenin fotoğrafını gösterdi.

“Ne için arıyorsun?”

Haber küpürünü gördüğü anda adamın az önceki rahatlığı yerini tedirginliğe bırakmıştı.

“Son günlerde haberlerdeki, maktullerin boynuna sembol yerleştiren seri katilin peşindeyim. Duvardaki sembol…”

“O işin peşini bırak.”

Yasemin, bir sokak serserisinin kendisine tavsiye verdiğine inanamıyordu. Adamı o kadar küçük görmüştü ki, o andaki kibri adamın gözlerindeki korkuyu görmesine engel olmuştu. Adamın bir şeyler bildiğini görüyor ama korktuğunu fark edemiyordu. Onun bildiğini Yasemin de öğrenebilirdi. O, bu bilgiyi taşıyabiliyorsa Yasemin neden taşıyamasındı? Adam da fark etmişti Yasemin’in yüzüne yayılan küçümseyici ifadeyi. Hoşuna gitmemişti.

“Madem canına bu kadar susadın… Önce ücreti alayım.”

Yasemin adamın kayda değer bir bilgi isteyeceğini zannetmişti. Adamsa sadece evsiz bir kızın yerini bulmasını istedi. Evsiz birinin yerini bulmak uzun sürerdi, Yasemin’in bilgiye hemen ihtiyacı vardı. Buradan eli boş dönerse adama yardım etmek için hiçbir sebebi olmayacağını ikisi de biliyordu. Konuşmadan anlaşmışlardı.

Adam, Yasemin’e bir fotoğraf verdi. Fotoğraftaki kız evsize benzemiyordu. Normal giyimli, belki lisenin son, belki de üniversitenin ilk yıllarında sıradan, genç bir kızdı. Bir kıza baktı, bir de karşısındaki tuhaf giyimli serseriye. Adama yardım etmek konusunda tereddüt etmişti. Belki de ona yardım etmek kıza kötülük olacaktı.

“Ankara’da bir profesör var. Tarih profesörü… Selamımı söyleyin. Aradığınız bilgi onda.”

Adam tereddüt ettiğini fark etmiş olacak ki Yasemin’e karşılığında alacağı şeyi sunmuştu. Yasemin hâlâ adamı gözünde büyütememişti.

“Herkesin herkesle işi olur.”

Adamın profesörle ne işi olabileceğini sorduğunda aldığı bu cevap belki de hafife almakla hata yapmış olabileceğini gösteriyordu. Yasemin de farkındaydı. Adamı ciddiye alması gerektiğini kabul etmesine gerek yoktu. Adamın buna ihtiyacı, Yasemin’in de başka şansı yoktu. Zehir bir defa kanına girmişti. Merak ve şüphenin zehrinden yüzleşmeden kurtulamazdı. Kızı bulmayı kabul etti. Adam profesörün telefonunun yazılı olduğu bir kağıt uzattı. Sonra da arkasına bakmadan ayrılıp gitti. 

Yasemin kağıda bakarken içinde olduğu yerin kurtlar sofrası mı yoksa dost meclisi mi olduğuna karar verememişti. Adam, Yasemin’in ne isteyeceğini önceden biliyor olmalıydı. Yanında sürekli profesörün numarasını taşımadığına göre kağıdı önceden hazırlamıştı. Belki de bir tuzağın ortasındaydı az önce, belki de bir dostu Yasemin’e yardım ediyordu. Kerem’le birlikte hiçliğin ortasında, uzaklaşan gizemli adamların arkasından bakakalmışlardı. 

Ofise döner dönmez ilk işi profesörü aramak olmuştu. Tuhaf bir adamdı telefonu açan. Yasemin’in tüm çabalarına rağmen doğru dürüst bir bilgi vermiyordu. Aksi bir ihtiyara çatmıştı. Adam kendisiyle dalga geçiyordu belki de. Dolaylı yoldan sorduğu sorulardan sıkılmıştı. Telefondaki adamın saçma sözlerini sertçe kesip doğrudan Adsız’ın selamıyla cinayetler ve sembol hakkında bilgi almak istediğini söylediğinde uzunca bir süre sessizlik oldu. Yasemin telefon kesildi mi diye üç defa adama seslendi, cevap alamadı. Son anda profesör yüz yüze konuşmak istediğini söylemese telefonu kapatacaktı. Haftasonu üniversitede buluşmak için anlaştılar. Profesör, özellikle yalnız gelmesini istedi telefonu kapatırken. Yasemin’e soru sorma fırsatı vermemişti. Attığı her adım onu daha çok gizemle baş başa bırakıyordu.

Haftasonu bir türlü gelmek bilmedi. Arabasını alıp yola çıkarken sadece kocasına haber vermişti nereye gittiğini. Kerem dahi bilmiyordu. Geceyi Ankara’da bir otelde geçirdikten sonra sabah erkenden üniversitenin yolunu tutmuştu. Profesör telefonlara cevap vermeyince içeri girmek için kapıdaki güvenliğe uzun uzun derdini anlatmak zorunda kaldı. Gazeteci kimliği mi yoksa ısrarcı sözleri mi onu ikna etmişti bilmese de içeri girmeyi başarmıştı. Profesörün, güvenliğin telefonlarına da bakmamış olması şüphelendirmişti. Fazla erken gelmişti belki de. Profesör henüz odasında değildi. Hatta uyanmamıştı bile. Yasemin’in aramalarına o yüzden dönmüyor olabilirdi. Belki de tam aksiydi. Uyandığından beri başından ayrılmayan lanet, elindeki ipucunu yok etmek için ondan önce davranmıştı. 

Profesörün odasına bir an önce ulaşabilmek için koşarken bir yandan da güvenliğin kapıda yaptığı tuhaf yol tarifini aklında tutmaya çalışıyordu. Koridorların arasından hızlı hızlı ilerledi. Profesörün isminin yazılı olduğu kapıyı uzaktan görünce biraz sakinleşti. Kapının önünde derin bir nefes alıp verdi. İçeride kendisini neyin beklediğine dair yol boyunca kurduğu senaryoları zihninden atmaya çalıştı. Kapıyı tıklattı. Kapıyı açan olmayınca birkaç defa daha tıklattı. Kapıyı kendisi açmaya çalıştı ama kilitliydi.

Arkasını dönüp gidecekken kapının kilidinin açıldığını duydu. Kalbi kaçıp gitmek ister gibi göğüs kafesine vurmaya başlamıştı.

“Gidin buradan.”

Yasemin, profesörün sesini tanımıştı. Dönüp içeri doğru baktığında arkada kimse olmadığını gördü. Profesör odasında yalnız olmalıydı. Yasemin’in içeri doğru baktığını görünce kapıyı hafifçe kapatıp içeriyi görmesine engel oldu.

“Burada olmamanız gerekiyor Yasemin Hanım.”

“Beni siz çağırdınız.”

Profesör hata yaptığının farkındaydı. Eliyle yüzünü sıvazladı. Rengi soluktu. Nefes alışverişi belli oluyordu. Yasemin tedirgin olmuştu.

“Tehlikede misiniz?” diye sorabildi ancak kısık bir sesle.

“Gidin buradan. Lütfen!”

Yasemin durumu o anda anlamıştı. Tekrar tekrar yaşadığı kabus karşısında duruyordu. Hızla atılıp profesörü yakasından tuttu, çekiştirerek zorla ensesine baktı. Profesör elinden kurtulup türlü kelimelerle kendisine kızarken o donup kalmıştı. Uykularından uyandıran zil sesi kulaklarında yankılanıyordu. Nefes alışverişi hızlanmıştı. Ellerinin hafifçe titrediğini hissediyordu. Katilin ayak seslerini örtmek içindi bütün bunlar belki de. Profesör durumu fark etmişti.

“Merak etmeyin. Sizden kurtulmak isteselerdi bunu çoktan yaparlardı. Sizi bilerek oyunda tutuyorlar. Çıkmayı siz istemişsiniz oysa. Sizin için gelmeyecek. Zaten gelseydi konuşuyor olamazdık. Ben olamazdım. Hiçbirimiz olamazdık.”

Konuşmaya devam ettikçe kendisini susturmak için kendi kendiyle kavga etmeye başlamıştı profesör. Yasemin o anda kütüphaneci hakkında söylenenleri hatırlamıştı. Profesör de yalan söyleyemiyor olabilir miydi?

“Hafızamı siz mi sildiniz?”

Şansını denemek istemişti. Katil gelene kadar ne kadar vakti olduğunu bilmiyordu. En çok merak ettiklerinden başlayacaktı.

“Evet. Yani hayır. Yani evet. Ben değil ama biz evet.”

Kendini susturmak için çok çabalıyordu ama bir işe yaramıyordu.

“Gidin buradan!”

Yasemin son bir soru daha sormak istiyordu ama ne soracağını bir türlü bulamamıştı. Profesörün nefesi kesiliyordu konuştukça. Yüzü daha çok kararıyordu sanki. Gördükleri karşısında aklı soracağı her şeyi bir kenara bırakmış kaçmasını öğütlüyordu.

“Git!”

Profesör bağırarak kapatmıştı kapıyı. Yasemin tekrar kapıyı tıklatacaktı ki ıssız koridordan gelen ayak sesleri korkudan sararan kalbinin, bedenini ele geçirmesine sebep olmuştu. Çok kısa bir süre ayak seslerinin geldiği yönü bulmaya çalıştı. Bulduğu anda tam tersi istikamete, arkasına bile bakmadan koşmaya başladı. Koşarken zihninde olan biten her şey yeniden canlanıyordu. Kazadan sonra uyandığı gün, tamirci cinayeti, karısı, ilk haber dosyası, amirle kavgaları, profesörün yüzü, tamircinin yüzü, kütüphanecinin yüzü, hemşire… Peşindeki ayak seslerinden değil belki de yaşadığı her şeyden kaçıyordu. Bahçeye çıkana kadar bir an bile durmamıştı. 

Bahçe yetmedi, binadan uzaklaşana kadar da durmadı. Nefes nefese kalmış bir halde kendini kenardaki ağaçlardan birine tutunurken buldu. Ne kadar yol gittiğine dair bir fikri yoktu. Yeterince uzaklaşmış mıydı? Geri dönmeli miydi? 

Hayatının haberi az ötede duruyordu. O ise donup kalmıştı. Ne daha fazla kaçabildi, ne de dönebildi. Gözlerini diktiği pencerelerden birinin ardında profesörün nasıl can çekiştiğini görüyordu, gözlerinin göstermediği sahnelerde. Katili biliyordu. Maktulü biliyordu. Öleceğini biliyordu. Öldüğünü biliyordu. Hiçbir şey yapamadan izliyordu. Kulağındaki susmak bilmeyen zil sesiyle birlikte… 

Ne kadar süre camları seyrettiğini bilmiyordu. Uzun bir süre sonra ancak kendisini toparlayabilmişti. Korkak adımlarla binaya geri döndü. Her an bir yerlerden o katil çıkabilirdi. O kadar yavaş ilerliyordu ki profesörün odasına varması günler sürmüştü sanki. Kapı açıktı. Yavaşça içeriye uzattı başını. Yerde yatan profesörü görünce geri çekildi. Alışmış olması gereken sahne her seferinde onu rahatsız etmeyi başarıyordu.

Derin bir nefes alıp verdikten sonra odaya girdi. Fotoğraf çekerken yerde hiç kan olmadığını fark etmişti. Oysa ilk cinayetlerde Vampir imzasını kanla atmıştı. Hemşire cinayetinde de kan olmadığı geldi aklına. Ters giden bir şeyler olduğunu söyleyen iç sesine aldırmamaya çalışarak olay yerini fotoğraflamaya devam etti. İhtiyacı olan kareleri aldıktan sonra bir süre Profesörün morarmış yüzüne uzun uzun baktı. Az önce karşısında kanlı canlı duran adam şimdi bir cesetten ibaretti. 

Daha fazla bakmaya cesaret edemeyip uzaklaştı. Profesörün masasında duran kağıtları incelemeye başladı. Katile dair bir dosya arıyordu ama aslında kendi hafızasının silinmesine dair bir iz bulmayı umuyordu. Aradığını bulması pek uzun sürmemişti. Profesörün belgeleri arasında meşhur sembol hakkında araştırmalar vardı. Bu konu hakkında o kadar çok not almıştı ki meseleyi takıntı haline getirmiş gibiydi. Belgeleri kısa bir süre inceledi. Sembolün bir şifre olduğuna kanaat getirdiği belli oluyordu ancak ne aradığını çözememişti. Hızlıca fotoğraflarını çekmeye karar verdi Yasemin. Ancak aniden açılan kapı buna müsaade etmedi. Bir anda içeriye doluşan polisler hiçbir açıklama yapmasına fırsat vermeden Yasemin’i tutuklamışlardı. 

Günün geri kalanını karakolda sorgulanarak geçirmişti. Ankara polisi o kadar sıkıştırıyordu ki Yasemin istemeyerek de olsa, kurtulmak için Amir Asaf’ın ismini verdi. Amir’le görüşmüş olacaklar ki Yasemin’in cinayet ve hırsızlık arasında mekik dokuyan sorgulamaları nihayet sona ermişti. Yine de soruşturmayı yürüten komiser şimdilik şehirden ayrılmamasını istemişti.

Karakoldan çıktıktan sonra otele dönmüştü Yasemin. Olanları başkası duymadan önce haber yapmalıydı. Çektiği fotoğrafları uzun uzun inceledi. Uzun ve detaylı bir dosya hazırladı. Katili duyurmanın değil bilakis sessiz kalmanın bütün bunlara sebep olduğunu anlatacaktı. Vampir’in kendisine ulaşmak üzere olan bir profesörü yok ettiğini duyurarak ümitleri karartmayacak, aksine bir profesörün, Vampir’i yok etmeye ne kadar yaklaştığını anlatacaktı. Olayın üzerine gitmenin, kendi haklı mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu anlatacaktı. Daha da önemlisi Vampir’in yenilmez olmadığını, Vampir Kasap’ın bizzat kendisine ilan edecekti. Bu bir savaş çağrısıydı.

Vampir Kasap Dosyası – II

“Profesörün kaçmamı söylemiş olması durumdan haberdar olduğunu gösterdiği kadar sonuçlarını da kabullendiğini gösteriyor aslında.”

“Peki katilin o sırada odada bulunduğunu düşünmediğinizi söylediniz. Profesörün ölümünün arkasında Vampir Kasap olduğunu düşündüren nedir sizce?”

“Çok açık aslında. Profesörün boynundaki iz… Bugüne kadar gördüğümüz her cesette olduğu gibi profesörde de aynı iz mevcut. Vampir Kasap bir çeşit imza olarak kullanıyor olmalı bu sembolleri. Kendince mesaj veriyor olması da muhtemel.”

“Ama yerde kan yoktu bu sefer. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?”

“Haklısınız. Hemşire cinayetinde de yerde hiç kan yoktu. Belki de cinayet tarzında bir değişikliğe gitmeye karar vermiş olmalı.”

Profesörün ölümünü anlatmak için vakit kaybetmemiş, canlı bağlantı ile yayına katılmıştı aynı gece. Hiçbir detayı atlamadan anlatmaya çalışıyordu olanları. 

“…Kurbanların boğularak öldüğünü biliyoruz. Bu duruma kanlarındaki bir ilacın sebep olduğu konusunda deliller de var. Yani onları boğmak için herhangi harici bir araç kullanmıyor. Bir çeşit ilaç enjekte etmekle yetiniyor. Son seferinde yerde kan olmasa da öldürme yöntemi aynı.”

“Bu, katilin öldürmeye cesareti olmadığı anlamına da geliyor olabilir mi? Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?”

Sunucu bu soruyu sorarken programdaki her konuda uzman konuklardan birine dönmüştü. Katilin psikolojik analizini yapması için çağırılmıştı ama programın başından beri hakkında konuşmadığı tek konu psikolojiydi.

“Daha önceki cinayetlerde yere döktüğü kanda da aynı durumu görüyoruz. Kurbanlarının kanını akıtmıyor. İlacı enjekte ettikten sonra yere döktüğü kan insan kanı dahi değil, yanılıyor muyum? Tabi katilin psikolojik analizini daha detaylı bilgiler ışığında yapmak daha doğru olur ama şimdiye kadar gördüğümüz kadarıyla zayıf bir karakter yahut korkak bir ruhtan bahsediyoruz. Belki de öldürdüğü her kurbanda kendisini biraz daha güçlü hisseden bir şahsiyet var karşımızda.”

“Güçlü hissetmek için mi öldürdüğünü düşünüyorsunuz?”

“Zihninin arka planında bu düşünce olduğu muhakkak.”

“Ben size bu konuda katılmıyorum.”

Sözde uzmanların yorumlarını dinlemek istemediği için araya girmişti Yasemin. Katilin bu kadar basit değerlendirilmesi sinirlerine dokunmuştu. Karşısındaki katilin keyif için öldürmediğini iyi biliyordu. Onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Sesini duymuştu. O sesin kurtulmak istediği bir zayıflığı olamazdı. Zayıf olsa bile bunu umursayacak bir adamın sesi değildi o telefondaki. Bu adamın bir amacı vardı. 

Kan dökmüyor olmasının tek açıklaması, tuhaf da olsa, merhamet ya da saygı olmalıydı. Kurbanları ölürken can çekişiyordu, onlara merhamet etmediği belliydi. Belki de merhamet anlayışı sorunluydu. Maktulün geri kalan yakınlarına kanlar içinde paramparça bir ceset yerine sanki biraz sonra uyanacakmış gibi toprağa verilecek bir beden bırakıyor olmalıydı. Bunları anlatırken Yasemin’in aklında yalnızca arabadaki asil kadının gösterdiği katliam fotoğrafları vardı. Eğer katilin onlarla bir ilgisi varsa, belki de O kadar kanlı bir katliamdan sonra bir daha kimsenin kanını akıtmamaya yemin etmiş bir adam vardı karşılarında. 

Katilin katliam günü ile bağlantısı olduğuna kendisini çoktan inandırmıştı ancak programda bundan bahsedemedi. Yeterli açıklama yapamadığı için de kendisini olaya fazla yakın olmakla eleştiren sözde uzmanlara verecek bir cevap bulamadı. Kendilerini tatmin etmek için arka arkaya dizdikleri bilgiden yoksun sesleri tamamlamalarına izin vermek zorunda kaldı. 

Profesör hakkında sorulan birkaç soruya daha cevap verdikten sonra konu hemşire cinayetine gelmişti. Hemşire hakkında daha önce haber yapmış olmasına rağmen, ilk defa bir röportajda konuşuyordu. Hemşireyi bulma hikayesini biraz değiştirerek anlatmıştı. Kendisi için geçmişten gelen bir dost olsa da, bağlantıları incelerken karşılaştığı bir isimden fazlası değildi programdakiler için. Hemşirenin boynundaki izden, ölüm şeklinden, diğer cinayetlerle muhtemelen bağlarından bahsettikten sonra sözü yine uzman konuklara devretmek zorunda kaldı. 

Katilin hastanedeki bir hemşireyi nasıl öldürebildiği hakkında yapılan uzun yorumları dinledi. Uzman konuklar hastaneye nasıl girebildiğini tartışıyor, kimi bir ilacı hastaneye sokmanın kolaylığından kimi de hastanelerdeki güvenlik zafiyetlerinden bahsediyordu. Yasemin’se konuşma sırası kendisine gelene kadar yerde can çekişini seyretmişti yeniden zavallı kadının.

Çok daha uzun konuşmayı planlıyordu programa katıldığı ilk dakikalarda. Çok geçmeden bu fikir yerini durup düşünme ihtiyacına bırakmıştı. Bunca insanın neden öldüğünü hâlâ bilmiyordu. Her ne kadar uzman ünvanlılar iddiasına sıcak bakmamış olsa da, cinayetlerin sıradan bir ruh hastasının kendini tatmin çabası olmadığına inanıyordu. Kulübe, asilzade kadın, beyaz ve siyah adamlar, kaza, kanındaki silgi… İçinden bir ses hepsinin bağlantılı olduğunu söylüyordu. Hemşire, Yasemin’i biliyordu, profesörse kanındaki silgiyi. Belki de geçmişin gizemi bugünü gölgeliyordu. Aksi halde hakikat şimdiye kadar görünürdü peşinde olan gözlere.

Katıldığı programın yayınlandığı gün takvimdeki yerinden fazla uzaklaşamadan ortalık karışmaya başlamıştı. Her fırsatta sorumluları eleştirmekten zevk alan insanlar, herkesi taşladıkça kazanan yetkililerin, uzmanların ve muhabirlerin öncülüğünde, gerçeğin var olamadığı ekranların arkasından ortalığı ateşe vermeye başlamıştı. 

Siyasetçilerin açıklamaları yeterli gelmemiş, emniyet müdürlüğü de hikayeyi kendi açısından anlatmak zorunda kalmıştı. Cinayetleri, boyunlardaki izleri, katilin yöntemlerini kabul etseler de cinayetlerin medyada duyulduğundan çok daha uzunca bir süredir devam ettiğini reddetmişlerdi. Riskli bir hamleydi yaptıkları. Gerçeğin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir alışkanlığı vardı ne de olsa. Yalanladıkları her bilgi ayaklarına dolanacaktı bir gün. Onlar da biliyordu elbet. Acil ihtiyaçları karşılamak için çıkıyordu her kelimeleri ağızlarından. Halkı sakinleştireceğini umuyorlardı verdikleri bilgilerin. 

Ortalığın durulmasını en çok Yasemin istiyordu. Bu kadar kargaşa da gizli kalanların ortaya çıkması, fırtınalı gecede yıldızların görünmesi kadar zordu. Beklemek istemiyordu ama mecburdu. Gerçek bilgilere ulaşabilecek kadar sakin kalmalı, hakikatin incilerini sakin bir deniz aramalıydı. Bir sonraki haberi ortalığı karıştıran tartışmalardan ibaret olamazdı artık. Ekranın arkasından söyleyeceği ilk sözleri katilin son hikayesini anlatmak için olacaktı. 

Gördüğü son iki ruhsuz beden ona öğretmişti ki, ölenler haberlerden ibaret değildi. Daha fazla ceset siyasete meze olmadan biri herkesi durdurmalıydı.

Evsiz Kızın Gizemi

“Attığımız adımların akıllıca mı yoksa aptalca mı olduğunu belirleyen nedir? Saçma hamlelerimiz mükemmel sonuçlar doğurduğunda bu aklımızın mı eseridir yoksa aptallığımızın mı şaheseridir?

Peki ya anlık kararlarımız?.. Bazen öyle anlar olur ki yalnızca harekete geçeriz. Sonuçlarını düşünmeden… Arabanın altında ezilmek üzere olan bir çocuğu kurtarmak için önüne atlamak, intihar edeni engellemek için elindeki silaha davranmak, yahut ateşe düşeni çıkartmak için alevlerin arasına dalmak aptallık mıdır yoksa akıllılık mı?

Neden her şeyi yalnızca sonuçlarına göre değerlendirmek isteriz?”

Günlerini harcadığı anlamsız araştırmalarının artık bir sonuca varması için yalvarıyordu. Vampir Kasap’ın sonuna hazırlanması gerekirken o, verdiği sözün peşinden sürükleniyordu. Üstelik artık merak da ediyordu. İçinden bir ses görünenin ardında saklanmış bir sır olduğunu fısıldadıkça bırakıp gitmek çok daha zor bir tercih haline geliyordu. Bir yanı bir an önce asıl gündemine dönmek istiyor, diğer yanı ise her şeyin dönüp dolaşıp en sonunda yine esas gündemiyle bağlantılı olduğuna inanıyordu.

Adsız’ın verdiği bilgi Yasemin’in işini görmüştü. O kadar ki neredeyse verdiği sözü unutacaktı. Gecenin bir vakti karşısına çıkıp acele etmesini hatırlatan bir hayalet olmasaydı çoktan unutmuş olurdu. Yasemin ne kadar rahat yaklaşıyorsa bu meseleye o Adsız hayalet de o kadar tedirgin yaklaşıyordu. Aradığı kız her kimse onun için değerliydi. Bir aşk hikayesiydi belki de, yahut bir aile trajedisi. Rahatlığı belki de bu düşüncelerinden geliyordu. Gerçeklere yaklaştıkça bu fikrin ne kadar yanlış olduğunu anlayacaktı her seferinde olduğu gibi.

Vampir Kasap’ın yanında bu olaya verdiği değer ölçülemeyecek derecede az da olsa sözünü tutmak için olanca gücüyle çalışıyordu. Kızın kimliğine ulaşması pek de zor olmamıştı. Edibe Kalay adında sıradan bir üniversite öğrencisiydi. Türk Edebiyatı okuyordu. Babası birkaç sene önce bir iş kazasında ölmüş, ondan gelen tazminatla aldıkları evde, annesi ve kız kardeşi ile beraber yaşıyorlardı. Oldukça sıradan bir hayatı vardı. Arkadaşları, ailesi, mahallesindeki komşuları dahil hakkında kötü bir kelime kullanan kimse ile karşılaşmamıştı. 

Annesi ile bir defa da yalnız görüşmek istediği için gün ortasında evlerine gitmişti Yasemin. Apartmanın girişinde duran arabayı tanımıştı. Kızın babasından kalan araba olmalıydı. Sosyal medya hesabındaki profil fotoğrafı bu arabayla beraber çekilmişti. Ehliyet aldığı gün babasının çektiğini öğrenecekti sonradan, o fotoğrafı. Gurur duyuyor olmalıydı kızıyla. Anısı yaşasın istemişti kız. 

Son zamanlarda gördüklerinin yanında karşısında duran acılı aile o kadar sıradan ve o kadar sıcak kanlıydı ki sözünü tutabilmek için bir ize ihtiyacı olmasa aileyi yalnız bırakmayı tercih ederdi. Kızın annesinin, daha ilk defa tanıştığı bir gazeteciyi içeri buyur ettikten sonra hemen bir kahve hazırlamaya gitmesinden en ufak bir ümide muhtaç olduğunu sezebiliyordu.

Kahve hazırlanana kadar odanın içerisine göz gezdirmeye başlamıştı Yasemin. Raflarda duran birkaç fotoğraf, birkaç kitap ve anılar biriktirdiği belli olan birkaç eşyasıyla sıradan bir salondu burası. Duvarlardaki tablolar, kitapların arasındaki kağıtlar dahil ulaşabildiği her yerde o meşhur sembolü arıyordu gözleri. Bir anda ortadan kaybolan bir kızın, üstelik Adsız gibi biri tarafından aranan birinin olan her şeyle bir bağı olduğuna inanmak istiyordu. Ama elinden bunu gösteren hiçbir iz yoktu. Belki de Adsız gerçekten başka bir sebeple arıyordu bu kızı.

Yasemin önündeki görüntüyü perdeleyen düşüncelerinin arasında eline aldığı kitapları incelemeye çalışırken, elindeki tepside iki Türk kahvesi ile odaya gelmişti kadın. Koltuğa geçtiler. Âdeti bozmayıp önce kahvelerinden bir yudum aldılar sonra da konuşmaya başladılar. Sorularını mümkün olduğunca kısa tutmaya çalıştı Yasemin. Kadının, kızı hakkında güzel sözleri arasında yaşaran gözleri olmasa çok daha erken kalkıp giderdi. Vicdanı kendisine engel oldukça uzun uzun dinlemek zorunda kalıyordu acılı annenin feryatlarını. 

Kızlarının kaybolduğunu daha ilk günden polise bildirmişlerdi. Ancak gereken süre geçmediği için polis onları biraz daha beklemeye ikna etmişti. Süre dolduktan sonra da işlemler başlamıştı. Dört bir yanda aranmasına rağmen kızdan geriye kalan en ufak bir iz dahi bulunamamıştı.

Bir saate yakın sürmüştü kadınla görüşmesi. Bir saatlik konuşmanın hiçbir saniyesi araştırması için değerli olamamıştı. Evden ayrıldığında aklında tek bir soru vardı: Bu kadar alelade bir kız neden bu kadar önemliydi?

Zihnindeki soruları Adsız’ın zamansız ziyaretleri cevaplayacaktı. Kız hakkında sorduğu sorulara olumsuz cevap aldıkça sakin tabiatını kaybetmeye başlayan Adsız’dan, daha fazla şey öğrenmek istemişti Yasemin. Sorduklarına cevap gelmemişti ama beklediği cevabı almıştı.

“Kızın babası neden öldü biliyor musun?”

Meseleyi doğrudan özetlemek istemişti belki de Adsız bu sorusuyla. Yasemin de anlamıştı cevabın herkesin bildiğinden farklı olduğunu.

“İş kazasından… Değil, anlaşılan.”

“Sırrı korumak için…”

Yasemin cevabın geri kalanını dinleyememişti bile. Kendisini gülmekten alamıyordu. Umduğunu bulduğu için değildi bu gülüşü, hayatındaki her şeyin birbiriyle bu kadar iç içe geçmiş olmasına gülüyordu. Karşılaştığı, gördüğü, duyduğu hiçbir şey ondan bağımsız, onunla alakasız değildi. Buna alışması gerekirdi.

“Kızı bul, geç olmadan!”

Adsız da mesajın yerine ulaştığını düşünmüş olacak ki, serin kanlılığını yeniden kazanmış, tek bir emirle yanından ayrılmıştı. Yasemin’se gecenin karanlığında yüzünü bir türlü terk etmeyen tebessümü ile aradaki bağlantıyı kurmaya çalışıyordu. Babası bütün bu olanlarla bağlantılı olabilirdi ama kızının bağlantısı neydi? İlerleyen günlerde bu soruya bir cevap verebilecekti. Ama bu cevap yüzündeki tebessümü temelli alıp gidecekti. 

Kızın evsizlerle birlikte kaldığına dair aldıkları bilgi üzerine araştırmaya evsizlerle devam etmeye karar vermişti. Evsizlerin görünmez olmaları işten bile değildi. Kızın kaldığı yeri tespit edebilmişti ama bölgede yaşayan diğer evsizler sanki sözleşmiş gibi onun hakkında tek kelime konuşmuyorlardı. Kerem’le birlikte ne kadar yere uğradılarsa her birinden elleri boş ayrılmak zorunda kalmışlardı. Çaresizce evsizlerin arasında dolanarak geçirdikleri iki günün ardından onları çağıran Amir de olmasaydı ne ile boğuştuklarını asla anlayamayacaktı. 

Amir Asaf, Yasemin’in araştırdığı kızı öğrenmiş, kızı arayan polislerle de görüşerek meselenin Yasemin’le bağını çözmeye çalışmıştı. Nihayetinde buldukları onu da memnun etmemiş olacak ki Yasemin’i olaya hazırlamak ister gibi konuyu uzatmayı seçmişti. 

Kulübede olanlardan sonra aralarında oluşan ateşkes anlaşması Kerem’in bile dikkatini çekmişti. Tartışmıyor, birbirleriyle bilgi paylaşıyorlardı. Yasemin, Adsız’dan başlayarak bildiklerini anlattı önce. Sonra Amir’in elindekileri öğrenmek için beklemeye başladı. Amir de konuyu uzatmadan bulduklarını Yasemin’in önüne bırakıverdi.

Kaza günü, kaza saatinde, kızın Yasemin ve Suzan’ın kaza yaptığı yerde olduğunu gösteren mobese ve kamera kayıtlarından sonra kızın orada ne kadar süre kaldığını tespit etmesini sağlayan birkaç delil daha sıralamıştı. 

Yasemin bir türlü anlam veremiyordu. Kazaya sebep olan mıydı bu kız, yoksa kazadan kurtaran mı? Zihnindeki bitmek bilmeyen sorulara Amir cevap vermişti. Kızın Yasemin’i kurtarmak için orada olduğuna inanıyordu. Öyle ya Yasemin’in o araçtan sağ çıkabilmiş olması bir mucizeydi. Ama aynı zamanda diğer alternatifleri de değerlendirmek zorundaydı. Kız suçlu da olabilirdi, suça yardım eden de. Daha fazlası için araştırmaya devam etmeleri gerekiyordu.

Amir’in çeşitli teorileri vardı ama Yasemin bunlarla ilgilenemiyordu bile. Zihninde alaya aldığı Adsız’ın sesi yankılanıyordu. 

“Sırrı korumak için…” 

Hayatını kurtaran kişiyi bulmuştu. Hikayenin kilitlendiği noktayı bulmuştu. En önemlisi sırların düğümlendiği anın tek şahidini bulmuştu. Ama ne kim olduğunu bulmuştu ne de nerede olduğunu. Bildiği tek bir şey vardı: bir insanın daha canı onun yüzünden yanacaktı. 

Vampir yahut başkası, biri mutlaka bu kızın peşinde olmalıydı. Hâlâ hayatta olması bile bir mucizeydi. Belki de damgalı olduğu için saklanmıştı. Ya da babasının yarım bıraktığını tamamlıyor ve sırrı koruyordu. 

Adsız haklıydı. Evsiz kızı bulmalıydı. Geçmişin sırları kadar, Vampir Kasap’ın sonu da bu kızda saklıydı.

Vampir Kasabın İlk Sonu

“Cinayetler düşündüklerinden çok daha karmaşık bir şekilde işleniyor olmalı. Polisin görünenden çok daha fazla gerçeği sakladığına eminim… 

…Katile verilen ismin bu kadar yakışacağını tahmin bile edemezdim. Gerçekten vampir bir kasapla karşı karşıyayız. Artık onu anlamaya her zamankinden daha yakın olduğumuzu hissedebiliyorum.”

Akşam yayınlanan canlı yayındaki konuşmasına başlarken kullandığı bu sözlerin her kelimesi yalnızca gerçekleri haykırıyordu ona göre. Birkaç gün öncesine kadar yeni maktulü bulmak için gece gündüz çalışırken maktulün kendi ayaklarıyla ona geleceğini tahmin edemezdi. Onun için üzülüyordu, yapabileceği daha fazlası olsaydı yapardı. Öte yandan artık gerçekten Vampir Kasap’a, onu rahatsız edecek kadar çok yaklaştığını da biliyordu. Artık bilinmeyen bir canavara karşı savaşmıyordu. Eşit şartlar altında bir rakibi vardı. En önemlisi de bu savaşı kendisi kazanıyordu. Uzun zamandır hiç bu kadar güçlü hissetmemişti. Yaptığı açıklamalar Vampir kadar, polisleri de rahatsız etmişti. Başına bela olacaklarını tahmin ediyordu ama bütün bir medya ve hatta bütün bir ülke onun yanındayken yapabilecekleri fazla bir şey olduğunu zannetmiyordu. Sonuçta onlara katili altın tepside sunan Yasemin’di.

Her şey üç gün önce, çaresizce cinayetler, kanındaki silgi ve evsiz kız arasında bağlantı kurmaya çalışırken gelen bir telefonla başlamıştı. Telefondaki sesin hâli ona oldukça tanıdık gelmişti garip bir şekilde. Eskiden tanıdığı birisi mi diye düşünmüştü başta ama olmadığını anlaması uzun sürmemişti. Adının Eser Kiklop olduğunu söyleyerek başlamıştı telefondaki ses konuşmasına. Profesör Rafet’in öğrencisi olduğunu söyleyene kadar arka arkaya sıraladığı alakasız cümleler aklına randevu ayarlamak için profesörle yaptığı konuşmayı getirmişti. 

“Sırrı çözdüm.” dediğinde telefondaki ses, neyden bahsettiğine dair en ufak bir fikri olmamasına rağmen heyecanla sandalyesinden kalkmıştı Yasemin. 

“Boyunlarındaki mührün sırrını çözdüm. Profesör yarım bırakmıştı, tamamladım. Çözdüm.”

Adamın heyecandan bildiği her şeyi telefonda anlatacağını fark edince en ufak bir bilgiyi dahi riske atmak istememişti. Hemen Ankara’ya geleceğini, kendisinin güvenli bir yerde saklanmasını söyleyip telefonu kapatmıştı. O telefonu kapatırken adamın hâlâ konuşmaya çalışmasına bakılırsa sessiz kalması çok mümkün olmayacak biriydi. Bir dakika bile beklemeden arabasına binip yola çıktı. Ankara’ya hayatı boyunca hiç bu kadar hızlı gittiğini hatırlamıyordu.  Kimseye haber vermemişti. Kimseyi bekleyecek vakti yoktu. Sanki kendi kendisine söylese dahi başkalarının haberi olacak, ondan önce oraya varacaklardı. Valiz bile almamıştı yanına. Yolda adamı tekrar arayıp adres istemişti. Adam onu durduracak hiçbir şey yokmuş gibi susmadan konuşuyordu. Ankara’ya varır varmaz verdiği adrese gitti. Evinin adresi olmalıydı burası. Kapıyı çaldı. Beklediğinden daha genç bir adam açmıştı kapıyı. Tereddüt ettiğini görünce o da tereddüt etmiş olacak ki hiçbir şey söylemeden içeri davet etti. Dışarıda konuşmanın daha iyi olacağını söyleyerek onu dışarı çağırdı Yasemin. Adam şüphelenip adını sorunca Yasemin de şüphelenmiş ve aynı hamle ile karşılık vermişti. Aynı anda söylemeye karar verdiler en sonunda. 

Birbirlerinden emin olduktan sonra sanki yetişmeleri gereken bir yer varmış gibi hızlı hızlı bildiği her şeyi anlatmaya başlamıştı adam. Konuşma tarzında bir tuhaflık vardı. Konuşmaya başlarken Yasemin’in, “beklediğinden daha güzel” olduğunu söylemişti. Profesör’ün, hakkında anlattıklarından kafasında canlandırdığı resmin daha farklı, daha sinir bozucu bir tipe ait olduğunu eklemişti söylediğinin ne kadar tuhaf olduğunu fark ettiğinde. Yasemin’in tepki göstermesine fırsat vermeden cesetlerin üzerindeki izin etrafındaki sayılardan bahsetmeye başlamıştı. Yasemin’se az önce duyduğu şeyi görmezden gelememişti. Kendisini rahatsız eden şey adamın uygun olmayan sözleri değildi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. 

Profesör’le tanıştığı gün aynı zamanda onun öldüğü gündü. Nasıl olmuştu da Yasemin’den bahsetmişti? İçine bir şüphe düşmüştü. Belki de içgüdüleri yanılmıştı, meşhur olmak isteyen bir şaklaban vardı karşısında sadece. Vakit kaybetmek istemediği ve içini saran şüphe korkuya dönüşmeye başladığı için açık açık sormaya karar verdi. Adam cevabı gayet sakin bir şekilde, alelade bir bilgi olarak söylemişti. Profesör’le daha öncesinden, geçmişte gerçekleşmiş bir cinayeti araştırırken tanışmışlardı. Maktulün adını hatırlamaya çalışırken saçmalamaya başlamıştı adam. Nedense anlatmaya çalıştığı cinayetlerin “Katliam günü” ile ilgili olduğunu düşünmeye başlamıştı Yasemin. Yine de karşısında durmuş hiç susmadan konuşan bir adama güvenip açıkça soramıyordu. Adam da bunu fark etmiş olacak ki kendisini ispatlamak için telaşla içeriden bir şeyler getirmeye gitti. O içeri giderken boynunun arkasında duran izi görünce olduğu yere çakılıp kalmıştı Yasemin. Olayın içine ne kadar girmiş olursa olsun o iz her seferinde aynı hissi yaşatmayı başarıyordu. Biraz sonra elinde birkaç kağıt parçasıyla geri gelmişti adam. Kağıtlardaki tarihleri ve kendi yaptığı hesaplamaları göstererek sembolün etrafındaki sayıların ne anlama geldiğini anlatmaya çalışıyordu. 

Yasemin hızlıca etrafı kontrol etti. Adamı kolundan tutup içeri sürükledi. Kapıyı kapatırken onları izleyen var mı diye etrafa tekrar göz gezdirmişti. İçeri girince kağıtları odadaki masanın üzerine bırakmıştı adam. Tek tek her cesedin boynundaki izleri gösteriyordu. Yasemin zaten her birini ezbere biliyordu. Ama adamın anlattığı hesap bütün dengeleri değiştirecek türdendi. Sayıların boş yere orada olmadığını, süreyi ifade ettiğini anlatmaya uğraşıyordu. Sayılar toplam geçecek zamanın saniye cinsinden yazılmış haliydi. Bir sonraki cinayetin işleneceği saati, dakikayı ve hatta saniyeyi veriyordu. Sekiz köşede sekiz rakam… Bir önceki cinayetten tam olarak kaç saniye sonra yenisini işleyeceğini ilan ediyordu o sayılar. 

Yasemin’in tepki vermediğini görünce yeniden aynı şeyleri anlatacak oldu, Yasemin onun sözünü kesti. Ona son zamanlarda eskiye göre fazla dürüst olup olmadığını sordu. Profesör de her şeyi tıpkı bu adam gibi anlatmaya başlamış, vakit gelince de susmuştu. Vampir’in ilk cinayetlerinden kütüphaneci için de aynı şeyi söylemişti arkadaşları. Fazla dürüst… Tamircinin karısının da kocası hakkındaki soruları hiç sorgulamadan olduğu gibi cevapladığını hatırlıyordu. Daha önce aradaki bağlantıyı neden göremediğine bir türlü anlam veremiyordu. O anın heyecanı zihninin çok daha hızlı çalışmasını sağlıyor olmalıydı. Adam şüphelerini doğrulayınca sertçe omzundan çekip boynundaki izin fotoğrafını çekmeye çalıştı. Etrafında sayılar vardı. Adamın elinde duran fotoğraflardan profesörünkini bulmaya çalıştı hızlıca. Karşısında durmuş ne yaptığını anlamaya çalışan adam profesörün fotoğrafına baktığını görünce ondan önce davranıp hesabı çoktan yaptığını söyledi. Gereksiz yere bütün işlemleri anlatmaya başlayınca onu beklemek yerine telefondan hızlıca hesaplamaya karar verdi. Adamsa anlatmaya devam ediyordu. 

Profesörün boynundaki sayılar 22626972’ydi. Yaklaşık 377116 dakika yapıyordu. O da 6285 saate, yani 262 güne denk geliyordu. Neredeyse bir sene sonraydı. 

“Bugün…” diye tarihi açıklayarak bitirmişti adam gereksiz detaylarla dolu hesaplamalarını. 

Yasemin’se 262 gün olarak bulduğu hesabın neresinde yanlış yaptığını bulmaya çalışıyordu. Yasemin’in hesabı doğru yapamadığını fark edince telefondaki sayıları kontrol etmek için kafasını uzatmıştı adam. 

“Baştaki 2 değil, Z harfi o. Zaman olduğunu bize açıklamak için olmalı. Ben öyle düşünüyorum. Yoksa mantıklı olmuyor çünkü. Dairesel bir dizenin nereden başladığını bilmenin bir yolu yok sonuçta. ” 

Sol üst taraf olarak kabul ettiği bir noktadan başlamıştı Yasemin. Belki de bu yüzden yanlış çıkmıştı. Yeniden hesapladı.  Z – 2626972… 43783 dakika, yaklaşık 730 saat, 30,5 gün… Son cinayetten bir ay sonra… Katilin her ay bir cinayet işlediğine bakılırsa hesaplama doğru olmalıydı. Otopsiye göre gece 2 ila 6 arası gerçekleşmişti son cinayet. 30 gün sonrası o sabah saat 2 ila 6 arasına denk geliyordu. Geriye kalan küsüratlarla cinayeti saniyesine kadar hesaplayabilirdi. Karşısında, boynundaki ölüm fermanıyla gülümseyerek duran genç adam haklıydı. 

Yaşadıklarının heyecanı yeni geçiyor olmalıydı ki katilin adamı öldürmek için birkaç saat içinde geleceğini ancak fark edebilmişti. Hızlıca cama koşup etrafı kontrol etti perdenin arkasından. Görünürlerde kimse yoktu. Belki de çoktan gelmiş evde bekliyordu. Sakin adımlarla diğer odaları kontrol etti. Ortalıkta kimse yoktu. Adamı tuttuğu gibi sürükleyerek zorla arabasına bindirdi. 

Hızla evden uzaklaşmaya başladılar. Bir polis karakolunun az ötesinde yol kenarına park etti. Tam saati öğrenmesi gerekiyordu. Bu fırsatı elinin tersiyle itip hayatına devam edemezdi. Katilin bir sonraki ortaya çıkışı bir ay sonra olacaktı. Hesaplamayı tersten yapmaya başladı. Bir yandan çıkarttığı defterine sayıları yazıyor bir yandan da gelen var mı diye ara ara yolu kontrol ediyordu. Saati hesaplaması için tek yapması gereken iki cinayet günü dışındaki günleri çıkartmasıydı. Cinayet günleri dışında kalan günler tam 24 saatti. Yani 29 günü semboldeki sayıdan çıkartmalıydı. 696 saat, 41760 dakikaya, o da 2505600 saniyeye eşitti. Semboldeki sayıdan çıkartınca 121372 kalıyordu. Bulduğu sayı 2022 dakika 52 saniyeye eşitti. Eğer cinayet bir önceki gün işlenmiş olsaydı bugün, cinayetten tam 33 saat 42 dakika 52 saniye sonra ikinci cinayet işlenecek demekti. Otopsi raporundaki saatlere göre 2’de ölmüş olsa 22 saat, 11.42.52; 6’da ölmüş olsa 15.42.52’de cinayet işlenecekti. Katilin bu kadar muntazam bir planı olması mümkün müydü? 

Vampirin, saniyesine kadar her cinayetini ilan ettiğini fark etmek tüylerini ürpertmişti. Ölümün sıcak nefesini ensesinde hissediyordu. Saati bulduğu anda ise sıcak nefesler yerini soğuk terlere bırakmıştı. Arabanın içinde oturmuş, yaptığı hesaplamalarla dolu olan defteri elinde öylece tutarak hiç kıpırdamadan gözlerini, hesap makinesi hâlâ açık duran telefonun köşesindeki ufacık saate çevirdi. 14.13… En iyi ihtimalle bir saat yirmi dokuz dakikası kalmıştı yan koltukta oturan zavallı adamın. Ecel selamını saatin akrep ve yelkovanıyla yolluyordu. O ise muhtemelen nefesini kesmeye başlayan kanındaki ilaçla boğuşmaya hazırlanıyordu. Katilin dışarıda değil bizzat kendi damarlarından olduğundan haberi yoktu. 

O anlarda bir buçuk saat o kadar kısa gelmişti Yasemin’in gözüne. Oysa sadece dört dakikaları olduğunu bilseydi, saklanacak yer bulmak yerine az ötede duran karakola girerdi. Öyle ya insanın yaşayabilmesini sağlayan şey ecelinin ne zaman olduğunu bilmemesiydi. Şen kahkahaların tek sebebi yanı başında bekleyen ölüm meleğini göremiyor olmasından ibaretti. 

O an Vampir’i yakalayabilmek için hâlâ fırsatı olduğunu düşünerek Amir’i aramıştı. Olanları anlattı. Şaşırıyor olmasının bir anlamı yoktu ama yine de sayıların tam tarihi gösterdiğini Amir’in de biliyor olması o an kısa bir süre duraklamasına sebep olmuştu. Polis ya da sadece amir cinayetin ne zaman işleneceğini biliyordu. Yasemin, Amir’in arka arkaya sıraladığı soruları duyunca yine ona güvenmekte tereddüt etmişti. Sıradaki kurbanın yanında olduğunu söylemekten vazgeçmiş, kurbanın kim olduğunu söylemekle yetinmişti. Adresi ve bilgilerini verdi. Ankara polisiyle irtibata geçeceklerdi. Çok geçmeden, polisler, Eser’in evine yerleşip katili bekleyecekti. 

Arabada durup polislerin Vampir’i yakalamasını beklemeyi planlıyordu ama olay yerine vaktinde ulaşıp katilin görüntülerini alma isteği çoktan bütün bedenini sarmıştı. Karar vermesinin çok uzun sürdüğünü zannetmişti ama telefonu kapattıktan sonra sadece bir dakika sürmüştü. Cinayet saatine iki dakika kala belki de en güvenli yerden, karakolun önünden ayrılıp Eser’in evine doğru gitmeye başlamıştı. 

Yan koltukta oturan adamsa nefes alışverişini kontrol edemiyordu artık. Camı açtı. Bir yandan adama bakıyor bir yandan da aracı kullanmaya çalışıyordu. Vakit gelmişti. Katil etrafta görünmüyordu. Katil, maktullerin son anında yanlarında olmalıydı. Nasıl olmuştu da bu adam ölümle anlaşmaya çalışırken katil yanında değildi? Belki de katil hiç yanlarında olmamıştı. Bu yüzden yakanlanmıyordu. Yasemin, bir ara sokağa girdiğinde aniden frene bastı. Gözleri karşısında uzayıp giden yola kilitlenmişti. Adamın çoktan nefes almayı bıraktığını duyabiliyordu. Ciğerlerinde kalan son havayla hayata tutunmaya çalışıyor olmalıydı. Katil onu belki de haftalar önce öldürmüştü. Zihni karmakarışıktı. Yanı başında ruhunu teslim eden adam mıydı onu bu kadar dehşete düşüren yoksa katilin hakkında gerçekte hiçbir şey bilmediğini fark etmesi mi ayırt edemiyordu. Gözlerini yan koltuğa çevirmeye cesaret edemedi bir süre. Onu bekleyen görüntüyü biliyordu. Kulaklarında onu rahat bırakmamaya ahdetmiş zil sesi yankılanmaya başlamıştı yine. Biraz sonra arabanın camına vurulduğunu duyunca bu yüzden çığlık atmıştı belki de. 

Yanı başında durmuş camdan kendisine bakan adamı görünce çığlığı yarıda kesilmişti. Tüm sakinliği ve soğukkanlılığı ile doğrudan Yasemin’in gözlerinin içine bakıyordu. Yüzünde hiçbir duygu yoktu. Adamı tanıdığını biliyordu. Adını bilmese de hâli haykırıyordu kimliğini. Bir süre nefes almaktan dahi korkarak bekledi Yasemin. Adam yavaşça kayboldu camın önünden. Yasemin gözlerini ayıramamıştı az önce şahit olduğu hakikatten. Yandaki kapının açıldığını duyduğunda, az sonra neler olacağını bilmesine rağmen dönüp bakacak cesareti bulamadı kendisinde. Yan koltukta oturan ruhsuz bedeni arabadan çıkarıp yolun kenarına bıraktığını biliyordu bakmaya cesaret edemeyen gözleriyle görmüş gibi. Kapının kapandığını duyduğunda yan koltukta artık bir kurban değil, bir cellat vardı. Arabayı çalıştırmasını işaret eden soğuk jeste karşılık veremedi. Arabayı neden çalıştırdığını bilmiyordu. Yol boyunca nereye gideceğini her defasında en son anda işaret eden adamın sözsüz emirlerine bile karşı koyacak gücü kendisinde bulamıyordu. Az önce kendi gözleriyle şahit olduğu katilsiz cinayet mahallinden katille beraber ayrıldığını fark ettikçe içine yayılan korku bedenini esir alıyordu.

Ne kadar süre gittiklerini bilmiyordu ancak çok uzun zaman almamıştı gidecekleri yere varmaları. Arabayı durdurmasını işaret ettikten hemen sonra arabadan indi adam. İlk yaptığı şey Yasemin’in kapısını açmak oldu. Tek bir söz dahi duyulmamış olmasına rağmen Yasemin, komutları önceden almış gibi sessizce dışarı çıktı. Adam da, kolundan sertçe tutarak karşılarında duran mezarlığa götürmeye başladı Yasemin’i. 

İzbe bir yer değildi burası. İdamının şehrin dışında metruk bir yerde olmasını bekliyordu oysa. Ağır adımlarla, kendilerini bekleyen boş mezara doğru yürümeye başladılar. Kaderine terk edilmiş kum tepeciklerini andıran bu sessizler diyarında ne kalbine ne de diline söz geçirip bedensiz ruhlardan yardım isteyebilmişti. Uysal bir kurban gibi eceline teslim olmuştu. Issızlığın ortasındaydı ve celladının soğuk nefesini yanı başında hissedebiliyordu. Bütün bedeni sessizce titriyordu. Ecel terleri alnından yanaklarına süzülüyor, çok geçmeden çenesine oradan da yere ulaşıyorlardı. 

“Neden peşimdesiniz?”

Beklediği ses bu değildi. Dahası celladının konuşmasını beklemiyordu. Vampir Kasap’ı tam hayal ettiği gibiydi ama duyduğu ses Tamirci’nin karısı öldürüldüğünde telefonda dinlediği sese hiç benzemiyordu.

“Kimsiniz?”

Tek kelimeden fazlası çıkamamıştı korkudan titreyen dudaklarından Yasemin’in. Hemen yanında ilerleyen cellat Yasemin’in sorusu ile ilgilenmemişti. Kendi sorularına cevap arıyor olmalıydı. Tekrarladı.

“Neden peşimdesiniz?”

Yasemin kısa bir süre düşündü. Verecek hiçbir cevabı yoktu. Hiçbir bilgisi, hiçbir fikri yoktu sanki.

“Bize tuzak kurdunuz.”

Yasemin gittikçe daha çok meraklanıyor ama ölüme adım adım ilerlediği gerçeği merakını bastırıyordu. Adamın her şeyi anlatmasını umdu. Öyle ya filmlerde hep son anda itiraf ederlerdi katiller kurbanlarına tüm gerçekleri.

“Bizim infaz ettiklerimiz ortaya çıkmaz.”

Ne demekti bu? Cinayetleri özellikle bulunacak şekilde bırakmıyorlar mıydı? Dahası kimdi bu adam? Sesi Vampir Kasap’a benzemiyordu. Sakinliği, üslubu benziyordu ama telefonda konuştuğu adam o değildi. Telefonda kiminle konuşmuştu? Hangisi gerçek vampirdi?

Zihnini kaplayan bütün sorulara rağmen konuşamamıştı. Yeni kazılmış boş bir mezara ulaşıncaya kadar, kısa bir süre sessizce ilerlediler. Yasemin, titreyen gözleriyle baktı yalnızca dünyayla bağı kesilen insanların taşındığı o küçük eve. Belli kendisini vaktinden erken göndermeyi planlıyordu celladı. Gittikçe daralan nefesini toprak doldurmadan önce adamı konuşturmaya devam etmesi gerektiğini düşündü. Zaman kazanmak istiyordu. O sırada bir mucize olmasını umuyordu. Ama bedeni yine onun sözünü dinlemek yerine beklemeyi seçmişti.

“Her infazın bir karşılığı vardır.” 

Belli ki vakit henüz gelmemişti. Celladın anlatacakları henüz bitmediği için nefes alıyordu Yasemin hâlâ.

“Bedelini ödeyen karşılığını alır.”

“Tamirciyi kim ödedi?”

Ölümün gecikmesi cesaret vermiş olmalıydı ki soru sormaya başlamıştı Yasemin.

“Kocanızla pek konuşmuyor olmalısınız.”

Yasemin konuşacak cesareti yeni toplamaya başlamıştı ki Ateş’ten bahsedildiğini duyunca donup kalmıştı. Bütün bu olanların onunla ne ilgisi olabilirdi? Yasemin’in aklıyla oynamaya çalışıyordu belli ki. Sesi onu şüpheye düşürse de, ecele uğurlarken insanlarla dalga geçmek tam da Vampir’e göre bir hareketti.

“Merak ettiğim, infazı kocanız emrederken cinayetleri açığa çıkaran neden siz oldunuz?”

Yasemin, adamın yalan söylediğini haykırmak istemişti ama titreyen nefesi buna müsaade etmedi.

“Neden siz, başkası değil?”

“Yalan söylüyorsun.”

Sesi kısık da olsa çıkmayı başarmıştı ölümü tadan nefeslerinin arasından.

“Neden ifşa ettiniz?”

Karşısındaki adamın sesi sakin olmasına rağmen o kadar sert çıkıyordu ki Yasemin’i ürkütmeye başlı başına yeterli geliyordu. Gerçekten cevabını öğrenmek için mi yoksa Yasemin’i korkutmak için mi soruyordu? Tekrar tekrar aynı soruyu sordu. 

“Neden siz?”

Bu iki kelimeden başkasını bilmeyen soğuk ve sert ses karşısında Yasemin pek de uzun süre dayanamıştı. Gözlerini ayıramadığı yeni evi de sinirlerini yıpratmak için kulaklarında yankılanan o sinir bozucu zil sesiyle yarışıyordu. Belki de adam o kadar çok tekrar etmemişti aynı soruyu. Yasemin’in kulaklarıydı ona ihanet eden. Zili duyurdukları gibi sözleri de değiştiriyor olabilirlerdi. Kabaran öfkesini dizginleyemiyordu. Kendisine çok uzun gelen birkaç saniye sonra patlamıştı artık. Bağırırken neyi neden söylediğini dahi bilmiyordu.

“Senin gibi aşağılık herifler kazanamasın diye!”

Yasemin’in gözyaşlarıyla karışan öfke dolu sözlerini duyunca adam bir süre sessizce bekledi. Gözyaşlarının hıçkırıklara karışmasını izliyordu sanki. Bir an o kadar sessiz oldu ki ortalık yanı başında hâlâ bekleyen bir cellat olduğundan şüpheye düştü Yasemin. Dönüp adama baktı. İstediğini almış mıydı? Belki de yine onu korkutmak içindi bütün bu olanlar. Neden öldürmüyordu Yasemin’i? Neden yine onu çaresizliğe mahkum edip gitmiyordu. Gerçekten karşısındaki kişinin Vampir olup olmadığını düşünmeye başladığı sırada sessizliği bozdu cellat.

“Yanılıyorlar.”

Yasemin’in gözlerinin içine bakarak söylemişti fark ettiği hakikati. O kadar dikkatli bakıyordu ki gözlerine, sanki onları değil de arkasında gizlenen ruhu seyrediyordu. Adamın bir şekilde öğrenmek istediği her şeyi anladığını fark edebiliyordu Yasemin. Ne olduğuna dairse hiçbir fikri yoktu.

“Eskiden olsa çok daha zevkli olurdu. Adımlarımı hesaplamış olurdunuz.”

Hafifçe gülmeye başladı adam. Sakin ve soğuk bedeninde gösterdiği ilk duyguydu bu.

“Oysa şimdi hiçbir şeyden haberiniz yok.”

Bu sözleri söylerken mezarın kıyısına kadar gelmişti. Olacakları anlamış olmasına rağmen ne yapacağını bilememişti Yasemin. 

“Ben sizin gibi değilim. İntikam isterim!”

Yavaşça kendisini yeni evine bırakan adamı izledi kılını bile kıpırdatamadan. Adam mezarın içine düştüğü anda, yan tarafta yığılı duran toprak bir anda mezarın içine dolmaya başlamıştı. Yasemin toprağın celladı yutuşunu izledi. Neden sonra içinde olduğu hali anlamış olacak ki koşup toprağı kazmaya çalıştı elleriyle. Bir katilin, hele ki Vampir’in bu kadar kolay kaçıp kurtulmasını istemediği için mi kazıyordu yoksa suçlu da olsa bir insanın ölümüne göz yummak istemediği için mi bilmeden elleriyle ulaşmaya çalıştı ölüme meydan okuyan cellada. 

Bu sırada mezarlıkta yankılanmaya başlayan siren seslerini duydu. Vicdanı onu suçlu ilan ettiği için zihni onu tutuklamaya mı gelmişti yoksa gerçekten kendisine doğru gelen polisler mi vardı ayırt etmeye çalıştı bir süre. Kulaklarını kapattığında kesilen seslerin dışarıda, gerçekten var olduğunu anladığı anda içinde olduğu durumu ilk defa, tüm çıplaklığıyla görmüştü. Üstü başı toprak içindeydi ve diri diri gömülmüş bir adamın mezarının üzerinde duruyordu. Katilin kim olduğuna kendisini bile ikna edemezken polislere ne söyleyecekti? Kaçmayı düşündü. Yapamadı. Neden olduğunu bilmeden, sonucunu düşünmeden mezarı kazmaya; celladı, vampiri yahut sıradan bir deliyi kim olduğunu dahi bilmeden kurtarmak için çalışmaya devam etti.

Polisler gelince onu kenara çekti. Onun kazdığı mezarı kazmaya devam ettiler. Biraz sonra birkaç tanesi elinde mezarlıkta buldukları küreklerle geldi. Mezarın içindeki adamı, henüz nefesi bedenini terk etmeden çıkarmayı başardılar.

Adamın hâlâ yaşadığını görünce gülmeye başladı Yasemin. Sinirleri iyice yıpranmıştı olmalıydı artık. Neden güldüğünü bilmiyordu, umrunda da değildi. Ecel terlerinden sırılsıklam olmuş yüzünde kaybolan gözyaşlarını neden döktüğünü bilmiyordu. Umursamıyordu. Dudakları sevinci anlatmaya çalışırken kirpikleri nasıl hüzünden bahsedebiliyordu, hiç bilmiyordu.

Biraz sonra, ilk şoku atlatmış olacak ki celladın hemen yanındaki mezarı da kazmaya çalışanların olduğunu fark etti. Polislerin arasında mezarı kazmak için can havliyle çalışan iki adam vardı. Bunlar Adsız ve Amir’in yanında gördüğü, kulübedeki gizemli adamdan başkası değildi. Gözlerindeki korku uzaktan gelen birinin yolunu değiştirmesine yeterdi. 

Mezar açıldıkça, daha da yaklaştı Yasemin. Telaşla kurtarmaya çalıştıkları kişinin kim olduğunu, dahası kendi ecelinden kaçmaya çalışırken kimin ölümüne sağır kaldığını bilmek istiyordu. Bu sessiz evin sahibi, cellat kadar şanslı değildi. Haklıydı Yasemin, az önce hayatını kurtardığı adam Vampir Kasap olmalıydı. Şüphesi kalmamıştı mezarda yatan cansız bedeni gördüğünde. Aklıyla oynamak için getirmişti Yasemin’i buraya kadar. Onu tehdit etmek için kendisini öldürmeyi göze almıştı. Acziyeti iliklerine kadar hissediyordu Adsız’ın kolları arasında duran Evsiz Kız’ın soluk tenine bakarken. Kaybederken bile kazandığını söylemeyi başarmıştı Vampir.

Gizemli adam yanına gelene kadar gözlerini kızdan ayıramamıştı. Gizemli adamın da gözlerinin içine baktığını fark etti Yasemin, tıpkı eceline uğurlayan celladı gibi. Ama o bir gerçeği görmek için değil, Yasemin’i yargılamak için bakıyordu. Orada, zaferin eşiğindeki mağlubiyetle baş başa, öylece bırakıp kaçar gibi gitti gizemli adam. Arkasında tek bir cümle bırakmıştı, Yasemin’e bakarken kurduğu. 

“Ne yaptığınızın farkında bile değilsiniz öyle değil mi?”

Neyi kastettiğini bilmiyordu Yasemin. Ne olduğunu bilmiyordu. Ne bilmediğini bilmiyordu. Polisler, onu karakola götürürken, uyandığından beri ilk defa hiçbir şey düşünmüyordu. Zihni, kalbi, vicdanı, kanındaki silgi, defteri, geçmişi, rüyaları ve bütün benliği susmuştu.

Karakola gittiklerinde Vampir’in gözlerinin içine bakmak için izin istedi. Gözleri o kadar duygusuzdu ki karşısındaki kişinin insan olduğundan şüphe etmişti. Aynı soğukkanlı çehreyi görmek beklediği kadar gurur verici değildi. Üstelik baktığı yüz, daha önce duyduğu sese ait değildi. Ölümlerden dönmüştü bu yüzü bulabilmek için. Nihayetinde aylar süren bir gizemin kahramanı olmuştu. Gurur duyması gerekirdi. Vampir Kasap yakalanmıştı. Ama bütün bu sevinci elinden alarak teslim olmuştu. 

Ortada sırlarla dolu bir ceset daha vardı. Bir de otopsi için kızının kesilip parçalanacağını duyduğundan beri perişan olmuş acılı bir anne vardı. Elleri bomboş ayrılacağı sırada kadının bir sorusu dikkatini çekmişti.

“Kızım boş yere ölmemiştir değil mi? İyi bir şey için ölmüştür, he?”

Hiç kimse bir cevap verememişti. Polisler kadını sakinleştirmeye çalışıyordu. Yasemin’se kenarda durmuş sadece izliyordu. Böyle bir soruya normal zamanda ne cevap verilebileceğini dahi bilmiyorken o anki durum için ağzını dahi açamamıştı. Katilin telefondaki sesi yankılanmıştı kulaklarında. Sesin sahibini bulamamıştı ama katili yakalatmıştı. Gurur duymak istediğinde zavallı ise zavallı kızın yüzü geliyordu gözünün önüne. İlk kurban değildi, ama son olmuş, Yasemin’in zihninde Tamirci ve karısının yanındaki yerini almıştı.

Ne maktüllerin ne de katilin gözleri zihninde onu rahat bırakacaktı. Vampir tutuklu yargılanmak üzere hapishaneye sevk edildiğinde ancak rahat bir nefes alabilmişti. Geriye ise canlı yayında da söylediği tek bir soru kalmıştı. 

“Onu biz mi yakaladık, yoksa kendisi mi teslim oldu? Maalesef, bu sorunun cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.”

Yere dökülen kanın katilin eseri olmama ihtimali gündemi bir süre daha meşgul edecekti. Vampir, işlediği cinayetlerin açığa çıkmasını istemediğini ima etmişti. Öyleyse kan nedendi? Aydınlatılması gereken sırlarla doluydu Vampir Kasap dosyası. Yasemin bu gizemlerin peşine daha fazla düşmeyecekti. Dosyanın kapanmasını artık herkesten daha çok istiyordu.

Zihninde Vampir’den çok daha fazlası vardı. Gizemler henüz bitmiş değildi. Gizemli adamın ne demek istediğini öğrenmeliydi. Geçmişin gizemini aralayabilecek tek kişi oydu. Söylediği sözler zihnini kurcalıyordu. Neyin farkında olması gerekiyordu? Bütün bunların anlamı neydi? 

İlk uyandığı zamanlarda içini kaplayan geçmişi öğrenme korkusu yeniden belirmişti içinde. Geçmişin bir hayaleti demir parmaklıkların ardındaydı. Peki ya ona yardım eden diğer kişiler?.. Yasemin’i kaçıranlar kimdi? Hafızasını silenler kimdi?

Çözülmesi gereken soruların ardı arkası kesilmiyordu. Şimdilik zaferin tadını çıkartmak için ofise gidiyordu. Bir kahraman gibi karşılanacağını biliyordu. Hoşuna gitse de bütün bu ilgi kalbindeki boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Günlerini imkansız bir bulmacayı çözmeye çalışarak geçirmeye o kadar alışmıştı ki bir süre daha her dakika düşünmeye devam edecekti. Düşündükçe de zihnini yeni sorular kaplayacaktı. Mesela, Suzan’ı öldüren de Vampir miydi? Onun tavrına uymuyordu. O halde kaza yapmasına sebep olan kimdi? 

Bütün cevapsız sorulara rağmen bir seri katili yakalatmış olmak büyük bir ilerlemeydi. Vampir Kasap’ın hikayesi buraya kadardı. Sırada geçmişin gizemi ve Suzan’ın katili vardı.

Paşazade’nin Dönüşü

Tarih ruhlara merhamet etmeyenlerin son günlerini gösteriyordu. Saatler yaklaşan devrimin ayak sesleriyle değişmişti yelkovanla akrebin sesini. Gün her gece batarken merak içinde terk ediyordu semayı ve her sabah o merakı gidermek için doğuyordu karanlığın içinden. Ruhları katledenlerle ruhları korumaya ahdedenlerin savaşı toprakların soğumaya yüz tuttuğu çağlarda, kimsenin beklemediği bir anda yeniden başlamıştı. 

Yeni Paşazade kimliğini bir sır olarak saklıyordu. Ne ona destek olmaya karar verenler ne de onu yok etmeye azmedenler biliyordu kim olduğunu. Bir dedikodu vardı yalnızca, kulaktan kulağa dolaşan. Paşazade’nin yakında nişanlanacağı konuşuluyordu. Ama ne iddia doğrulanabiliyordu ne de kiminle ve nerede gerçekleşeceği biliniyordu.

Tarih boyunca her yeni Paşazade vazifeyi devralmadan önce mutlaka kendisine bir yol arkadaşı seçerdi. Hayatlardan daha değerli sırların emanet edilebileceği bu yol arkadaşlarına Balazade ismi verilirdi. Yola yoldaşsız çıkılmayacağını inanan Paşazadeler henüz evlenmemiş olan aile bireylerine uzun ve zorlu bir yolculuğu gerektiren görevleri mümkün olduğunca vermezlerdi. Bu yüzden yeni bir Balazade’nin anılması aynı zamanda bir yolculuğun habercisiydi.

Ruhların düşmanları canları pahasına, yeni Balazade’nin kimliğini açığa çıkartmak için çaba sarf ediyordu. Paşazade’nin editörü içinde bulundukları durumu çok tehlikeli görüyordu. Yaşanan son gelişmeler dış dünyada duyulmuyor olsa da yapı içerisinde birçok hamlelerini gizlemekte aciz kalıyorlardı. Paşazade’yi destekleyen aileler gün geçtikçe daha da aşikar oluyor, bir kısmı doğruyu desteklemenin bedelini çok ağır ödemek zorunda kalıyordu. 

Paşazade’nin Yetimhane’yi devralması da ortamı daha çok germekten başka bir işe yaramamıştı. Çıkacak kargaşayı tahmin ediyor olmasına rağmen elinde başka bir seçenek kalmadığı için atmıştı bu adımı. Yetimhanenin tetikçileri ile Paşazade’nin tetikçileri arasındaki savaş haddinden fazla kan akmasına sebep oluyordu. Akan kanı durdurmak için Yetimhane’yi durdurmak zorundaydı. DNA testiyle hangi soydan geldiğini Muhafızlar Müzesi’ne ispatladıktan sonra mirası devralması hiç zor olmamıştı. Ancak Muhafızların o andan itibaren tüm savaştan çekilmesi ortalığı birbirine katmıştı. Aileler kendi güvenliklerini sağlamak zorundaydı. Bu durum dost aileleri saldırıya daha açık, düşmanları da daha saldırgan yapıyordu. 

Yapılan saldırılar dost ailelerin dağılması şöyle dursun daha çok birbirlerine kenetlenmesini sağlasa da daha fazla kanın akmasını durdurmak Editör’ün vazifelerindendi. Aileleri gizlemesi gerekiyordu. Ancak Paşazade’nin son adımları işleri hiç kolaylaştırmamıştı. Balazade’nin dost ailelere dahi düğünden sonra duyurulması gerektiğini savunuyordu Editör. Oysa vakıa tam tersiydi. 

Her ne kadar Editör her şeyin çok hızlı ilerlediğini söylese de Paşazade kararlıydı. Düğün günü aynı zamanda Paşazade’nin yeni bir düzeni başlattığı gün olacaktı. Hazır hissediyordu.

Tarih boyunca bilinen en kıdemli tetikçi, katliam günü herkes yüz çevirdiğinde dahi Paşazadelere sadakatle bağlı olan usta silahşör de Paşazade’nin safına katıldığını ilan ettikten sonra katliamı desteklemediği için dışlanmış olan bütün tetikçiler bir bir geri dönmüştü. Herhangi bir adı bulunmayan bu usta savaşçıyı herkes Adsız olarak anardı. Onun varlığı dahi düşmana korku vermeye yetiyorken diğer tetikçilerin de ona katılmış olması yürekleri yeterince titretmişti. Paşazade bu yeni ordusunun gücünü kullanmak istiyordu.

Düşmanlarına karşı yaptığı hamleler de başarıyla sonuçlandıkça artık vaktin geldiğini düşünmeye başlamış olmalıydı. Zannedilenin aksine Paşazade’nin zihninde bambaşka düşünceler vardı. Onun kanaati de Balazade’nin varlığını düğüne kadar ilan etmemek yönündeydi. Oysa dedikodular dört bir yanda Balazade’den başka bir şeyi konuşulmaz kılmıştı. Haberi dışarıya sızdıran kendisi değildi. Her kimse bu bir dost olamazdı. İçlerinde bir hain vardı. Belli ki henüz Paşazade’nin kimliğini öğrenmiş değildi. Hain onu öğrenmeden Paşazade onu bulmalıydı.

Kimseye güvenemiyordu. Editör’üne dahi bahsetmemişti bu durumdan. Yalnızca sözcüsü biliyordu. Ona da güvenmeye mecbur olduğu için değil, defalarca sınadığı için açmıştı konuyu. Haini bulmak için, atılan her adımı takip etmeye başlamışlardı. Belki de düşmanı hafife almışlardı. Düşmanın bir şeyleri öğrenmek için hainlere ihtiyacı olmadığını anlamaları vakit alacaktı. Öğrendikleri gün ise bir felaketin arefesi olacaktı. 

Düşman aileler Paşazade’yi destekleyen tüm aileleri takip ediyordu. Evlenecek yaştaki bütün kızların listesini çıkartmış, her birinin peşine düşmüşlerdi. Attıkları her adımdan haberdar olmaya çalışıyorlardı. Dikkatlerini en çok çeken ise yeni Paşazade’ye herkesten önce destek olması ile meşhur Eşter ailesinin biricik kızları olmuştu. Kızı uzunca bir süre takip etmiş ancak kayda değer hiçbir bilgi edinememişlerdi. En güçlü ailelerin çocuklarından  bile daha dikkatli korunuyordu. Bilmemenin gizemi düşmanların zihinlerine şüphe tohumları ekiyordu. Çok geçmeden zihinlerine yerleşen şüpheye sabredememiş, emin olmak için bir plan yapmışlardı.

Düşmanlar her şeyi alt üst edecek planlarını uygulamaya geçirirken yanlış bilgi ile doğru sonuca vardıklarının farkında değildi. Eşter ailesi sadece Paşazade’yi destekleyen bir aile değildi. Yeni Paşazade’yi yetiştiren aileydi. Katliam gününden yıllar sonra gizemli bir el onlara emanet etmişti o gün doğan küçük Paşazade’yi. Küçük bir çocuk olmasına rağmen şaşırtıcı derecede iyi eğitimli ve herkes hayran bırakacak kadar zeki bu çocuğu daha gördüğü ilk dakikalarda sahiplenen Eşterler kimi besleyip büyüttüklerinin farkında bile değildi. Kendilerine verilen emri büyük bir memnuniyetle yerine getirmişlerdi sadece.

Yetiştirdikleri çocuk ileride başlarına türlü türlü sıkıntılar açmıştı. Her defasında karşısına çıktıkları bu kimsesiz çocuğun haklı çıkışını izleyerek bitiyordu küçük gerilimleri. İleride bir devrimin ateşini yakacağını bilselerdi daha farklı davranırlardı şüphesiz. Çocuğa güvenmeleri vakit almıştı. Zaman öyle bir ana gelmişti ki aileden olmamasına rağmen bütün bir aileyi emanet edecek kadar güvenilir olmuştu. Paşazade ortaya çıktığı vakitlerde artık ona dair kimsenin bir şüphesi yoktu. Ailenin sonunu getireceğini bilmelerine rağmen attığı her adımda yanında olmaya çalışıyorlardı, Paşazade’nin kim olduğunu bilmeden.

Düşmanın sandığının aksine Eşterler kızlarını Paşazade’ye verdiklerinin henüz farkında değildi. Güvendikleri bir adamla çok sevdikleri kızları evleniyordu onlar için. Paşazade’nin evleneceğinin duyulduğu aynı zamanda… Eşterler aradaki bağı kurmuşlar mıydı bilinmese de düşmanlar ellerindeki azıcık bir iz ile bütün bir bağlantıyı kurduklarına inanıyordu. Eşterler’in kızını kaçıracaklardı. Hiçbir Paşazade, Balazade’sini ölüme terk edemezdi. Eğer kaçırdıkları kız Balazade ise Paşazade’nin itibarını da elinden almış olacaklardı. Balazade’sini korumayı başaramamış bir Paşazade asla lider olamazdı onların gözünde. Eğer kız Balazade değilse, o zaman da Paşazade’ye destek olan bir aileye bedel ödetmiş olacaklardı.

Planları kusursuz ilerlemişti. Gecenin bir vakti kızı kaçırırken hiçbir engelle karşılaşmamışlardı. Planı yapan şeytanların keyfi yerindeydi. Paşazade’yi hafife aldıklarının henüz farkında değillerdi. Kızı kaçıran araç hedefine hiçbir zaman ulaşamamıştı. Plan sabahı görmemişti. Paşazade tüm kaynaklarını seferber etmişti. Bir gecede yerle bir olmuştu bütün bir düşman ordusu. Kaçırmaya destek olan ailelerin bilinen bütün suçları polise ihbar edilmişti. Polis onların mekanlarına baskın yaparken daha önemli mekanlara tetikçileriyle beraber Paşazade baskın yapıyordu. Tam da şeytanların istediği gibi…

Balazade kurtarılmıştı. Paşazade zaferle döndüğünü düşünürken düşmanın armağanı ona güvenen herkesi çaresizliğe mahkum edecekti. Paşazade’nin yüzünü gören, kimliğini öğrenen olmammıştı. Ancak düşman özellikle Paşazade ortaya çıktığında yalnızca onu vurmakla görevli adamlar yerleştirmişti önemli gördüğü her yere. Bu adamlar başka hiçbir şeyle ilgilenmemiş, canları pahasına Paşazade’yi vurmaya odaklanmışlardı. İçlerinden biri başarılı olmuştu. Yara derin değildi, vuran adamın tam da istediği gibi. 

Paşazade yaranın hafifliğinden dolayı önemsememişti. Eve döndüğü zaman Balazade’nin sapasağlam döndüğünü görmek de dikkatini dağıtmış olmalıydı. Aksi halde hiçbir Paşazade omzuna saplanan kurşunun kanına yaydığı zehri gözden kaçırmazdı. Paşazade’nin kurşunlardan kaçabilecek kadar mahir olduğunu bilen düşman özel olarak hazırlatmıştı her bir kurşunu. Paşazade’nin vücuduna yayılan zehir onu ne zaman uyanacağı belirsiz bir karanlığa sürüklemişti. Doktorlar çaresizce bir çözüm bulmaya çalışıyordu. 

O an için dostlarıyla sınırlı kalmıştı ama Paşazade’nin kimliği ilk defa bu şekilde aşikar olmuştu.  

Gerçeklerle Oynayanlar

“İnsanı suçlu olmaktan alıkoyan şey nedir? Neden insanların çoğu para kazanmak için banka soymak yerine, saatlerce çalışacağını bile bile işe gider? 

İyi insan olmak için mi suçlardan uzak duruyoruz yoksa gerçekten bize engel olan bir sınır mı var içimizde taşıdığımız, adına erdem, etik, ahlak ya da vicdan denen? Peki ya insan o sınırı aşarsa o zaman sadece suçlu mu olur yoksa aynı zamanda erdemsiz, ahlaksız, etik değerlerden uzak bir vicdansız mı olmuştur? 

Sınırı aşanın hatalı olduğu konusunda her nasılsa bütün insanlar ortak bir kanaate sahiptir. Peki ya sınırın aşılmasına sebep olanlar? Sebepler mi sonucun efendisidir yoksa sonuçlar mı hükmeder sebeplerin iyi ya da kötü oluşuna?”

Kulübeye tekrar uğramıştı o gün. Sabah baskın verir gibi evine gelen polislerle uğraşmaktan yorulmuş, bir işaret bulmak için kulübeye gitmek istemişti. Neden gittiğini bilmiyordu. Elinde kalan son iz burada olduğu içindi belki de. Ne var ki aradığını orada da bulamamıştı. Delil sakladığı gerekçesiyle soruşturmalara dair bütün dosyalara mahkeme kararıyla el koyan polisler yetmiyormuş gibi kulübe de onu yüzüstü bırakmayı seçmişti. Geldiği yönün, vardığı yerin aynı olduğuna emindi. Orman aynı orman, yol aynı yoldu. Ama kulübe tamamen değişmişti. Daha yeni, prefabrik bir ev vardı karşısında. Eskiden külübenin orada var olduğuna dair hiçbir iz kalmamıştı. Evin önündeki yol bile yenilenmişti. Yeni haline baktı kulübenin, uzun uzun. Eski Yasemin’e göre çok daha olgun karşılaşmıştı yaşadıklarını. Düşmanları aklıyla oynamayı seviyordu. O ise bunlardan etkilenmemeye çalışıyordu. Eski Yasemin olsa belki ağaçların arasında koşar, kendisinden şüphe ederdi. Yenisi bunların hiçbirini yapmadı. Durdu, karşı tarafın hamlesini izledi. Yüzlerini göremiyor olsa da varlıklarını hissettiği her bir düşmanı meydan okuyan gözlerle süzüyordu sanki, kulübeden ayıramadığı gözleriyle.

Sadece kulübede değil cinayetlerde de aklıyla oynuyorlardı. Vampir Kasap cinayetlerin büyük bir çoğunluğu gerçekleşirken yurtdışındaydı. Yakalandığınden bir önceki gün daha yeni gelmişti ülkeye. Havaalanı kayıtları bunu ispatlıyordu. Vampir’in o olduğuna emindi ama deliller Yasemin’e hiç yardımcı olmuyordu. Nedense bu defa kendisinden şüphe etmemişti. Vampir’in sözleri aklındaydı. İntikam istediğini söylemişti. İstediğini alıyor olmalıydı. 

Polisler tarafından sorgulanmak üzere karakola götürülürken de, o adamın bu cinayetleri işlemiş olamayacağını ispatlayan görüntü ve belgelere bakarken de aklında tek bir soru vardı: Vampir Kasap aynı anda nasıl iki yerde olabilirdi? 

Polislere ilacın çok önceden verildiğini, profesörün öğrencisinde olanları örnek göstererek anlatmaya çalışmıştı. Onlar da bu ihtimali değerlendiriyor olmalılardı. Arkasına aldığı avukat ordusuna rağmen adamı hâlâ serbest bırakmamış olmalarının başka bir açıklaması olamazdı. Yine de uzmanlar ilacın gerçek etkisini ispatlayamazsa, Vampir’in davada aklanması an meselesiydi. Kim bilir belki böylece evsiz kızın cinayeti de Yasemin’in üzerine kalırdı. 

Üzerine kalması istenen tek suç toprağa gömülmüş zavallı bir kızın cinayeti olmayacaktı. Günlerdir internetin gizemli komplo teorisyenleri “Vampir Kasap Gerçekleri”ni açıklamaya uğraşıyordu. Cinayetleri planlayanın Yasemin olduğunu anlatanlarla, bütün bunların gizemli yapılarla bağlantısından bahsedenlerle ve hatta ölen isimlerin aslında ölmediğini ispatlamaya çalışanlarla dolmuştu, yazının ekranların karşısında bekleyen boş zihinlere ulaşması için kullanın her mecra. Whatsapp gruplarında bile bu konu hakkında gizemli mesajlar dolaşmaya başlamıştı. Fısıltı gazetesinin modern muhabirleri “gerçekler”i dostlarına ulaştırmak için büyük bir özveri ile çalışıyordu. Gerçekleri itiraf edenlerin eski röportaj kayıtları olduğu iddia edilen videolar, delil olarak gösterilen uydurma fotoğraf ve belgeler, çocukların dahi inanmayacağı hikayeler sayesinde ortalık kelimenin tam anlamıyla çöplüğe dönmüştü.

Birileri bütün bir ülkenin aklıyla oynuyordu. Kim olduklarını bilmiyor, bilmek de istemiyordu. Günlerdir haberlerde Yasemin’in katile nasıl bu kadar yakın olabildiği, cinayetleri nasıl çözebildiğinden bahseden muhabirlerin de onlara çalıştığını düşünmüştü ilk zamanlarda. Artık sadece bir avuç ahmak olduklarını düşünüyordu. Karşısındakiler bu kadar zavallı değildi. Sözde uzmanlara ihtiyaçları olmadığını biliyordu. Sesi çıkanlar, sesleri ortaya çıkaranlar değildi. Sessizlikten cesaret alan herkes kendi sesini öne çıkarmaya çalışıyordu sadece.

Yasemin’i düşünen, yanında duran kimse kalmamıştı. Gazetedeki sözde arkadaşları çoktan yüz çevirmişti. Şef, olanlar karşısında sessiz kalıyordu. Günlerce kendisine yardım etmesi için ikna etmeye çalıştığı Kerem karşısına geçip bu olayın peşini bırakmasını söyleyebilmişti. Bütün bu yaşananlara rağmen neden devam ettiğini kendisi de bilmiyordu artık.

Hayatı boyunca biricik yoldaşı olduğuna inandığı Ateş’le ilişkisi de eskisi gibi değildi artık. Ateş gün içinde ortadan kayboluyor, akşama doğru geldiğinde ise, belki de Yasemin’i incitmemek için, çok az konuşuyordu. Vampir’in ektiği şüphe tohumunun yeşermesine izin vermeseydi belki şimdi biricik dostu yanında olurdu diye düşünmeden edemiyordu bazı günler Yasemin. Bütün eşyalarını, banka hesaplarını, bütün bir geçmişini araştırmaya kalkmasaydı şimdi Ateş’e bu kadar uzak hissetmezdi. Ateş de hiç yardımcı olmuyordu bu konuda. Attığı her adım Yasemin’in şüphelerini harlamaktan başka bir işe yaramıyordu. Açık bir delil bulamamış olmasına rağmen gün geçtikçe Ateş’in yaşanan her şeyle bir bağı olduğuna inanmaya başlamıştı.

Yorgun gözlerle kulübeye baktı bir süre daha. Sadece gözleri değil, ruhu, bedeni, kalbi, her azası yorgundu. Bu kadar yorgunluğa rağmen sanki birine söz vermiş gibi, duramıyordu. Evine döndü. Boş duvarlara baktı bir süre. İçinde bilgi saklayabileceği her şeyi almıştı polisler. İnceledikten sonra, soruşturma ile ilgili olanları alacak, diğerlerini geri getireceklerdi. İlk uyandığı zamanki kadar yabancıydı evi artık. Biriktirdiği bütün anılar yeniden elinden alınmıştı sanki. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Kulaklarına misafir olan zil sesine aldırmıyordu artık. Kanındaki silgiyi unutmaya başlamıştı. Bir sonraki adımına dair hiçbir bir fikri yoktu. Devam edeceğini biliyordu sadece. Mutlaka devam edecekti. Neden ve nasıl olduğunu bilmeden…

Adaletin Ölüm Fermanı

“Arkasında bir ceset bırakarak elinde maktule ait eşyalarla odadan alelacele çıkan bir insan neye göre suçlu ya da masum olur? Kaçan kişi sabıkalı bir serseri, yerde yatan zavallı bir kızcağız, alınan eşya da kızın çantası ve montu olsa herkesin ilk düşüneceği şey, kazara ya da bilerek kızı öldüren katil bir hırsız olur. Oysa işin aslı kız kiralık bir katil, adam başka bir suçun görgü tanığı, alınan eşya da aslında çantanın içindeki deliller ve montun üzerindeki dna izleri olabilir. 

İnsanlar çoğu zaman suçluyu kendi kalplerinde yargılarlar. Kendi içlerinde öfke varsa karşılarında da öfke ararlar. Kalpleri ne kadar karanlıksa karşılarındaki insanda da aynı karanlığı arar gözleri. 

Son olanlardan sonra bu satırları okuyan gözler de benim içimde aynı karanlığı arayacaklar. Biliyorum, çünkü geçmişin henüz tozlanmamış sayfalarına baktığımda ben de kendi içimde aynı karanlığı arıyorum. Kafesinin içinde ışığa muhtaç kalbim, suçlu bir serseriden farksız ellerime karanlığı karalamaması için yalvarıyor sanki. 

Ne tuhaf, yaşarken yazarkenki kadar zorlanmamıştım oysa.”

O sabah televizyonda katilin o öğrenciyi öldürmesine rağmen Yasemin’i sağ bırakmasının ne kadar şüpheli olduğu, polislerin elindeki belgelere el koymuş olmasının ne ifade ettiği, daha ilk andan itibaren bu olayı en iyi araştıran kişinin belki de katilin bizzat kendisi olmasının ne kadar zekice olabileceği gibi bir dolu saçmalık hakkında uzun uzun konuşmaya başlayan sözde uzmanları izlemişti. Dosyalara el konulduğu günden beri yapmaya çalıştığı yeni araştırmalar da hiçbir yere varamamıştı. Öfkesini bastırmak için kendisiyle savaşırken öfkeyi akl-ı selime tercih eden beyni, ayaklarına ondan habersiz emretmiş olacak ki çok geçmeden kendisini hışım dolu bir çehreyle karakolun kapısında bulmuştu. 

Önce içerideki muhbirini işe yarar bir şeyler bulması için tehdit etmeyi, sonra da Amir’in odasını basıp hayatını mahvettikleri için tebriklerini sunarak başladığı monologu, ağzına geleni sayarak bitirmeyi planlamıştı. Yol boyunca söyleyeceği sözleri defalarca zihninde tekrar etmişti. Ama daha binaya giremeden bütün planları altüst olmuştu. 

Amir’in yanından ayrılmayan genç başkomiserin hızla dışarı çıktığını görünce, Vampir’le alakalı bir yere gidiyor olabileceği izlenimine kapılıp peşine takıldı. Gözden kaçırmamak için ona doğru hızlı adımlarla ilerlerken boynundaki izi fark etmesi hiç zor olmamıştı. Sıra ona gelmiş olmalıydı. Oysa Vampir Kasap hâlâ demir parmaklıkların ardındaydı. Mahkemesi bitmediği için sürekli göz önündeydi. Aklına gelen saçma sapan fikirler onu dehşete düşürmeye yetiyordu. Belki de hatalı olan kendisiydi. Belki de yalnızca onun aklıyla oynamışlar, o da bütün bir ülkenin aklıyla oynamıştı. Kendi fikrini savunduğunu zannederken başkalarına hizmet ettiğini fark etmemişti bile. Belki de hiçbiri değildi. Birden çok katil vardı. Yahut da katil sandığından çok daha zekiydi. Teslim olmadan önce bütün kurbanlarını seçmiş, planını yapmış olabilir miydi? Bu soruların hiçbir cevabı yoktu. Sormaya devam etmenin bir anlamı da yoktu. Başkomisere yetişmek için koşmaya başladı.

Başkomiser o kadar hızlı gidiyordu ki uzaktan bakan birisi bile ecelinden kaçmaya çalıştığını söyleyebilirdi. Fazla uzaklaşmadan yakalayabilmişti başkomiseri. Yasemin’i gördüğüne sevinmediği belliydi. Boynundaki izi sorunca, bir şeyler söyleyecek oldu, sonra susup hızla uzaklaşmaya başladı. Yasemin, peşini bu kadar kolay bırakmayacaktı. Bir eve kadar takip etmişti. Muhtemelen başkomiserin eviydi. Arabasını evi gözetleyebileceği bir yere park edip beklemeye başladı. 

Bu sırada Kerem’i arayıp en son cinayetin fotoğraflarını istedi. Kerem’in polise elindeki bütün görüntüleri vermeyeceğini çok biliyordu. Başkomiserin ne kadar ömrü kaldığını hesaplaması için o fotoğraflara ihtiyacı vardı. Aynı hataları tekrarlamak istemiyordu. Biraz sonra telefonuna gelen bildirim beklediği resimleri haber veriyordu. Fotoğrafı inceledi. Hızlı hızlı hesaplamaya çalıştı. Beş gün sonra, gecenin kör ve sağır saatlerinden birinde ölümle sözleşmişti başkomiser.

Aracın içinde, uzun lensli kamerasıyla evin içini gözetliyordu Yasemin. İşine yarayabileceğini düşündüğü her kareyi kaydetmeye çalışıyordu. Başkomiser apartmana girip evine varır varmaz camdan dışarıyı kontrol etmişti. Bu sayede anlayabilmişti hangi dairenin ona ait olduğunu. Ecelin korkusu yüzünden belli oluyordu. Kim bilir belki de bir aydır boynunda ölüm fermanıyla geziyordu. 

Amirin durumu fark etmemesi pek mümkün görünmüyordu. O halde beden daha önce değil de şimdi saklanma gereği duymuştu? Kütüphanecinin bir aya yakın o dövmeyle dolaştığını söylemişti tanıyanları. Belki de katil istediği herhangi bir zamanda yerleştiriyordu ölüm fermanını kurbanlarına. 

Profesör geldi aklına. Bir önceki gün konuştuklarında Yasemin’i davet etmesine rağmen oraya gittiğinde tavrı değişmişti. Belki de önceki gün, telefonla konuştuktan hemen sonra damgalanmıştı ölümle. Peki, ilacın öldüreceği tarih ve saati nasıl ayarlayabiliyordu? Vampir’i yakalattığı anda bütün dosyaya hakim olduğunu hissetmişti. Oysa şimdi ne kadar az bilgisi olduğunu fark ediyordu. 

İçeri girip başkomiserle konuşmak istiyordu ama cesaret edemiyordu. Başkomiserin boynundaki iz yakın zamanda olduysa başkomiser bilerek saklanmıştı. Tam tersine çok önceden olduysa o halde Amir’in bir planı olmalıydı. İçerisi, birinin başkomiserin peşinden gelmesini bekleyen zanlıya susamış polislerle dolu olabilirdi. Son olanlardan sonra bütün dikkatleri yeniden üzerine çekmekten başka hiçbir işe yaramayacaktı başkomiserle konuşması. Takip etmiş olması bile başlı başına bir riskti onun için.

Arabada tek başına bekledikçe zihni de fazla mesai yapmaya başlamıştı. Ardı arkası kesilmeyen soruların arasında kayboluyordu. Vampir Kasap neden kendisinin peşinde olduğu bilinen bir başkomiseri hedef almıştı? Yoksa Vampir hapisteki değil de, suçu ona atmaya çalışan bir başkası mıydı? Belki de kendisini aklamak, insanların aklıyla daha çok oynamak için yaptığı bir plandı. Aynı zamanda polislere de mesaj vermek istiyordu. Öyle ya mesaj vermeyi seviyordu. Ya da sadece zevk için öldürmüştü. Sözde uzmanların dediği gibi acziyet hissinden kurtulmak için yapıyorsa bunları, belki de başkomiser çoktan kanlar içinde yatıyordu içeride. 

Zihni felaket senaryolarını sıralamaya çalışırken, gözleri başkomiser’in evden çıktığını fark etmişti. Tüm dikkatiyle onu izlemeye başladı. Yürümeye devam ederse arabadan inecek, arabasına binerse aracını çalıştıracaktı Yasemin. Arabasına bindiğini görünce takip etmek için arabayı çalıştırdı. Terk edilmiş bir binaya kadar takip etti. Saatlerce içeri girip her şeyi açığa çıkarmakla arabada beklemek arasında tercih yapmaya çalıştı. Başkomiser içeriye girmişti ama hava kararmış olmasına rağmen dışarı çıkan hiç kimse olmamıştı. Gün doğana kadar beklemeye karar verdi. Belki takip edildiğini anladığı için çıkmıyordu, belki de saklanması gereken birileri vardı.

Gözlerine çöken uykuyla savaşamayacağını görünce Kerem’e olduğu adresi gönderdi. Son olanlardan sonra gelmesini beklemiyordu ama yine de şansını denemişti. Eve dönmediğini fark edince Ateş durumunu kontrol etmek için aramış olmasaydı arabanın içinde birkaç rüya daha görecekti. Ateş’le hayatının belki de en kısa görüşmesini yaparken fark etti etrafa bakınarak yaklaşan Kerem’i. Arabanın iç ışığını açarak yerini göstermeye çalıştı. Kerem de işareti anlamıştı. 

Saatlerce gözetlemişlerdi sonradan yetimhane olduğunu öğrendikleri metruk binayı. İçeriye girme riskini almak istemedikleri için saatlerin günlere dönmesine müsaade etmişlerdi. Ancak günler sonra bulabilmişti yeterli cesareti Yasemin.

Gizlice içeri girmek için paslı kapıyı aralamıştı o gün. Kapının çıkardığı gürültü o kadar yüksekti ki durup etrafını kontrol etmek zorunda kalmıştı. Aynı gün sabah geldiğinde kapının bu kadar gıcırdadığını fark etmemişti. Günlerce bu yetimhaneyi izlemişti az ötedeki duvarların köşelerine yerleştirdiği kameralardan.  Polislerin üzerindeki baskıyı arttırmak için yayınladığı haberde uzun uzadıya anlattığı kayıp başkomiseri içeride görene kadar ne aradığından emin değildi.

Haberi erken yayınlamıştı belki de. Başkomiserin damgalı olduğundan ve kaybolduğundan bahsetmişti sadece. İki bilgi de emniyet tarafından yalanlanmıştı. Açıklama yapmak zorunda kalmaları bile üzerlerindeki baskıyı gösteriyordu. 

Asıl istediği polisleri yalan haberler yerine gerçeği açıklamaya zorlamaktı. Yasemin artık emniyetteki dostlarından bilgi alamıyordu. Kendi dosyalarına da el konulmuştu. Gazeteye röportaj verip gerçeği kendi dillerinden anlatmak zorunda kalmalarını istiyordu. Aksi halde spekülasyonların önünü alamayacaklardı. Emniyetse başta haberi yalanlamayı tercih etmişti. 

Yasemin planını en başından yapmıştı. Haber yalanlandığı anda basına başkomiserin evini izlerken çektiği fotoğrafları sızdırmıştı. Şanslıydı ki boynundaki sembolü çekecek açıyı bulabilmişti. Başkomiserin kaygılı olduğu da halinden belli oluyordu. Polisi köşeye sıkıştırmaya çalışmaktan keyif alıyor değildi. Ancak haberlerde polisi başkomisere olanları saklamakla suçlamaktan da çekinmemişti. Bedeli olacağını biliyordu. Ama şimdi bilgiye ihtiyacı vardı.

Yasemin’in yayınladığı haberlerden en çok keyif alan kuşkuşuz şefti. Bütün bir ülkenin takip ettiği haberlerin ana kaynağı olmuşlardı. Yasemin’e ve kendisine yurtdışı şubelerinde çalışma teklifleri geliyordu. Şef sevinçten havalara uçsa da Yasemin bu tekliflerin kendisini durdurmak için sunulan birer yem olduğunun farkındaydı. Şefi geçiştirmekle yetiniyordu her seferinde.

Yayınladığı haberler gündemi meşgul etmeye yetiyordu ancak emniyet güçlerini ikna etmeye yetmemişti. Ülkede huzuru sağlamakla sorumlu bir kuruluşun bir gazeteciye bu kadar kolay boyun eğmesini beklemek abes olurdu. Yasemin de bunun peşinde değildi. Evet, kendisine başkomiser hakkında bilgi verilmesini istiyordu ama şu anda daha çok ihtiyaç duyduğu şey ortalığın karışmasıydı. Bütün gazeteciler bu haber hakkında araştırma yapıyorken ve özellikle de gözler onun üzerindeyken kendisine karşı bir hamle beklemiyordu. Alıkonulma kaygısı yaşamadan bütün odağını başkomisere çevirebilirdi.

Bütün bunlar olurken Yasemin, gözlerini kırpmadan yetimhaneyi izlemeye çalışıyordu. Yıllar önce çıkan bir yangından sonra kullanıma kapatılmış, çok kısa süre sonra da kaderine terk edilmiş bir binaydı bu. Özel mülktü ama tarihi eser statüsündeydi. Ne yeniden inşa edilmişti ne de tamir edilmişti. Abidevi bir harabe olarak duruyordu karşılarında. 

Kerem’le birlikte içeriye girdiklerinde ilk fark ettikleri binanın terk edilmiş olmadığıydı. Dışarıdaki yıkılmaya hazır duvarlar içerideki gizemi saklamak için anlatılan bir hikayeden ibaretti. Kerem içerideki kameralardan birini fark ettiği anda geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Kamera onları görmüş müydü bilmiyorlardı. Daha fazla ilerlemek yerine doğru vakti beklemeye karar vermişti Yasemin. Para verdiği birkaç adamdan, farklı zamanlarda kendi kameralarını yerleştirmesini istemişti. Binayı farklı açılardan görebilecek şekilde olabilecek en uzak noktalara yerleştirilmişti bu kameralar. Yalnızca bir kişi yüzünü gösterse yetimhanenin paslı duvarlarından ona yetecekti. Kim olduğunun bir önemi yoktu. Yine de kanındaki silginin hesabını sorabileceği biri olmasını umuyordu. Oysa kameraların ona gösterdiği beklediğinden daha fazlasıydı. 

Başkomiseri görmüştü yetimhanenin bahçesinde. Gözleri mi onu yanıltıyordu yoksa kameranın bir oyunu muydu bilmiyordu ama Başkomiserden iki tane görüyordu. İkisi de yan yana, birbirinin birebir kopyası gibi duruyorlardı. O an anladığını sanıyordu her şeyi. Kanıta ihtiyacı vardı sadece. Kamera kayıtlarını polise gönderebilirdi. Basına verebilirdi. Başkomiserin saklandığını herkese duyurabilirdi. Ama bu hem kanındaki silginin hem de vampir kasabın sırrını sonsuza kadar kaybetmek demekti. Gerçeğin kapısına önce kendisi gitmeliydi. Kerem’den kayıtları izlemeye devam etmesini, Yasemin içeri girdikten sonra basına sızdırmasını istemişti. Kendisi de olabildiğince hızlı bir şekilde yetimhaneye gelmişti.

Bu büyük binanın ıssız koridorları gece vakti daha ürkütücü görünüyordu. Kameraların onu çoktan gördüğünü biliyordu ama aldırmıyordu. Başkomiserle yüzleşmek istiyordu. Karşısına konuşabileceği herhangi bir insanın çıkmasını umarak dakikalarca yürüdü. Merdivenlere kadar gelmişti ki birinin aşağı indiğini duyunca hafifçe kenara yaslandı görünmemek için. Ayak sesleri daha da aşağı katlara inmeye devam edince hızla merdivenlere geldi. Aşağıya inenin başkomiser olduğunu görünce takip etmeye başladı. 

Alt kattaki uzun koridorun ortalarında bir kapıdan içeri girene kadar yavaş adımlarla uzaktan takip etmişti. Odaya girdiğini görünce hızlandı kapıya geldiği anda içeriye girmekte tereddüt etti. Bir tuzağa gidiyor olabilirdi. Kapıyı dinlemek istemişti ki omzuna dokunan eli hissedince çığlık atmaktan kendisini alamadı. Hemen arkasında başkomiserin ikizi duruyordu. Yasemin’i kolundan tutup zorla odaya sürükledi. 

Anladığını zannettiği konularda ne kadar haksız olduğunu o anda fark etmişti. Kurtarmaya çalıştığı maktul değildi mağdur olan. İkiz kardeşini korumak için kaçtığını zannettiği başkomiser değildi bu hikayenin masum karakteri. Belki de en masum, düşmanı göremeyen kendisiydi.

Vampirlerin Doğduğu Yer

İçerisi eski bir yatakhaneydi. Ranzalardaki yataklar aşınmış, demirleri paslanmıştı. Başkomiserin ikizi, Yasemin’i kolundan tutmuş ortadaki sandalyeye kadar çekiştirerek götürmeye çalışıyordu. Başkomiser de odanın ortasında durmuş onları bekliyordu. Yasemin’se odanın büyüsüne kapılmış gibiydi. Kendisini çekiştiren eli hissetmiyordu bile. 

Duvarlar çok eski tablolarla kaplıydı. İkiz, üçüz çocukların resimleriydi bunlar. Bazıları siyah beyaz, bazıları renkli resimlerle doluydu her yan. Yasemin’i oturttukları sandalyenin tam karşısında büyükçe bir tablo vardı. Diğerlerinin aksine bu bir fotoğraf değil, yağlı boya resmiydi. Kalabalık bir aile tablosu gibi onlarca çocuk ve birkaç yetişkinin yetimhanenin önünde çekilmiş bir resmini yağlı boyayla sanata dönüştürmüşlerdi. Yetimhane oldukça bakımlı görünüyordu resimde. Sanatçının eseri miydi yoksa fotoğraf çekildiğinde gerçekten bina bu şekilde miydi ayırt etmek mümkün değildi. Tablonun sağ alt köşesinde tarih olduğunu zannettiği birtakım rakamlar vardı ama seçemiyordu Yasemin odanın loş ışığında. Tabloda, en önde sağ tarafta duran kadını tanımıştı. Beyaz elbiseli adamların aracında kendisini sorgulayan tuhaf asilzadeydi. Etraftaki diğer yetişkinleri tanımıyordu. Çok fazla çocuk vardı ve her çocuk en az ikişer defa çizilmişti.

“Bu ne biliyor musunuz?”

Donup kalmıştı Yasemin. Gözlerini tablodan ayıramıyor, dönüp sesin sahibine bakamıyordu. Ne içinde bulunduğu durumun dehşetiydi onu bu soğuk karanlığa iten ne de karşısında duran gizemli aile tablosuydu. Duyduğu sesten başkası değildi. Başkomiserin sesini ilk defa duyuyordu. Daha önce nasıl olmuştu da hiç duymamıştı? Duymuştu. Tamircinin karısı yerde yatarken çalan telefonda duymuştu. Kendisini tehdit eden soğukkanlı ses uyandığı günden beri yanı başındaydı. Başkomiserin sesini ikinci defa duyana kadar içine düştüğü dehşet çukurundan çıkmayı deneyememişti bile. Anladığını belli etmemeye çalışacaktı. Cesaretini topladıktan sonra ancak ayırabilmişti gözlerini tablodan. Hafifçe başını sallayabildi sadece, bilmediğini anlatmak için.

“Bu bizim aile tablomuz.” dedi ikizi.

Gerçekte hangisinin başkomiser hangisinin ikiz olduğunu bilmiyordu. İlk girenin başkomiser olduğunu varsaymıştı. Tehlikede olup olmadığından emin değildi. Başkomiserin kötü bir olduğuna dair elinde henüz bir delil yoktu. Cinayeti işleyenin o olduğunu gösteren bir iz yoktu. Yasemin’i öldürebilecek imkanı varken kılına dahi zarar vermemişti. Kendisini bütün bu düşüncelerle kandırmaya çalışsa da kalbi söz dinlemiyor, kaygıyla titriyordu.

“Neden her çocuk iki defa…”

“İki değil, ikiz onlar…”

Bu yeni sesin sahibi kesinlikle başkomiserler değildi. Sesi tanıyordu. Çok yakından ve bir o kadar uzaktan tanıyordu. Celladın sesiydi bu. Vampirin sesiydi. Yasemin’i evsiz kızın cesedini bulmaya mahkum eden sesin sahibi arkasında şimdi tam arkasında duruyordu. Dönüp baktığında bütün vücudu kalbiyle beraber titremişti bir an. Vampir Kasap nasıl serbest kalabilir, nasıl burada olabilirdi? Korkuyla ayağa kalktığı anda diğer yanında ikinci bir Vampir Kasap daha olduğunu gördü. Yine aklıyla oynuyor olmalılardı ve bu sefer başarılı olmuşlardı. Tepki veremiyor, düşünemiyor, hareket edemiyordu. Vücudu korkudan titreyemiyordu bile. 

“Hepimiz ikizdik. Onlar hariç.”

“Üç taneyiz.”

“Onlar her zaman özeldi.”

“Bize vampir diyen bu mu?”

“Onu hafife almayın.”

“Polis kadar iyi iş çıkarıyor.”

“Korkudan ölecek gibi…”

Karşısında konuşan dört beden görüyordu ama sadece iki ses duyuyordu. İkizlerin sesleri, konuşma tarzları ve hatta tavırları birebir aynıydı. Hiçbiri uzun cümleler kurmuyordu. Düzenli bir sırayla konuşmayan dört karanlık insanla aynı ortamı paylaştığını fark etmek bedenini iflasa sürüklüyordu. Nefesi daralmaya başlamıştı. İkizleri öğrenmiş olmak yeterince zorken bir de Vampir Kasap’tan üç tane olduğunu duymak kaygılarını kontrol etmesini iyice zorlaştırıyordu. Paniklediğini fark eden başkomiser kolundan sertçe tutup onu yeniden sandalyeye oturttu. Ellerinin titremesine engel olamıyordu. Kulaklarında her zaman duyduğu zil sesi yankılanıyordu. Loş ışığın kararttığı görüntü gözlerinde daha da kararmıştı. Sırtından boşalan soğuk suların hemen arkasından sıcağı geliyor, vücudunu sıtma tutmuş gibi titremeye mahkum ediyordu.

“Korkma. Bugün öldürmek için değil, öğretmek için buradayız.”

Konuşurken başını kulağına kadar yaklaştıran Vampir Kasap’ın sesi hiç de rahatlatmamıştı. Diğer Vampir Kasap da kardeşine eşlik etmeseydi belki nefesi vücudunu temelli terk etmeye çalışmayacaktı.

“Zafer konuşması gibi düşün.”

“Yetimhaneyi bulduğuna göre katliam günü hakkında bilgin olmalı.”

“Katliam gününü biliyorsan, aileleri de biliyorsundur.”

Her biri sözleşmiş gibi birbirlerinin sözlerini tamamlıyordu. 

“Aileleri biliyorsan bizi de öğrenmen an meselesi.”

“Sana yardımcı olmaya karar verdik.”

Düzgün bir sırayla konuşmadıkları için Yasemin onları takip etmekte zorlanıyordu.

“Aileleri korumak için özel yetiştirilmiş bireylere ihtiyaç vardı.”

“Katliamdan sonra her aile kendi can güvenliğinden şüpheye düştü.”

Aklıyla oynuyorlardı. 

“Onları korumak için kimseye bağlı olmayan yeni bireyler…”

“Yani bizler… “

Başını sesin geldiği yöne çevirmek kontrolü iyice kaybettiği nefesini hızlandırmaktan, titreyen ellerindeki kanların çekilip parmaklarını bir ölününki kadar soğuk bırakmasından başka bir işe yaramıyordu.

“Çocukluktan yetiştirildik.”

“Yalnızca ikiz ve üçüz veya daha fazlası olanlar seçildi.”

“Yetimler geleceğin muhafızları oldu.”

Başını kıpırdatmaktan boynunun uyuşmaya başlaması nefesini daha da kontrolden çıkarmıştı.

“Ayrı bireyler değiliz.”

“Aynı kişiyiz.”

Ayağa kalkıp kaçmak istiyordu ama yapamıyordu. Ayaklarını hissettiğinden emin değildi. 

“Tek kimliğimiz var.” 

“Tek ad, tek adres, tek geçmiş…”

Hepsinin sesi o kadar donuktu ki duydukları gerçek mi yoksa hayal mi emin olamıyordu artık.

“Tek görevimiz var.”

“İtaatimiz tek.”

Başını kıpırdatmamak için gözlerini karşısındaki tabloya dikti. Onlarca çocuk… Her biri katil olarak yetişmişti. Vampir Kasaplar iki kulağının dibine gelene kadar seslerin bir süreliğine kesildiğini fark etmemişti.

“Burası vampirlerin doğduğu yer.”

“Yuvaya hoş geldin.”

Adaletin Ölümü

Ne kadar süre aklıyla oynadıklarını hatırlayamıyordu. Sadece seslerini kullanarak bile insanı delirtebilecek bu dört adamdan kurtulmak istiyordu ancak vücuduna söz geçiremiyordu. Başkomiserler, duvarda duran tabloyu indirip yere koymuştu. Biraz sonra karşısında büyükçe bir ışık belirene kadar tablonun arkasında duvara gömülü duran ekranı fark etmemişti. Ekranda bir şeyler açmaya çalışırlarken onu odada zorla tutan hiçbir şeyin olmadığını yeni yeni fark ediyordu Yasemin. Kapı açıktı. Diğer yanda boydan boya uzanan camlar da açıktı. Sandalyeye bağlı değildi. Kimse ona silah doğrultmuyordu. Yine de kaçacak gücü kendisinde bulamıyordu. Kalkıp gitse belki kimse engel olmazdı. Ama kalkamıyordu. Ellerine kelepçe vurulmamıştı ama ruhu hapsedilmişti o sandalyeye.

Ekranda güvenlik kamera kayıtlarına benzer görüntüler gelmeye başlamıştı. En ortada büyükçe bir görüntü, kenarlarda daha küçük kareler içinde farklı yerlerin görüntüleri vardı. Biraz sonra küçük görüntülerde ilerleyen insanlar görmüştü. Yüzlerini seçmekte zorlanmadı. Amir ve yanından ayrılmayan kız, gecenin bu vaktinde terk edilmiş bir mekanda ilerliyorlardı. Polislerin her yana dağıldığını görebiliyordu küçük karelerde. Amirle yanındaki kız da ayrıldılar biraz sonra. Amir yanında iki polisle bir odaya girene kadar ortadaki büyük kare bomboş bir odayı gösteriyordu. Etraftaki karelerde polislerin bir şeyler aradığı belli oluyordu. Amirse onların tam aksine nereye gittiğini biliyor gibi ortadaki kocaman kareye gelmişti. 

Peşi sıra gelen polisler kaybolmuştu. Onları başka yöne göndermiş olmalıydı. Odanın ortasına doğru gelince durdu. Etrafına bakındı. Kimse olmadığını görünce bağırmaya başlamıştı.

“Hadi! Neyi bekliyorsun? Buradayım işte!”

Yasemin ne olduğunu anlayamıyordu. Biraz sonra odada başkomiser belirdi. Yasemin dönüp yanında duran başkomisere bakmaktan kendini alamadı. Başkomiser ve ikizi ise ciddiyetlerinden zerre kaybetmeden görüntüleri izliyordu. Yasemin olacakları tahmin etmeye başlamıştı. Hafifçe doğruldu. Kalbi bu sefer endişeden bu kadar hızlı atıyordu. Kendisi için değil Amir için duyduğu endişeydi bu.

Amir, başkomiseri karşısında görünce acı acı güldü kısa bir süre. Başkomiserin yüzünde tek bir kas dahi oynamamıştı.

“Nerede?”

Başkomiserin sorusunu kollarını iki yana açıp omuz silkerek cevaplamıştı Amir. Başkomiser ısrarcıydı. Sesi gittikçe sertleşiyordu.

“Kılavuz nerede?”

“Bilsem de senin gibi bir leş kargasına söylemem.”

“Sen de bilmiyorsun.”

Amir gülerek başını salladı. O da bilmiyordu. Başkomiser öfkesini kontrol etmeye çalıştığı belli oluyordu. Amirse derin derin nefes almaya çalışıyordu.

“Şimdiye yere yığılmış olman gerekiyordu.”

“Eski toprağım ben. İki nefesim kesildi diye yere düşmem.”

Yeniden gülmeye çalışmıştı Amir ama nefesi yetmemişti. Çok geçmeden dizlerinin üzerine çöktü. O halde durmamak için hemen yere oturup bağdaş kurdu. Diz çökmüş olmak istememişti belli ki. Başkomiser istediğini henüz alamamıştı. İçeri girdiğinden beri elinde duran tuhaf sopanın ucundaki kapağı çıkardı. Ucu sivri iki metal parçası vardı sopanın ucunda. Amir, onun elindekini görünce daha çok gülmeye başladı. Başkomiser öfkeyle sapladı sopayı Amirin omzuna. Amir acıyla bağırmaya başlamıştı. Yasemin’in beklediğinden çok daha fazla bağırıyordu. Aklına araçta kendisine ateş ettikleri delik açmayan silahlar geldi. Sopa her ne işe yarıyorsa haddinden fazlasını yapıyordu. 

Amir’e sopayı ikinci defa saplayacağı sırada dayanamamış gözlerini kaçırmak istemişti Yasemin. Güçlü bir çift el başını yakalamış, geri ekrana çevirmişti. Hangisinin eli olduğunu görememişti ama iki başkomiser de karşısında duruyordu. Yasemin’in adamın elinden kurtulmak için debelenmeye başladığını görünce hemen yanına gelmişlerdi. Biri ellerini tuttu sıkıca diğeri ayaklarını. Ne kadar debelense de ellerinden kurutlamıyordu Yasemin. Karşısındaki ekranda acıyla inleyen Amir’den başka hiçbir şey göremiyordu. 

Gözlerini kendisi kapatamıyordu, başını çevirmesine de katiller müsaade etmiyordu. Ellerinden kurtulmak için çırpınırken kenardaki kareleri görmüştü. Diğer polisler can havliyle amirin olduğu yere koşuyordu. Bina labirent gibi olmalıydı. Tekrar tekrar aynı karelere dönüyorlardı. Telsizleri açık olmalıydı. Yahut Amir’in inlemesini duyuyorlardı. 

Başkomiser, sopayı her sapladığında aynı soruyu soruyordu: “Nerede?”. Amir’in vücudundan akan kan, içinde olduğu durumdan daha çok korkutuyordu onu. Biraz sonra başkomiser, yaklaşanları fark ettiği için olsa gerek, Amir’i kanlar içinde bırakıp kaçmaya başlamıştı. Kameradan çıktıktan sonra nereye gittiği belli olmuyordu.

Bir yandan odaya giren polis kızın ellerinde boğularak can verirken kıza veda etmeye çalışan Amir’i izliyor, bir yandan da kendi sonuna hazırlanıyordu Yasemin. Arkasındaki adamlardan biri saçlarını toparladığı anda anlamıştı onu neden buraya çağırdıklarını. Belki de her kurban kendi ayaklarıyla gitmişti onun yaptığı gibi. Vampirler düşmemişti peşine. Yem bırakmışlardı, kurban gelmişti ayaklarına kadar. 

Odanın soğuk havasının boynunda gezindiğini hissettiği anda bırakmıştı anlamsız mücadelesini. Kaderine teslim olmaktan başka çaresi yoktu. Ensesine değen şırıngayı hissettiği sırada gözlerini ekrana kilitlemişti. Can çekişerek dünyadan ayrılan Amir’in yanında her şeyin kaybetmiş bir müflis gibi yere yığılmış ağlamaya dahi güç bulamayan polis kızdan ayırmıyordu gözlerini. Ensesinde yayılan acıyı hissetti. Amir’in cansız bedenine baktı. Kaçmalarını söylüyordu sanki etrafındakilere. Mağlup değildi. Cansız bedenindeki ifade kaybetmenin değil kurtaramamanın acısıydı. 

Ensesine ölüm fermanını nakşeden katiller Yasemin’i bırakmışlardı. O ise hâlâ aynı sandalyede olduğu gibi duruyordu. Başkomiserlerden biri Yasemin’in önüne, Amir’in boynundaki damganın fotoğrafını bıraktı. Kalan süresini hesaplaması için kendince iyilik yapıyordu. O an anlamıştı Yasemin, izlediği görüntülerin geçmişin kanlı sayfalarından ibaret olduğunu. Elindeki fotoğrafla öylece kalakalmıştı. Haklılardı. Yasemin’e kaybettiğini göstermek için çağırmışlardı. 

Başkomiserin ikizi ve Vampir Kasaplardan biri duvardaki tabloları toplamaya başlamıştı hızlıca. İçeri girdiğinde fark etmediği büyükçe, tekerlekli bir kutu vardı odanın köşesinde. Tüm tabloları onun içine dolduruyorlardı. Burası gerçek yetimhane değildi belli ki. Birkaç dakika sonra hiç var olmamış bir mekan olacaktı. Yasemin yerinden kıpırdayamıyordu. Hiçbir şeyin bir anlamı yoktu. Gitmek için, kalmak için, yaşamak yahut ölmek için hiçbir sebebi yoktu. Kaybetmişti.

Biraz sonra kapının kırıldığını duyduklarında Vampir Kasap onu rehine almasaydı sonsuza kadar o koltukta oturabilirdi. Ekranda hâlâ Amir’in yanında ağlayan polis kızı karşısında görünce bir an ümitlenmişti. Ekranı gören polis kızın da ağlamaya başladığını görünce yeşeremeyen ümitleri de soldu. 

Başkomiserin onlara silah doğrulttuğunu gördükleri anda vurup öldürmüşlerdi. Kasapsa yalnızca, Yasemin’i rehin aldığı için hayattaydı. Etraflarını çeviren polisler açık duran camdan da içeri girmeye başlayınca teslim olmuştu. Polisler onu dışarı çıkarırken durup etrafa bakındı Yasemin. Üçüncü vampir ve diğer başkomiser yoktu. Dışarı çıktığında da görememişti onları. Çoktan yeni planlarına doğru yola çıkmış olmalılardı. Polise söylemekte tereddüt etti. Söylese de inanmayacaklardı.

Amir’in önceki gün öldüğünü, ekrandakinin bir kayıt olduğunu polisler söylemese de anlamıştı zaten. Biraz sonra mekanı aramayı diğer polislere devredip dışarı çıkan polis kızla göz göze geldiler. Onun da komiser olduğunu yeni öğreniyordu. Ekipten geriye kalan tek yetkili oydu. Neden olduğunu ikisi de bilmiyordu ama orada birbirlerini tanıyan iki eski dost gibilerdi. Aynı acının sırlarını taşıyan bir tek onlar vardı. 

Dışarıda tekrar karşılaştıkları anda birbirlerine sarılıvermişlerdi. Kız etraftaki polislere aldırmadan hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı. Yasemin gözlerinden akan damlalara engel olmak istiyordu. Kız ağlamaya başlayana kadar kendisini tutmuştu. Daha fazla dayanamadı. Mağlubiyetin acısını söndürmesini umarak bıraktı gözlerinde biriken nehirleri.

Vampir Kasap Dosyası – III

“İki katil, tek kimlik… Filmleri aratmayacak bir dehanın şeytanlığa alet edilmesinden ibaret bir hikayeydi bütün bu yaşananlar. Çocukluk yıllarında kaybettikleri kimlikleri onları bir canavara dönüştürmüştü. Her insan gibi onlar da hayatta bir amaca ihtiyaç duymuşlardı. Aradıkları amaç kanla yazılmıştı başkaları tarafından. Bir çocuk olarak büyüme ihtiyaçları vardı. Onlara sunulansa bir büyük olarak çocukluklarını yok etmekti.

Hayatları boyunca tek kimlikle, aynı isim, aynı adres, aynı iş ve aynı hayatla yaşamışlardı Vampir Kasap ikilisi. Biri Vampir olmuştu yılların sonunda, diğeri ise Kasap. Hayatlarını buna adamışlardı. Ruhsuz değillerdi. Akılsız da değillerdi. Kalpleri taşlaşmıştı sadece. Amaçları vardı hayatta uğruna kan döktükleri. Başka da hiçbir şey yoktu. Öfkeli değillerdi. Ne nefret ediyor ne de zevk alıyorlardı. Sadece görevlerini yapıyorlardı.

Geçmişleri, bugün yaptıklarını meşrulaştırmaz, onları masum yapmazdı. Her karanlığın arkasında, kalplerde yanan mumları söndürmüş bir fırtına olduğunu bir kez daha hatırlatıyordu sadece. Boyunlarındaki cellat yüzünden nefessiz kalmış bedenleri düşündükçe Vampir’e yahut Kasap’a acımak, ihanet gibi geliyordu. Her bir bedeni bir amaç uğruna ruhsuz bırakan katillerin masumiyetini düşünmek insanlığa zulüm olmalıydı.

Tamirci Rafet Boyacı ve karısı, kütüphane görevlisi Ziya Sırcı, ilaç deposunun sahibi, Profesör Kubilay Tatarbilge ve öğrencisi Eser Kiklop, Amir Asaf ve daha niceleri… Her birini öldürmek için bir sebepleri olduğunu itiraf etmişti ömrünü kardeşinin acısı ile bir hapishanede geçirmeye mahkum edilmiş Vampir. 

Ölen kardeş Kasap olmalıydı. Tavırları Vampir’e göre daha sert ve sınırsızdı. Polisle girdiği çatışmada ölmüş olması bile bu adı hakettiğini gösteriyordu. Geriye yalnızca Vampir kalmış, doğdukları gün kurdukları hayat artık bitmişti. Ortak kimliklerini tek başına devam ettirmesi mümkün görünmüyordu. Belki de bu yüzden her şeyi itiraf etmeye karar vermişti.

Vampir’in anlattığı hikayeye göre yıllardır her ay kendilerine bir hedef seçiyorlardı. Gözden uzak, insanların fark dahi etmediği kişileri fark edilir kılmak için damgalıyorlardı. Kurbanların kanlarına verdikleri ilacı nereden bulduklarını söylemeyi ısrarla reddediyordu. Ama ilacın etkisini söylemekten çekinmemişti. Verdikleri ilacın miktarına göre etkisi farklı oluyordu. Yüksek dozlar daha kısa sürede etki ediyor ama daha fazla yan etkiyle sonuçlanıyordu. Düşük dozlar uzun zamanda etki etse de kişideki değişim dikkat çekiyordu. Dozu kendi kaçış planlarına göre değil, kurbanın fark edilir olması için gereken süreye göre belirliyorlardı. Nefes darlığı, zihin dağınıklığı ve ciddi düzeyde kansızlık yan etkilerden sadece birkaçıydı. Asıl etkisi ise ciğerlere dolan oksijenin kana karışmasını engellemekti. Boğmak için boğazlarını sıkmıyordu ilaç. Doğrudan ciğerlerini sıkıştırıyordu. Aldığı nefes kanına ulaşmadığı için çok geçmeden boğularak can veriyordu kurbanları.

Cinayetleri neden işlediklerine dair birkaç örnek ile beraber gerekçeleri de açıklamıştı mahkemede. Ancak son yaşanan cinayetler anlattıkları ile örtüşmüyordu. Planlarını bozan kişinin adını vermişti Vampir: Suzan Tozcu. Cinayetlerin peşine düşmüş, kardeşleri fark etmeye çok yaklaşmıştı. Ondan kurtulmak için kazayı planlamışlardı kardeşiyle beraber. Planları işe yaramıştı. Üstelik alelade bir kaza olduğu için kendileri ile doğrudan bağ kurulması da imkansızdı. Ancak hesaba katmadıkları bir kişi vardı: Yasemin Kalemeli.

Uyandığı andan itibaren kazanın peşine düşen Yasemin, Vampir Kasap’ın planları için büyük bir tehdit oluşturuyordu. Kaza günü yaşananları geriye doğru adım adım takip etmeye başlaması, katilleri panikletmeye yetmişti. Tamirci bu sebeple öldürülmüştü. Yasemin olayın peşini bırakmamış ve tamircinin karısının da ölümüne sebep olmuştu. Yasemin’i özellikle uyarmışlardı yollarından çekilmesi için. Tanınan birisiydi Yasemin. Onların istediği bir hedef değildi. Onu öldürmek amaçlarına hizmet etmeyecekti. Onu korkutmakla yetinmek istemişlerdi. Ama aynı zamanda artık tanınmak da istemişlerdi. Tamirci cinayetleri onların dünyaya kendilerini ilk ilan edişleri olmuştu Yasemin sayesinde. Profesörü ve öğrencisini de aynı sebeplerle öldürmüşlerdi. Kendilerine ulaşmaya başlayan her ipi kopartıp atıyorlardı.

Bu cinayetleri işlerken aylık düzenlerini de bozmak istememişti Vampir Kasap. Kütüphane görevlisi Ziya Sırcı’yı da bu sebeple öldürmüşlerdi. Gözlerden uzak bir zavallıyı tüm ülkeye tanıtmışlardı. Onu yapayalnız hayatından kurtardıklarına inanıyordu Vampir. Kendisini bir zalim olarak görmüyordu. Öldürmekten zevk almamış, amacı için fedakarlık yapmıştı sadece. Başarılı olmuştu. Bütün ülke artık onların kurbanlarını tanıyordu. Kendileri de amaçları da biliniyordu. Bir cani olarak değil bir asker gibi konuşuyordu mahkemenin huzurunda. Zafer kazanmış bir asker gibiydi.

En büyük hamleleri ise Amir’in öldürülmesiydi. Kendilerini yakalayarak hedeflerini durduracak yegane güce, amaçlarının büyüklüğünü göstermek istemişlerdi. Son hamleleri olacağını bile bile atmışlardı adımlarını. Amir’in ölümü hikayenin son sayfası olacaktı onlar için. Amir durdurulacak, adı bütün ülkeye duyurulmuş olacak, kendileri de görevlerine son vermiş olacaklardı. Tüm planları başarıyla tamamlanmıştı. Vampir Kasap’ın hikayesi kendi elleriyle bitirilmişti. Hiçbir zafer olmadan durmuştu akan kan. Kazananı olmayan bir savaş kaybedilen onlarca canla sona ermişti. Kasap mezara, Vampir hapse, günlerce ekranı süsleyen soğuk bedenlerin sahipleri ise istirahat edecekleri yeni evlerine yerleşmişti. Geride ise ağacın yaşken eğildiğini anlatan kanlı bir hikaye kalmıştı sadece. İnsanoğluna ders çıkarması gerektiğini hatırlatan hüzünlü bir hikaye…”

Yazdığı satırların yalanlarla dolu olduğunu biliyordu Yasemin. Gerçekleri anlatmak için yazmamıştı hiçbirini. Vampir’in mahkemede söylediği yalanları desteklemişti sadece. Kameraların karşısına çıkacak cesaret olmadığı için yazdığı metni göndermişti Şef’e. Yasemin’in yerine haberi sunmaya hevesli onlarca muhabir vardı. İçlerinden biri sunmuş olmalıydı haberi.

Amir’in çabaları boşa gitmesin diye yazmıştı haberi. Halkı sakinleştirip katili sessizce yakalamak istediği bir sır değildi. O da artık bu olayın gözlerden uzak çözülmesi gerektiğini düşünüyordu. Gerçekleri biliyor olmasına rağmen bu yüzden susmuştu. Katillerin hâlâ dışarıda olduğundan bahsetmemişti. Vampir Kasap’ın üçüz olduğundan bahsetmemişti. Cinayetlerin öylesine işlenmediğini biliyordu. Maktulleri Vampir Kasap’ın seçmediğini biliyordu. Cinayet tavrını onların seçmediğini biliyordu. Cinayet aletini onların alamayacağını da biliyordu. En önemlisi de itirafları Vampir’in kendisinin yapmadığını biliyordu. Biri kendilerine ulaşacak bütün izleri Vampir Kasap’la beraber tarihe gömmek istemişti. Her şeyin farkındaydı artık. Hiç birinden bahsetmedi. Bahsedemezdi. Bahsetse bile kim inanırdı?

Suzan’ın bu mesele ile ilgisinin ne olduğunu hâlâ bilmiyordu. Ölen herkesin birbiriyle bir şekilde ilgisi olduğunu biliyordu ama bağlantıyı kuramıyordu. Gerçekleri bilen çok az kişi kalmıştı. Yasemin sesini çıkartamazdı. Onun dışında bir Amir biliyordu bir de ekibi. Toprağın altından seslense kimse duyamayacaktı. Ekibi ise darmadağın olmuştu. Her şeyi en başından bilen başkomiser tek kelime etmeyecekti. Yasemin’in olanlar hakkında uyardığı tek kişi olan polis kız ise ekipteki herkesten şüphe duyduğu için adım atarken on defa düşünecekti.

Yaşanan her şey Vampir Kasap’ın hikayesi ile örtülmüştü. İnsanın aklıyla oynamayı seven düşman bir kez daha zafer kazanmıştı. Dışarıda özgürce dolaşan diğer vampirlerse sıradaki kurbanlarına doğru adım adım ilerliyor olmalıydı.

Geçmişe Son Yolculuk

Amir’in ölümü hakkındaki haberler durulduktan çok kısa bir süre sonra Vampir Kasap haberleri de yavaşça gündemden silinmeye başlamıştı. İkiz katillerden biri hapiste diğer ise mezardaydı. Sözde uzmanlar ikizlerin tek bir kimlikle yaşamasını uzun uzun değerlendirmiş, cinayetlerin planlı ve titiz bir dehanın ürünü olduğunu hayranlıkla anlatmışlardı. En sonunda da kendilerine analiz edecek yeni gündemler bulmuş, demode olanı bir kenara bırakmışlardı. İnsanlar da konu hakkında çeşit çeşit paylaşım yaparak vicdanlarını rahatlattıktan sonra zihinlerini aylarca meşgul eden gündemlerden zerrece etkilenmemiş hayatlarına geri dönmüşlerdi.

Yasemin hakkında da birkaç yorum yapılmıştı haberlerde. Kimileri hakkında yapılan haberlerin asılsız olduğu artık anlaşıldığı için özür dilenmesi gerektiğini savunuyor, kimileri ise hâlâ olaylara yakınlığını eleştiriyordu. Yorumlar farklı olsa da hepsinin sorduğu soru aynıydı: Yasemin Kalemeli nerede?

Boynuna ölüm fermanı yerleştirildiği anda karar vermişti kimsenin bilmediği bir yerde, kimseye görünmeden bu dünyadan ayrılmaya. Haberlere malzeme olmak istemiyordu. Hadisenin sıradan bir ölüm olarak değerlendireceği küçük bir yerleşim yeri bulacak, son günlerini geçmişini tekrar tekrar zihninde yaşayarak geçirecekti. Kararını verdiği anda fark etmemişti ama kendisinden önceki kurbanların yaptığını tekrar etmekten başka bir şey değildi yapmayı düşündüğü. Onlarla aynı ruh halini paylaşıyor olmalıydı. Yasemin kadar şanslı değildi bir çoğu. Hayatlarına devam ederken yakalamıştı nefeslerinin celladı. Yasemin, onlar gibi olmak istemiyordu. Kanların içinde bırakılmış bir ceset olmayacaktı. Her ne kadar acı içinde olsa da sessiz ve sakince ayrılacaktı bu dünyadan.

Amir’in cenazesine katılmadan gitmesine izin vermemişti kalbi. Taziye evine gidecek gücü kendisinde bulamamıştı. Mezarlıkta vedalaştı ne zaman tanıştığını hatırlayamadığı kader arkadaşıyla. Kimseyle konuşmadan ayrıldı. Hızlı adımlarla çıkmıştı mezarlıktan. Sanki biri selam verse her şey ortaya çıkacakmış gibi hissediyordu. Kimsenin, boynunda sakladığı sırrı bilmesini istememişti. Önce evine uğrayacak, bir valiz hazırlayacak ve yalnız başına gidecekti ölümle gizli buluşmasına. Oysa kaderin planı farklıydı. Öyle ya insan hep planlar yapar, kader de her seferinde gülerdi.

Mezarlıktaki diğer gazetecilerin dikkatini çekmeden ayrılmak için kullandığı yolun sonunda görmüştü onu Yasemin. Öylece uzaktan bakıyordu tehditkâr gözleriyle. Dövmeyle kaplı kolunu duvara yaslamış, diğer elindeki zinciri hızlı hızlı çeviren bu ürkütücü kadını daha önce de gördüğünü hatırlıyordu. Mezarlığa ilk geldiğinde çarpıp geçmişti yanından. Özür dileme ihtiyacı dahi duymadan yürüyüp gittiği için arkasından bakakaldığı kadını karşısında görünce elini montunun cebine götürmüştü farkında olmadan. İçinden alıp gittikleri değildi bulmayı umduğu, bu gizemli kadının ona neler getirdiğini merak ediyordu. Kendi anahtarının yanında duran ikinci bir anahtarı hissetmişti elleri. Kadının çarptığı anda cebine bıraktığı armağanı bu olmalıydı. 

Tekrar baktığında yerinde bulamayacağını bile bile gözlerini kadından ayırıp cebindeki anahtara baktı. Hangi arabaya ait olduğunu bulmak için düğmesine bastı ama yakınlardan hiç ses gelmemişti. Kadının az önce durduğu yere baktı. Sanki hiç var olmamıştı. Hayal olamayacak kadar gerçekti oysa. Bir süre etrafta arabayı bulmaya çalıştı. Nafile yere uğraştığını anlaması uzun sürmedi. Arabasına binip evine gitti. Aradığı sürprizi orada bulacağını bilmeden…

Evinin önündeki yolda park etmiş duruyordu yaşananların tek gerçek şahidi. Arabasını onun tam arkasına park etti, evinin otoparkına girmekten vaz geçerek. Bir süre hiç kıpırdamadan seyretti. Daha ilk gördüğü anda tanımıştı Suzan’ın arabasını. Kanındaki silgi onu yok edememiş olmalıydı. Kazanın ve öncesinin tüm sırlarını taşıyan bu küçük, beyaz arkadaşını kimin bıraktığını tahmin etmek zor değildi. Neden yaptıklarını anlamaksa Yasemin’in becerilerinin çok ötesindeydi artık. Zamanın içinden sıyrılıp bir köşede vaktini bekleyen bu sırla yüzleşmek için sabırsızlanmıyordu. Her şeyin bittiğine kendisini o kadar ikna etmiş olmalıydı ki, karşısında duran kapıdan geçmek anlamsız geliyordu. Yine de damarlarında yayılmaya başlayan merak duygusunu bastıramayacaktı.

Arabanın etrafında gezindi bir süre. Çamurluklardaki çiziklere, camdaki çatlağa, arka tampondaki göçüğe baktı dalgın gözlerle. Her birinin bir anısı vardı. Suzan’ın bir zamanlar hayatta olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı. Toprağın altında sessizce zamanının dolmasını bekleyen arkadaşının bir zamanlar kendisi gibi soğuk bedeninde can taşıdığını fısıldıyordu kendisine yönelen kulaklara. Uzun uzun dinledikten sonra Suzan’ın yol arkadaşını, cebinden dövmeli kadının armağan ettiği anahtarı çıkarttı. Sonucu bilmesine rağmen gözleriyle görmek istemişti. Düğmesine bastı. Suzan’In arabasından gelen ıslığı duyunca gülümsedi. Kapıyı açtı, şoför koltuğuna baktı. Suzan’ın yerine oturmaya cesaret edemedi. Kapıyı kapatıp her zamanki yerine, şoförün yanındaki koltuğa geçti. Kapıyı kapattı.

Gözlerini eski günleri görmeyi umarak gezdirdi arabanın her detayında, bir süre. Suzan’ın büyük bir hevesle aldığı çiçek desenli, siyah direksiyon kılıfı, koltukların üzerindeki örtüler, camın kenarına yapıştırdığı “Benden iyisi şamda kayısı” etiketi, aynanın üzerine astığı süslü koku kutusu, biri arabasını çalarsa diye taktırdığı gizli kamera, köşede duran numaratör, torpidonun kapağına taktığı kalpli magnet, torpidoda her zaman hazır tuttuğu fotoğraf makinesi ve defterleri, her biri aracın farklı bir köşesine dağılmış, eski günleri yad ediyordu. Gülümseyerek dinledi Yasemin eski, güzel günleri onların ağzından.

Gizli kamera… Yasemin’in yüzündeki tebessüm bir anda dağıldı. Suzan’ın arabasına taktırdığı, bilmeyen birinin fark edemeyeceği iç kamera yerinde duruyordu. Aracı ona getirenler kamerayı bulmuş olabilirler miydi? Suzan her zaman açık tutardı kamerasını. Kaza günü, tamirciye gittiklerinde açık olmalıydı. Direksiyonun altındaki bölmeye ulaşmaya çalıştı Yasemin. Suzan göstermişti kayıtları tutması için takılan hard disklerin olduğu gizli bölmeyi. Bir türlü açamıyordu. Nasıl açılacağını da anlatmıştı ama Yasemin önem vermediği için dinlememiş olmalıydı. Şimdi hatırlaması için zorladığı zihni kendisine dudak büküyordu. Anahtar… Anahtarla bir şey yapıyordu. Köşesindeki tuşa bastırıp içindeki anahtarı çıkarttığını hatırlıyordu. Sadece düğmelerden ibaret olduğunu zannettiği anahtarların içinde gerçek bir anahtar olduğunu ilk defa o zaman görmüştü. Anahtara ulaşması tahmin ettiğinden daha fazla zamanını almıştı. Düz bir metalden ibaret olan anahtar elinde duruyordu. Şimdi ne yapması gerekiyordu?

Dakikalarca uğraştıktan sonra ağrıyan belini dinlendirmek için geri koltuğuna yaslandı. Gözlerini kapatıp geçmişe dönmeye çalıştı. Suzan’ın şoför koltuğunda oturduğunu hayal etti. Kamerayı taktırdığı güne ulaşana kadar gezindi anılarında. Suzan’ın o koltukta oturduğu her anısını izledi. Gözleri dolmaya başlamıştı. Hatırlamak sadece canını yakıyordu. Kerem’le beraber habere gittikleri anlar, Suzan’ın neşesi, Kerem’in saçmalıkları, kendisinin o ortama hiç yakışmayan ciddiyeti… Geçmişin daha eski sayfalarını çevirmeye çalıştı. Suzan’ın direksiyona yapışmış ellerini fark etti. Korkuyla dolu gözleri o kadar kocaman açılmıştı ki yerinden fırlayacak gibiydi. Arkaya doğru baktığını hatırladı. Doğru ya, peşlerindeki arabadan kaçmaya çalışıyorlardı. Çektikleri görseller peşlerindeki adamlar kadar kendi başlarına da bela olmuştu o gün. Suzan, adamlardan kurtulmak için o kadar hızlı gidiyordu ki gaza basan ayağı kasılıp kalmış olmalıydı. Gözlerini yoldan ayıramıyor, kırpmaya dahi cesaret edemiyordu. Yasemin onun bu haline kahkahalarla gülmeye başlayınca Suzan kızıp bağırmış sonra da ağlamaya başlamıştı. Yüzünü kaplayan tebessümle açtı gözlerini Yasemin.

Doğru anıya ulamıştı. Peşlerindeki arabadan kurtulduktan sonra söylemişti Suzan arabasında kamera olduğunu. Daha doğrusu kurtulamamışlardı. Adamlar önlerini kesmiş, Suzan panikleyip kenardaki çalılara vurmuştu. Yasemin’in kamerasını alıp gitmişlerdi. Fotoğraflarını çektikleri adam o kadar kibirliydi ki yendiği gazetecinin gözlerinin içine bakmak istemiş, arabanın yanına kadar gelmişti. Aralarında çıkan ufak tartışmada açık açık konuşması da aleyhine delil olmaya yetmişti. Adam gittikten sonra Suzan gülerek göstermişti gizli kamerasının çektiklerini.  Camdan uzanıp arabanın anahtarını kapıdaki yerine taktığında açılıvermişti disklerin olduğu bölme. Yasemin de aynısını yaptı. Açılan bölmedeki diski çıkarttı. Disktekileri izlemek için bir aleti vardı Suzan’ın. Torpidoda yoktu. Vites kolunun hemen altındaki bölmede buldu. Diski bağladığında kısa bir nefes alıp verdi.

Kayıtlar arasında hızlı hızlı gezinmeye başladı. Her biri tarihe göre isimlendirilmiş video dosyalarına baktı. Hangi tarihi aradığını bilmiyor gibiydi. Kaza gününe mi bakmalıydı yoksa sonrasına mı? Belki de öncesine bakması gerekirdi. En son kaydı açtı. Aracı kimin bıraktığını tahmin ediyor olmasına rağmen görmek istemişti. Yanılmamıştı. Dövmeli kadındı arabayı evinin önüne bırakan. Daha geriye sardı kaydı. Camlardan seçebildiği kadarıyla ormanı andıran bir yerden almıştı arabayı. Daha eski kayıtlara baktığında uzunca bir süre arabanın aynı yerde durduğunu görecekti.

Kayıtları izlerken bir yandan da etrafını kolaçan ediyordu. Aynalardan arkaya bakmaya çalışıyor, yoldan geçen biri olduğunda kaydı ya kapatıyor ya da sesini kısıyordu. Birkaç videoya daha baktıktan sonra kaza gününe gidecek cesareti ancak bulabilmiş kendisinde. Kanındaki silginin yok ettiklerini gözleriyle yazmaya hazırlanmak için derin bir nefes aldı. Nefesini vermeden önce kaydı oynattı.

Suzan götürmüştü Yasemin’i gideceği yere kadar. Yol boyunca tedirgin olduğu halinden belliydi. Yasemin arabadan inmeden önce kolundan tutmuş, emin olup olmadığını sormuştu Suzan. Yasemin’se sadece gülümsemekle yetinmişti. Gülümsemesi bile emin olmadığını anlatmaya çalışıyordu. Hiç tanımadığı ikizini seyrediyor gibiydi Yasemin. Arabadan ayrıldıktan sonra nereye gittiğini merak ediyordu. Ama Suzan’ın üzerindeki hâl daha çok ilgisini çekmişti. Tedirginlikten fazlası vardı. Gergindi, üzgündü. Belki de hafızasının silineceğini biliyordu. Profesörün sözlerini hatırladı Yasemin: “Çıkmayı siz istemiştiniz oysa.”. Hafızasını kendisi mi sildirmişti? Biraz sonra çalan telefon zihnindeki soruları dağıtmıştı. Suzan’ın telefonuydu çalan. Tereddüt etmişti açmakta. Cevap verdiğinde ise telefonun araca bağlı olduğunu fark etmiş, telaşla sesi kapatıp telefonu kulağına götürmüştü. Konuşurken bir yandan da duyan birisi var mı diye etrafa bakınıyordu. Şimdiye kadar Yasemin’den başka hiç kimse duymamış olmalıydı. Duysa da Yasemin’den başka kim tanıyabilirdi arabada tanıştığı asilzade kadının kendinden emin, otoriter sesini?

Donup kalmıştı Yasemin. Daralan nefesi Suzan’ın konuştuklarını duymasına engel oluyordu. Camı açmak için elini uzattı. Gözlerini kayıttan ayıramıyordu. Eli ise camı açacak düğmeyi bulamamış, rastgele vurup duruyordu. Dostu, düşmanıyla görüşüyordu. Kendisi ise sözünü dinlemeyen bedeni ile, kendisine ihanet edilen arabada oturmuş dostunun vedasını izliyordu.

“Daha yeni geldik. …Hayır, kimse bir şey bilmiyor. …Bunun tek yol olduğundan emin misiniz? …Biliyorum. …Biliyorum. Biliyorum. Birinin onları durdurması gerekiyor ama başka bir yol… …Belki… …Merak etmeyin. Onu size getireceğim ama siz de sözünüzü tutacaksınız. Ona bir zarar gelmeyecek. Sadece her şeyin bitmesini istiyorum. Ona bir şey olmasını değil. …Tamam, peki. …Anladım. …Merak etmeyin. Orada olacağız.”

Konuşurken rahat olmadığına bakarak dostunun ihanetten keyif almadığını söyleyebiliyordu Yasemin. Yine de bu onu masum yapamıyordu. Bütün bunların nerede gerçekleştiğini anlayabilmek için kaydı durdurdu Yasemin. Camlardan görebildiği kadarıyla arabanın son kayıtlarda uzun bir süre beklediği ormanla benzer bir yerdeydiler. Belki de aynı yere geri dönmüştü araç  gizemli bir elin yardımıyla. Emin olamıyordu. Kaydı ileriye sarmak için videoyu hızlandırdı. Suzan uzunca bir süre arabada beklemiş, dışarı çıkmış, tekrar binmiş, uzun uzun düşünmüştü. Yasemin geri gelene kadar tekrar tekrar fikrini değiştirmiş olmalıydı. En sonunda Yasemin geldi. Arka koltuğa hastanede ölümüne şahit olduğu hemşirenin de yardımıyla yatırdılar. Kendi haline baktı Yasemin dikkatlice. Yüzünde yaşamın izi dahi kalmamış gibiydi. Arabanın yanında birilerinin konuştuğunu fark etti Yasemin. Kaydı biraz geriye alıp cihazı kulağına yaklaştırdı. Profesör’ün sesine benzeyen bir ses Suzan’ı uyarıyordu.

“Yol boyunca hiç konuşmamanız konusunda uyardılar. Kesinlikle hiçbir şey söylemeyin. Anlattığınız her konu, bahsettiğiniz her şey ilgili olduğu anılarla birlikte silinir. İlaç vücudundan atılana kadar izole kalması gerek.”

Suzan bütün bunları zaten bildiğini söyleyerek arabaya binmişti. Başından savurmaya çalışıyor gibiydi onları. Başka bir planı olduğunu bilen kimse yoktu belli ki. Arabaya binince dönüp Yasemin’e bakmıştı. Sonra tekrar önüne döndü. Gözlerindeki acıyı küçük kamerası dahi görebilmişti. Hızlıca uzaklaştı bulundukları yer her neresiyse oradan.

Yol boyunca konuşmaması gerekiyordu Suzan’ın. O ise hiç susmamıştı. Kamera her şeyi ön camdan izler gibi gösterdiği için tam seçemiyordu ama sanki Suzan önündeki telefondan okuyarak anlatıyordu her şeyi. Sanki nelerden bahsetmesi gerektiğinin bir listesi vardı elinde. İlk önce bir adamdan bahsetmişti. Tarif ettiği adam Gizemli Adam’ı andırıyordu. Uzun uzun anlatmış adamın nasıl biri olduğunu. Dış görünüşünü, huylarını, sessiz ve ciddi oluşunu. Sonra kulübeden bahsetmeye başlamıştı. Her detayıyla anlatıyordu. Ahşap duvarların rengi, eskimeye yüz tutmuş camları, arka kapısı, tuvaletin epey ileride ağaçların arasındaki bir kabinde oluşu… O an fark etmişti, kulübeyi unutmasının tek sebebi Suzan’dı. Kanındaki silgiye emreden Suzan’dan başkası değildi. Kaydı durdurdu. Daha fazla izleyecek cesareti yoktu.

Arabadan indi. İki adım attı. Tıpkı Suzan’ın öldüğünü öğrendiği andaki gibi… Dönüp şoför koltuğuna baktı. İkinci defa ölmüştü Suzan. İkinci defa veda etmeye hazırlanıyordu dostuna. Boynundaki idam fermanını dahi unutturmuştu bütün bu olanlar kısa bir süre için bile olsa. Evine doğru ağır adımlarla ilerlerken hiçbir şey düşünemiyordu. Zihni uyandığı ilk andaki kadar sessizdi. Bu sefer kalbi de susmayı seçmişti. Ayakları neden adım attığını bilmiyor, zihni ne yapması gerektiğine karar veremiyordu. Evine doğru yaklaştığında karar vermişti, ne zihnini ne de kalbini yormaya ihtiyaç duymadan. Her şeyin başladığı yer neresiyse oraya gidecekti. 

Önce evine gidip bir valiz hazırladı kendisine. Neredeyse hiç vakit kaybetmeden geri döndü Suzan’ın arabasına. Suzan’ın arabası gittiği yerleri kaydediyordu. Buraya gelmeden önceki konumunu buldu, işaretledi. Navigasyonun onu her şeyin başladığı yere götürmesini umarak yola koyuldu. Kendi arabasını olduğu yerde bırakmıştı. Fotoğraf makinesini evde bırakmıştı. Sevdiği kıyafetleri almıştı yanına sadece bir de cüzdanını. Geri dönmemek üzere çıktığını biliyordu bu yolculuğa. Kaybedecek hiçbir şeyi yokken ne kadar da rahat gidiyordu insan bilinmezliğin ortasına?

Gel gör ki konumun onu götürdüğü yer Yasemin için bilinmeyen değildi. Kulübe ikinci defa karşısında durmuş ona gülümsüyordu. Yasemin de arabanın içinde oturmuş gülerek karşılık veriyordu onun selamına. Yer aynı yer değildi. Belli ki ikinci kulübe özel olarak inşa edilmişti. Sonradan gittiğinde değişmiş olması bundandı. Yahut da Yasemin’in zihni ona yardım etmek istemiş ve küçük bir oyun oynamıştı. Kim bilir? Son günlerini geçirmeye karar verdiği kulübeye girmeden önce arabada oturup kamera kayıtlarının son kısmını izlemeye karar verdi.

Suzan, önündeki telefondan okuduğu konular hakkında uzun uzun konuşuyordu. Biraz hızlandırdı. Neleri unuttuğu ile ilgilenmiyordu artık Yasemin. Yarının olmadığı yerde dünün de bir değeri kalmamıştı. Uzunca bir yol gittikten sonra Suzan yavaşça arabayı durdurmuştu. Motoru kapattı. Camını açıp dışarıdaki birisine depoyu doldurmasını söyledi. Benzinliğe gelmiş olmalılardı. Suzan camı tekrar kapattı. Kısa bir süre gözlerini direksiyona dikip öylece durdu. Dalıp gitmiş gibiydi. Sonra birden konuşmaya başlamıştı.

“Hatırlıyor musun? Biz bir gün seninle konsere gidecektik. Ateş ayarlamıştı. Ben çok heyecanlanmıştım. Hep evde olduğum için… Sizden başka arkadaşım yok. Neden, ben de bilmiyorum. Hiç beceremedim arkadaş edinmeyi. Kimse de istemedi arkadaş olmak benimle. Sessiz olmanın dezavantajları…”

Dertleşmek için yanlış zamanı seçtiğini fark etmiş olacak ki dönüp Yasemin’e bakmıştı. Sonra konuşmaya devam etti.

“Keşke söylemeseydim. Şimdi onu da unutacaksın. Gerçi belki beni de unutursun diye anlatayım dedim. O zaman beni affetmene gerek de kalmaz. Kızmazsın hem.”

Gülmüştü Suzan ama gözlerinde biriken yaşlar sevinçten bahsedemiyordu bile. Yasemin bu konuşmanın nereye gideceğini tahmin edemiyordu. Bu sırada camın önüne gelen adamı gördü. Benzini dolduran pompacı, benzinlikte onlara tamirhaneyi tarif eden adamdı. Suzan’ın uzattığı parayı alırken aracın motorundan gelen sesten bahsetmeye başlamıştı. Gerçekten de bir tamirciye gitmelerini aksi halde sorun yaşabileceklerini söylemişti. Suzan da gülümseyerek teşekkür etmişti. Arabayı çalıştırdıktan sonra ise yüzünden tebessüm hızla kaybolmuştu.

“Bir terslik var. Bir terslik var.”

Kendi kendine aynı sözleri tekrarlayıp duruyordu. Suzan’ın gözlerindeki korku sözlerinden daha tehlikeli bir duruma düştüklerini anlatıyordu. Bir süre daha ilerlediler. Suzan yol boyunca şüpheci gözlerle her yanı kontrol ediyordu. Biraz sonra aradığı şüpheyi karşısında bulmuş gibi gözlerini yalnızca karşıya dikti. Yüzündeki tedirgin ifade yerini korkuya bırakmış, çatık kaşları gevşemiş, yanakları felç geçirmiş gibi boşluğa düşmüştü. Yüzünde hiçbir ifade kalmamıştı sanki. Karşılarında onlara doğru gelen biri olmalıydı. Suzan gözleriyle sol tarafa doğru yanaşan kişiyi takip ederken bir yandan da hızlanan nefesini kontrol etmeye çalışıyordu. Alnından boşalan terler, kamerada yüzünün parlak görünmesine sebep olacak kadar çoğalmıştı. Gelen kişi her kimse Suzan’ın korktuğu biriydi. Belki de Suzan’ın katiliydi. Her şeye rağmen hâlâ arkadaşı için endişeleniyordu Yasemin.

Bu sırada arabanın camına tıklatılmıştı. Suzan yavaşça camı açtı. Camdaki adamın kim olduğunu görmeye çalıştı ama yüzü bir türlü görüş açısına girmemişti.

“Siz neden geldiniz?”

Suzan, adamı tanıyordu. Adam ona dışarı çıkmasını işaret etmiş olmalıydı. Suzan arabanın kilidini açtı. Bu sırada arka kapı açıldı. Bir el uzanıp Yasemin’i arabadan çıkartmaya çalışıyordu. Mezarlıkta gördüğü dövmeli kızdı bu. Suzan da hemen arabadan inmişti. Kapının önünde konuştuklarını duyabiliyordu. 

“Öndeki araçla devam edin.”

“Neden?”

“Böylesi daha güvenli.”

Suzan’ın konuştuğu sesi tanıyordu ama kim olduğunu hatırlayamamıştı. Biraz sonra arabaya bir adam bindi. Aracı çalıştırdı ve gitmeye başladı. Kendi atölyesinde tezgahın üstünde cansız gözlerine baktığı canlı kanlı izliyordu Yasemin. Suzan’ın arabasını alıp götüren Tamirci’ydi. Önce tamirhaneye gitmiş, arabayı tamir bandına dahi sokmadan arkada taraftan çıkartmış, sonra da kulübeye getirmiş olmalıydı. Kayıtlardan ancak böyle bir hikaye çıkartabiliyordu. Sonra ne olmuştu? Öndeki arabaya neden binmeleri gerekmişti? Kazayı yaptıkları araba olmalıydı önde bekleyen. Kim, neden istemişti kendi ayaklarıyla eceline gitmesini? Kim dosttu, kim düşman?

Soruların cevaplarını kayıtlardan bulamayacağını biliyordu. Arabadan indi. Etrafına bakınarak ağır ağır ilerledi kulübeye, dünyadaki bütün zamanlar kendisininmiş gibi. Boynundaki cellat onu zamanın dışına çıkartmıştı sanki. Zamana ihtiyacı yoktu. Zamanı yoktu. Artık zamanın bir anlamı yoktu. Ha bir dakika önce ha bir dakika sonraydı. Sondan azadeydi artık. Belki de ölümü bilmek ölümsüz kılıyordu insanı. 

Kulübenin kapısını açması geçen seferki kadar zor olmamıştı. Biraz zorladığında açılıvermişti. İçeri girdiğinde hafifçe gülümsedi. Her şey geçen seferki ile birebir aynıydı. Bütün bu bilinmezliklerin içinde, bildiği bir yere gelmişti. Dünyaya veda etmek için güzel bir mekandı. Arabadan valizini aldı. Yeni evine yerleşti. Etrafa bakınırken aklına gelmişti, çocuğu kurtardığı anlar. Aynı mahzen burada da var mı diye merak etmeseydi, son anlarında hayatının sırrı ile yüzleşemeyecekti.

Tamircinin oğlunu kurtardığı mahzen aynı yerinde duruyordu. Ne var ki içerisinde bu sefer bir çocuktan çok daha fazlası saklıydı. Mahzenin duvarları raflardan oluşuyordu. Her rafta dizilmiş onlarca kağıt vardı. Raflara numaralar verilmişti. Her bir numaranın da üzeri çizilmişti. Yalnızca biri hariçti. Bütün etiketlerde sayıların üzeri çiziliyken 47 numaralı rafın etiketinde sayının altı çizilmişti. İlk bakışta fark edilmeyecek bu farkı Yasemin odaya daha ilk girdiği anlarda fark etmişti. Çünkü kendisi de seçtiği dosyaları elediklerinden böyle ayırırdı. Raftaki belgelere baktığında kendisi bekleyen tek sırrın sayılardan ibaret olmadığını anlayacaktı.

Raflarda bulduğu belgeler sanki bir masalın tekrar tekrar yazılmış nüshalarına benziyordu. O masalı yaşamamış olan için bir sanat eseri olacak satırlar, gelecek sayfaları kendi anılarında okumuş olanlar için tarihin olmadan önceki ilk kaydıydı. Bu hikayeler bir planın hazırlığıydı. Titiz ve detaylı bir plandı. Onlarca, yüzlerce defa yeniden yazılmış, dehşete düşürecek kadar ince işlenmiş bir plan… Yasemin’in benliğini sarsacak, kanındaki silgi kadar ürkütücü bir gerçeğin yansımasıydı her biri. Okuduğu her satır onu geçmişin girdabında mahsur bırakmıştı. O girdaptan çıkmaya çalıştıkça daha çok içine çekiliyordu.

Her şey önceden düşünülmüş, karara bağlanmıştı. Bütün bir hayatı hatırladıkları ve hatırlayamadıklarıyla karşısında duruyordu. Hafızasının silinmesi, tamirci, Suzan, tamircinin cesedini bulması, olayları haber yapmaya başlaması, Amir’le yolları kesiştiğinde olabilecek olaylar, gerçekleri nereden ve nasıl öğreneceği, kulübe, tamircinin oğlunu kulübede bulması her şey, her an yazılmıştı. Bir sayfada tamirci öldükten yere kanın kimin tarafından döküleceği yazıyordu, bir sayfada ise hafızası silinen Yasemin’e nasıl yol gösterileceği. Bir diğer cümle katile Vampir Kasap ismi verilmesi gerektiğinden bahsediyor, bir başkası profesörün ölümünü anlatıyordu. Gözleri kararmaya başlamıştı Yasemin’in. Dengesini sağlayabilmek için duvara tutunmaya çalıştı ama eli boşlukta savrulup gitti. Olduğu yere çöküp kaldı. Kararmaya başlayan gözlerinin seçebildiği kadarıyla önünde duran kaderin defterinden düşmüş sayfaları okumaya çalışırken hayatla bağı kopmuştu. Ses yoktu. Hissetmiyordu. Sadece kelimeler vardı zihninde yankılanan, onları da gözleri seçemiyordu. Nefes alıyordu. Kalbi çalışmaya devam ediyordu ama sayfayı çevirmek için güç bela söz geçirdiği ellerinin rengi solmuştu. Bütün bedeninden önce parmakları üşümeye başlamıştı. Kanı çekilen parmaklarını kağıdın üzerinde gezdirmeye başladı. Kenara alınmış notları yeniden yazar gibi takip etti parmağıyla. Etrafa bakındı. Bir kalem bulmak istiyordu, içindeki ateşi söndüremeyeceğini bilmesine rağmen. Yüksek yerlerde bulamadığını az ötesinde bulmuştu. Yere düşmüş, kenara yuvarlandığı için kaderine terk edilmiş bir kalem ona gülümsüyordu. Yavaşça uzanıp kalemi aldı. Kağıda, uzun uzun yapılmış plandan bir kesiti işaret ederek, kim bilir ne kadar vakit önce yazılmış notların hemen altına aynı kelimeleri yazdı: “Ya uyanamazsa?”.

Yazdığı kelimelere baktı uzun uzun. Her bir harfi inceledi başını yasladığı yerden yorgun gözleriyle. Harflerin boyutu, geçişi, birleştiği noktalar, birleştiremediği yerler, a harfinin iki defa dönen yuvarlağı, üç aşamada çizdiği m harfi, her bir kıvrımı aynıydı. Önceki notların silinmeye yüz tutan mürekkebi olmasaydı hangisini şimdi yazdığını ayırt edemeyecekti. Kalemi bıraktı yavaşça elinden. Gerçeği o da fark etmişti sanki. Geldiği yere geri döndü. Kaderine terk edildiği köşesine saklandı yeniden. Yasemin de saklanmak istemişti. Gerçeklerden kaçabileceği tek yere gitmeye karar verdi ve kapattı gözlerini.

Ne kadar zaman sonra uyanmıştı emin olamıyordu. Oturduğu yerde sırtı ağrımış, dizleri uyuşmuştu. Kucağındaki kağıtları kenara alıp ayağa kalkmaya çalıştı. Dizleri tutmuyordu sanki. Güçlükle kalkabilmişti ayağa. Yerde bıraktığı kağıtları almak için eğildiğinde de sırtı engel olmaya çalışmıştı ona. Kucağına alabildiği kadar çok dosyayı alıp yukarı çıktı. Mahzendeki bütün belgeleri çıkartıp masanın üzerine dizmek istiyordu. Mesleki alışkanlığından dolayı değildi bu defa ölmeden önce gerçeği bilmeye hakkı olduğunu düşündüğü için her satırı okumaya karar vermişti. Kendi eliyle kendi sonunu nasıl hazırladığını öğrenmek istiyordu. 

Gözünü kırpmadan okudu her bir belgeyi. Saatler geçmişti. Acıktığını fark edinceye kadar yerinden kıpırdamadı. Arabaya binip yakındaki bir köyden alışveriş yaptığı dakikaları bile kayıp olarak görmüştü. Kimseyle konuşmadı, selam dahi vermedi. Kulübeye geri döndüğünde poşetleri tezgaha koyarken gözleri yeniden belgelere takılmıştı. Saatler sonra ancak hatırlayabildi yemek yemesi gerektiğini. Alışveriş yaptığını dahi unutmuştu. Poşetleri görünce bir süre düşünmek zorunda kaldı ne zaman aldığını hatırlamak için. Elini hafifçe boynuna götürdü. Belki de zihnini bu kadar dağıtan hayatının planı değil son anının celladıydı. 

Yemek yerken dahi okumaya çalıştığı kağıtların arasında o kadar çok vakit geçirmişti ki bir zamanlar kulübedekinden başka bir hayatı olduğu aklına dahi gelmiyordu. Sanki burada doğmuştu ve burada ölecekti. Cesedini bulanlar belki kulübenin zemini dahil her yanına, gruplayarak dizdiği kağıtları da bulur, Yasemin’in cesaret edemediği gerçekleri bütün dünyaya açıklarlardı. Kağıtların içinde o kadar kaybolmuştu ki karşısındaki sayfalarda kendi adını okuduğu zamanlarda durup biraz düşünmek zorunda kalıyordu ismin sahibini hatırlayabilmek için. 

Kulübeye ne zaman geldiğini hatırlamıyordu artık. İki gün olmuş muydu? Üç gün? Kim bilir belki de bir haftadır bu kulübede yaşıyordu. Köye ikinci defa gittiğini hatırlamıyordu. Erzağı da henüz bitmemişti. Çok vakit geçmemiş olsa gerekti. Hoş, zaman artık onun için bir anlam ifade etmiyordu. Geceyi gündüzden ayırt etmeye ihtiyaç duymuyordu. Yorulunca kağıtların üzerinde uyuyakalıyor, dinlendiğinde gözleri kendiliğinden açılıyordu.

Okuduğu satırlar zihninden çok kalbini yormuştu. Bildiğini, yaşadığını sandığı her şeyden şüphe ediyordu. Dostu, düşmanı kim bilmiyordu. Nasıl gelmişti buraya? Neden sildirmişti hafızasını? Neden kariyerini zirvedeyken terk etmiş, geri kalan yıllarını küçük haberlerin peşinde harcamıştı? Kağıtlara baktığından görebiliyordu, uzun bir süredir asıl mesleği gazetecilik değildi. Bir gazeteci böyle bir plan yapamazdı. O halde ne iş yapmıştı bunca zaman? Sorularına önündeki kağıtlarda da cevap bulamıyordu.

Yine kağıtların üzerinde uyuyakaldığını fark edememişti gözlerini ilk açtığı anda. Bir süre etrafına bakındı. Her geçen gün daha da sersemliyordu sanki zihni. Daha yeni uyumuş gibi hissediyordu. Az önce koymuştu başını. Bir şey onu zamandan saklanmak için gittiği uykusundan geri çağırmıştı. Ama etrafta farklı hiçbir şey yoktu. 

Kapı çalmaya başlayınca bir anda durdu. Kapının sesine uyanmış olmalıydı. Kulübede olduğunu bilen kimse yoktu. Kimsenin gelmesini beklemiyordu. Zihnindeki kargaşaya rağmen kalbi son zamanlarda belki de ilk defa bu kadar sakindi. Boynunda ölüm fermanı varken başına gelebilecek hiçbir şey onu korkutamıyordu. Sakince kalktı. Dışarıdakinin kim olduğunu dahi sormadan kapıyı açtı yavaşça. 

Kızıp bağırmakla, sarılıp ağlamaya başlamak arasında bocaladı bir süre. Karar veremedi. Bedeninde içindeki fırtınadan eser bile yoktu. Kocası karşısında duruyordu ama o hiçbir tepki veremiyordu. Haber vermeden ortadan kaybolmuştu. Düşman olsalardı bile onca yılın hatrına haber vermesi gerekirdi. Oysa Yasemin kendisinden başka kimseyi düşünmemişti bile. Kocasını ardına dahi bakmadan bırakıp gitmiş, şimdi yeniden gözlerinin içine bakıyorlardı. Saniyelerin dahi taşıyamadığı bu sessiz gerilimi bitirmek istedi Yasemin.

“Nasıl buldun beni?”

“Bir insanı bulmak bugünlerde sanıldığından daha kolay.”

Gülümseyerek söylemişti Ateş. Yasemin’i rahatlatmak için yapıyor olmalıydı. İçinde olduğu durum her ne olursa olsun diğer insanlardan çok kendisini suçlu hissedeceğini biliyordu. Karısını daha zor bir durumun içine düşürmek istememişti. Yasemin kısa bir süre durup izledi kocasını. Yüzünde hiçbir duygu yoktu ama özlediğini iliklerine kadar hissediyordu. Ateş içeri girmek için izin istemese bir süre daha izlerdi. 

Tek kelime etmeden içeri geçtiler. Bir süre etrafa saçılı duran belgelere baktı Ateş. Yasemin Köşede duran koltuğa oturmuş, hiçbir açıklama yapmadan kocasına bakıyordu. Neyi, ne kadar bildiğini anlamak istiyordu. Daha doğrusu neyi ne kadar anlatacağına karar vermeye çalışıyordu.

“Psikologu aramama gerek var mı?”

Odayı kaplayan gerginliği biraz olsun dağıtmak için söylemişti Ateş bu sözleri içerideki dağınıklığı işaret ederek. Yasemin acı acı gülerek karşılık verebilmişti. Önünde duran kağıtlara baktı dalgın gözlerle. Gülüşündeki acı yüzüne yayılmaya başladı hemen sonra.

“Kimim ben Ateş?”

Ateş bu soruya şaşırmamıştı. Verebileceği bir cevabı da yoktu.

“Amir her şeye rağmen güvenmeyi seçti bana. Bense…”

Ateş’in gözlerinin içine baktı. Gülümsedi. Gözleri dolmuştu. Günler sonra ilk defa ağlayabilecekti. Geldiğinden beri ilk defa kalbi hissedebiliyordu.

“Aylardır senden bir şeyler saklıyor olmaktan korkuyorum biliyor musun? Oysa kendimden de çok şey saklıyormuşum. Her şeyi ben yapmışım biliyor musun? Ben…”

Ateş, yanına gelip diz çöktü. Karısının ellerini, kendi ellerinin arasına aldı. Tebessümle baktı yüzüne. Eliyle gözlerinde biriken yaşları sildi Yasemin’in.

“Gitmemiz gerek.”

“Niye ki? Hem nereye?”

“Lütfen.”

“Ben ölüyüm Ateş.”

Ateş, ölümden bahsederken elini dudaklarına kapatarak engel olmak istemişti karısına.

“Gitmemiz gerek.”

Kocasının gözlerinde kayboldu bir süre Yasemin. En başından her şeyi anlatmadığına, her şeyi onunla paylaşmadığına pişman olduğunu hissediyordu. Bütün olanlara rağmen her şeyi onunla yaşamış olmayı arzuluyordu hâlâ kalbi. Yavaşça kalktı. Elini tuttu yol arkadaşının. Peşinden gitmeye başladı nereye olduğunu bilmeden.

Editörün Hikayesi

“Birini bizi durdurması lazım.”

Zaman öyle bir ana ulaşmıştı ki ömrünü ruhları korumaya adayanların torunları ruhların baş düşmanı haline gelmişti. Yetimhane görevlilerini durdurmak için Yetimhaneyi devralan Paşazade her ne kadar büyük bir tehdidi ortadan kaldırmış olsa da gittikçe yükselen iç savaşın dumanlarını dağıtmakta yetersiz kalıyordu. Aileler arası gerginlik sıcak çatışmaları doğurmaya başladığında ise artık herkesin dilinde aynı söz vardı: “Birinin bizi durdurması lazım.” 

Bütün bu çatışmaları örtmek için çalışan editörler gidişatın iyi olmadığını biliyordu. Her biri kendince olası felaketler için tedbir planları hazırlıyordu. Savaşın aşikar olması an meselesiydi. Üstelik aileleri koruyacak bir muhafızlar birliği artık yoktu. Olan olayların üzerlerini örtmek her geçen gün daha da zorlaşıyordu.

Paşazade’nin editörü de diğer ailelerin editörlerinden farklı bir durumda olmasa gerekti. Her geçen gün daha detaylı planlar yapmak zorunda kalıyordu. Gerçeği gizlemek yalan söylemekten çok daha zor olmaya başlamıştı. Paşazade’nin attığı adımları gizlemek bile yeterince zorken, Paşazade vurulduktan sonra yaşananlarla işler iyice içinden çıkılmaz bir hâl almıştı.

Rivayetlere göre, her ihtimale hazırlanabilmek için kendisini, dünyanın tüm seslerinden uzak kalmak için kullandığı kulübesine kapatmış; günlerce, yaşanması muhtemel her hikayeyi karşısında duran kağıtlara aktarmaya çalışmıştı. Yazdığı hikayelerin bir çoğu Paşazade için hiç iyi sonuçlanmıyordu. Mutlu sonu arıyor olamazdı, savaşmaya devam edebilecekleri bir kapanış cümlesi yeterli olmalıydı onun için. Belki de yazdığı onlarca muhtemel hikayeden hiçbiri aradığını ona sunamıyordu.

Paşazade iyileşene kadar düşmanlarını oyalaması yetecekti halbuki. Onlara yeni tehdit ve düşmanlar vermeliydi. Bunun tek yolu da onları herkese aşikar etmekten geçtiğini onun hakkında konuşan hiç kimse bilmiyordu. Attıkları her adımda karşılarına çıkacak bir Paşazade olmasa da polis, halk ve gazeteciler ordusunun onları yavaşlatacağını tahmin edebilirlerdi. Ancak hiç kimse yapıyı, editörün kimliğini ve en önemlisi Paşazade’yi ifşa etme riskini alacağına ihtimal vermiyordu.

Geleceğin yazılmaya çalışıldığı kağıtların arasında yemek ve içmek dahil tüm ihtiyaçlarını unutacak kadar kendisini kaybettiği konuşulur olmuştu. Eşi, dostu da olmasaydı ziyaretine gelen dünyayla bağı çoktan kopup gidecekti. Hakkında söylenenler gerçeği bilmeyenlerin uydurması mıydı yoksa bilenlerin fısıltısı mı kimse emin değildi. 

Tek bir yol dahi bulsa denemeye hazır olduğunu biliniyordu yalnızca. Kimsenin şüphesi yoktu. Ellerinde Muhafızların dahi korktuğu bir silgi, canını vermeye hazır Tetikçiler ordusu ve sonuna kadar destek olacak onlarca gönüllü aile vardı. Ancak onlara değil zaferi getirmek zaman kazandırmaya dahi yetecek hiçbir yol kalemin gürültüsüyle dolmuş kağıtlarda kendisine yer edinemiyordu. Edinmiş olsaydı kan gövdeyi götürürdü.

Günler günleri kovaladı. Editörün gizemi çözülmedikçe insanların ilgisi azaldı. Nihayet söylentiler yerini sessiz kaygılara bıraktı. Bütün bunlar olurken editörse yazdıklarını beğenmedikçe hıncını kağıtlardan çıkarmaya çalıştı. Kenarlara notlar aldı. Aynı satırları tekrar tekrar okudu. Nihayetinde işe yaramayacağını anladığı planları mahzenindeki raflara bıraktı. Yeni kağıtlarla yeni baştan başladı. Yeni planlar, yeni ihtimaller, yeni hikayeler yazdı. Başaramadı. Onları da rafa kaldırdı. Yirmi deneme otuza, otuz kırka ulaşmıştı. Gittikçe daha işe yarar hale gelen notların bir kısmını masasının üzerinde biriktiriyor, işe yaramaz olanları yine rafa kaldırıyordu. Yıllar sonra hikayeyi anlatmak için birbiriyle yarışan kimilerine göre elli kimilerine göre ise altmış farklı hikaye birikmişti ancak içlerinden yalnızca biri, bir ihtimal herkesi kurtarabilirdi.

Sonunda cinayetleri, düşmanları ve hatta belki de bütün bir yapıyı durdurabilecek bir plan, bir masal, bir umut vardı gözlerin hiçbir zaman görmekle müşerref olamayacağı o kağıtlarda. Her adımda kusursuz uygulanmazsa onlarca insanın canına mâl olacak kanlı bembeyaz kağıtlar yıllar sonra, gece çocuklara anlatılan masallarda dahi kendisine yer bulacaktı. Sonucu bilen geleceğin ahalisi için bu bir soru olmasa da o vakitler merak en yaygın duyguydu. Ya zafere götürecekti bu masal, ya da yok edecekti bütün bir geçmişle beraber. Her adımı, olabilecek ve dahi olamayacak her ihtimalle beraber tekrar tekrar gözden geçirilmek zorundaydı.

Dostları ve ailesi dahi bilmiyordu editörün bunca fikri nerede ve nasıl bir araya getirebildiğini. Özellikle saklanmış olmalıydı en yakınlarından. Eğer planı uygulayacaksa kendisi dahil hiç kimse bilmemeliydi. Bilen bilmeyene söyleyebilirdi istemeden bile olsa. En ufak bir fısıltı ortalığın kan gölüne dönmesi için yeterliydi. Gerekirse planı uygulamaya koyduktan sonra kendisiyle beraber toprağın altına gömecek ama düşmanın hissetmesine dahi müsaade etmeyecekti.

Vakit geldiğinde son bir kez daha bakmıltı onlarca insanın hayatıyla oynamaya hazırlanan filmin senaryosuna, gönlü razı olamadan. Her satırı ezberlediği anlatılacaktı her şey bittikten sonra. Diğer bütün planlarla beraber, kendisinden başka hiç kimsenin bilmediğini umduğu mahzene emanet etmişti hayatının sırrını. Ve gizli kapısını vakti gelene kadar açmamak üzere kapatmıştı.

İnsanlar unutmuştu o zamanlarda neler olduğunu ama zaman her anı hatırlıyordu. Günler birbirini kovaladı. Güneş karanlığa yer verdi önce, sonra karanlık güneşe terk etti göğü. Bu koşuşturma kimsenin bilmediği bir vakit sürdü durdu. Bir mahzende unutulmuş kalem bekledi sabırla vaktin gelmesini bir de eskimeye hazırlanan kağıtlar. Paşazade’nin uyandığını yayıldı titrek fısıltıların arasında ama ne mahzen ortaya çıktı ne de editör vaktinden önce. Sözcüsü geldi geçti kulübeden. Düşmanlar geldi, elleri boş döndü. Muhafızbaşı’nın dahi ziyaret ettiği duyuldu, zamana direnen kulübeyi. Hiçbir sırrı ifşa etmedi sadık ahşaplar. Ta ki vakit gelene kadar…

Zaman nedir bilmeyen o ahşap duvarlar izin verdi sahibinin sırrı öğrenmesine vakti geldiğinde. Önce yazıyı yazanın kendisi olduğunu anlamak için yardım istedi unutulmuş kalemden. Sonra kağıtlara yalvardı kim olduğunu itiraf etmeleri için. Oysa onlar hiç sormamıştı yazanın kim olduğunu. Sadece sırrı verebilmişlerdi çaresizce emanetin sahibine.

Düşmanın akıttığı kanı durduramayacağını öğrendi önce. Sonra bu kanı yavaşlatmak için kimlerin ölmesi gerektiğini gördü acımayı unutmuş beyazlıkta. Kanını donduran satırlarda okudu Tamirci’nin adını. Karısının ölüm fermanı yazılmıştı devam eden kelimelerin arasında. Düşmanın adımlarını yavaşlatmak için kurbanların isimlerini ifşa edecek olanın Sözcü olduğunu anladı isimlerin yazmadığı kısımlardan. Kütüphaneci’nin ölümü de vardı kağıtlarda Eczacı’nın ölümü de. Her biri için bir gerekçe yazılmıştı anlamsız yere. Eczacı, zihinlerin sayfalarını silen silgiden sorumluydu ve bu görev canına mal olacaktı. Kütüphaneci ise emaneti getirmekle vazifeliydi ve canı daha değerli değildi. Onu korumak için ateşe atılması gerekecekti.

Sadece akacak kan yazılmamıştı sahipsiz satırlarda, planı ilerletmesi gereken kişiler de vardı. Domino taşı gibi dizilmişlerdi. Biri diğerine çarptığında masal kendiliğinden akıp gidiyordu. Cinayetlerin peşine düşen kişiyi yönlendirmekle görevli bir adam vardı. Cinayetlerin peşine düşecek kişiyi ise ona yönlendirme görevi bir başkasına verilmişti.

Cinayetlerin peşine düşecek kişi Görevli diye adlandırılıyordu. Onu sahte kulübeye ulaştırma görevi şoföründü. Mahzenin yerini öğrenmesi için de bir çocuk görevlendirilmişti. Anne babası öldükten sonra korkunç Yetimhane tarafından alıkonulmaması için tek yol vardı: çocuğun kahraman polislerin eline geçmesi. Çocuğu olduğu gibi teslim etmek yerine bir tehlikenin içine düşürmeyi seçmişti masalı yazan kalemler. Çocuğun hemen koruma altına alınması istenmişti belki de ama bu sırada Görevli’ye yol göstermesi de ihmal edilmemişti.

Cinayetleri araştıran kişinin kaçırılması planlanmıştı. Bir polis görevliydi. Görevi Görevli’yi güzergahta tutmaktı. Canlar pahasına hedefe gidildiğinden emin olmak zorundaydı. Görevli’nin canı dahil her can onun için birer hedef tahtası olabilirdi. Yola engel olan her şeyi ve herkesi yoldan kaldıracaktı. 

Bir Amir’in olaylara dahil edilmesi dahi vardı bitmek bilmeyen satırların arasında. Babası katliam gününü araştırdığı için mi plana dahil edilmişti yoksa cinayet büro amiri olduğunu için mi açıklanmamıştı. Babasından dolayı kendisine güvenildiği aşikardı. 

Bütün bir masalın halka mâl olması da planlanmıştı. Haberler masalın sakladığı cinayetlerle dolup taşacaktı. Katile verilecek isim en başından seçilmişti: Vampir Kasap. Masallara bile giren sosyal medyayı bu isimle dolduracak hesapların sahipleri, onlara ödenecek ücretler, ücretlerin nasıl ve ne zaman ödeneceği tek tek yazılmıştı. Televizyonlarda cinayetleri yorumlayacak kişilerin listesi çıkarılmıştı. Her birinden hangi konulara değinmesi isteneceği, kime ne şekilde bu taleplerin iletileceği yazıyordu. Kimine para verilecekti kimine ise ikna edici deliller altın tepside sunulacaktı. Daha sonra ise internetin karanlık dehlizleri gerçeği gizleyecek, karanlık, griye boyanacaktı. 

İnsanların aklını karıştıracak kadar çok iddia kendisini ispatlamaya uğraşacak, zihinlerde gerçeğe yer kalmayacaktı. Bütün bu karmaşanın en nihayetinde Görevli’nin mağdur olması gerekiyordu. Tehdit edilmeli, hakkında asılsız ve bir o kadar can yakan sözler sarf edilmeliydi. Sözlerin her biri yazılmamıştı o satırlara masal bu ya ama örnekler verilmişti.

Maktüllerin boynundaki sembolleri çözmesi için çatlak profesör görevledirilmişti. Görevini tamamladıktan sonra ne olacağı bilinmiyordu. Görevli’yi ona ulaştıracak kişi tetikçilerin en kıdemlisiydi. Profesör görevini tamamlabilirse ölümle olan randevusu ertelenebilirdi. Eğer ölüm acele ederse görev bir başka kişi devralacaktı. Sembollerin şifresi çözülmek zorundaydı.

Sözcü’nün bir görevi daha vardı: Görevli’ye sırların yazılı olduğu defteri hatırlatmak. Hiçbir şeyi söylemeyecekti her şeyi biliyor olmasına rağmen. Görevi hatırlamasına yardımcı olmaktı, hatırlatmak değildi.

Hemşire vardı bir de görevliler arasında. Tek vazifesi silginin haddini aşmasına engel olmaktı. Eğer haddi aşarsa müdahale etmekle görevliydi. Ne kadar ömrü kaldığını bilmeden kabul etmiş olmalıydı bu vazifeyi.

İki ayrı son yazılmıştı bu kan kırmızısı plana. Eğer Paşazade uyanırsa Görevli de yaşayacak, eğer uyanamazsa bütün sırlarla birlikte Görevli de toprak olacaktı. Her iki durumda da düşman çok ağır bedeller ödeyecekti.

Eğer hayatta kalırsa Görevli’yi son aşamaya doğru sevk etmek Eski Editör’ün vazifesi olarak yazılmıştı. Her şeyin başladığı yerde bitmesi gerekiyordu. Editörün dostu sırrı yıldızlara saklayacak, her gün yıldızlarda arayacaktı. Yıldızların gösterdiği yolda ilerlemeyen hedefe asla ulaşamayacaktı.  Son adım bu olmalıydı. 

Vampirlerden bahsediyordu masalın son kısmı uzun uzun. İnsanların nasıl bir canavar uydurmaya bu kadar hevesli olduklarına değinmişti gri satırlar. Sonra neden yazdıkları canavarların hep bir zayıf noktası olduğunu sormuştu onu yazan zihinlere cevabını beklemeden. Vampirler dayanamazdı güneşe insanların anlattıklarına göre. Her ne kadar karanlığı sevseler de, insanların bir çoğunun unuttuğu bir gerçek vardı, tahammül edemedikleri güneş de yalnızca bir yıldızdı. Gözlerini kamaştırmadığı müddetçe ecellerine adım adım yaklaştıklarını fark ettirmeyen onlarcası gibi. 

Editör gerçek dostu sayesinde bulacaktı yıldızlarda saklı olanı. Ve onun sayesinde durduracaklardı vampirlerin akıttığı kanı. İşte böyle bitecekti bu masalın sonu, en başından yazıldığı gibi. Emaneti korumakla vazifeli olanların kabul ettiği gibi… Zaferi getirecek satırlara güvenenlerin bahsettiği gibi… 

Oysa gerçek olanı masal diye adlandıranlar hep kaybetmişti tarihin tozlu sayfalarında. Yaşananların adı, hikaye olmalıydı. Kırk yedi numaralı kağıtlarsa tarihe masal olarak geçmişti. Hiçbir zaman hikaye olamayan bu satırların kaderini değiştiren neydi? Bütün tedbirlere rağmen düşmanın planı en başından bozmak için, Görevli’yi sağ kurtulsa bile her şeyi unutacağı bir kazaya mahkum etmesi miydi? Vazifelilerin gereken adımları atmamış olması mıydı? Yoksa plan mı kusurluydu en başından? Masalın kendi kendisine nasıl değişebildiğini soğuk sayfalarda arayan editör de bilmiyordu cevapları.

Çünkü kaderin defteri vakti geldiğinde insanoğlunun avucuna konacak kadar ince, asla avucunda olamayacak kadar ağırdı. Onda yazanları değiştirme kudreti ne kaleme verilmişti, ne kağıda, ne de yazacak ellere. Tarihi yazan insanlar yoktu belki de, insanların tarihi vardı sadece. İnsanın evlatları bilmiyordu ya, insan kudretine güvenip her plan yaptığında, zamanın gelecek günleri sırtında taşıdıkları armağanlarıyla tebessüm ediyordu. Kırk sekizinci masalı hikaye yapan yalnızca buydu.

Faili Meçhul Bir Müze

Arabayı bir ormanın içinde durdurmuştu Ateş. Aracın farları da sönünce geriye hiçbir ışık kalmamıştı. Telefonunun ışığını açacak oldu Yasemin ama Ateş ona engel oldu. Kör karanlıkta ilerlemeleri gerekiyor olmalıydı. Ay ışığı yeterli gelmediği için birbirlerinin ellerini tutmuşlardı. İlk defa bu kadar tuhaf hissediyordu kocasının elini tutarken. Belki de sevgi şüpheye mağlup olduğunda her şeyi alıp terk ediyordu kalpleri. Temkinli adımlarla önüne kadar geldikleri bina Yasemin’e çok tanıdık gelmişti. Zihnine değildi belki ama kalbine çok yakın bir sahneydi bu.  Müze olacak kadar abidevi bir tarihi yapının bu ormanın ortasında ne işi vardı?

Az ötede çalıların arasından çıkan adamı tanımıştı. Kalbiyle değil zihniyle de biliyordu bu adamı. Her seferinde karşısında beliren, kulübedeki gizemli adamdı bu. Ateş, adamı görünce yanına doğru gitmeye başladı. Etrafı kolaçan ederek müzenin arka tarafında yer alan küçük bir binanın şifreli kilitle korunan kapısına kadar geldiler. Adam şifreyi tek seferde girip kapıyı açtı. Şaşırmaması gerektiğini biliyordu artık Yasemin. Tesadüfler tesadüf olamayacak kadar planlıydı uzunca bir süredir.

Kapıdan içeriye girerken duvarın köşesinde duran kamera dikkatini çekmişti. Gizemli adamın bu kamerayı fark etmemiş olması imkansızdı. Sormak istedi ama cesaret edemedi. Adamsa sanki aklını okumuş gibi kameraların aktif olmadığını söylemişti. Nedenini sorduğundaysa alabildiği tek cevap “bu riski göze alamayacakları” olmuştu. Anlaşılan sırların makinelerle bile paylaşılması bu binadakiler için fazla riskliydi.

Bina hakkında yanılmamıştı Yasemin. İçerisi gerçekten bir müzeydi. Tarihi eserler, paha biçilemez tablolar ve gizemli eşyalarla dolu koridorları geçmeye başladılar. Merakı gittikçe artmaya başlamıştı. Endişesinin yerini gazeteciliğin açlığına bıraktığını zannediyordu. Bu kadar çok soru sormasının boynundaki celladın marifeti olduğunu bilseydi profesör gibi kendisiyle mücadele ederdi muhakkak. Bilmediği için rahat rahat konuşuyordu. Aklına gelen her şeyi soruyordu. Sorduğu hiçbir soruya cevap alamamıştı. Alabildiği tek cevap nereye gittiklerini sorduğunda, “aşağı” gittikleri olmuştu. Oysa koridorda dümdüz ilerliyorlardı. Uzunca bir süre ilerledikten sonra etraftaki büyük pencerelerin yerini tepede yer alan daha küçük camlara bıraktığını fark etti Yasemin. Onu da sormak istedi ama nefes alışverişlerinin bile yankılandığı bu koridorda konuşmaya cesaret edemedi. 

Gizemli adam arkasına dahi bakmadan hızlı hızlı ilerliyordu bitmek bilmeyen koridor boyunca. Küçük camların da bittiğini kendilerine yol gösteren ayın loş ışığı da onları terk edince fark etmişti. Bu noktadan sonrasına ışık bile cesaret edemiyordu anlaşılan. Gizemli adam herhangi bir fenere ihtiyaç duymadan hızla ilerlemeye devam ediyordu. Karanlığın içinde kaybolurken kendisinin de aynı şeyi yapması gerektiğini biliyordu Yasemin. 

O kör karanlığın içinde ne kadar süre gitmişlerdi bilemiyordu. Kulaklarında aynı alarmın zihnini rahat bırakmayan zil sesi yankılanmaya başlamıştı. Kendisini rahatlatmak için derin nefesler alıp vermeye başladı. Nefesinin sesi ayak seslerinden daha yüksek çıkacak diye korktukça kontrolü daha çok kaybediyordu sanki. Biraz sonra gizemli adam telefonunun ışığını açmıştı. Onun açtığını gören Ateş de aynısını yapmıştı. 

Yasemin de hiç beklemeden telefonunun ışığını açmaya çalıştı ama titreyeyen ellerine söz geçiremiyordu. Ellerinin bu kadar titrediğini ilk defa o anda fark etmişti. Işığı açmak için verdiği büyük mücadelesini kazanınca nedense biraz rahatlamıştı. Bir süre ellerine baktı ışığın altında. Bu kadar titremesi normal olmamalıydı. Kulağındaki sesler hâlâ kesilmemişti. Onlara aldırmadan devam etmek istedi. Ama yakasını bırakacak gibi değillerdi. Etrafa bakmak için ışığı duvarlara tuttuğunda bütün duvarların tuhaf, ahşap saatlerle dolu olduğunu görmüştü. Sesler bu sanat eserini andıran saatlerden geliyordu. En azından Yasemin öyle zannediyordu.

“Bunlar nedir?”

Soru bir anda ağzından çıkıvermişti. Kendi sesinden ürkmüştü Yasemin. Gizemli adam yanına gelmeden cevaplayınca seslerini saklamak zorunda olmadıklarını anlamıştı.

“Sözcü saatleri… Uyarı için çalıyorlar.”

“Yani? Bir dakika. Siz duyuyor musunuz bu sesi?”

Ateş yanına kadar gelmişti Yasemin’in. Kocasının bildikleri onu şaşırtıyordu.

“Her sözcüye bir adet bu saatlerden verilir. Sadece önemli olaylar olduğunda çalar bu saatler. Ne zaman çalacağını sadece sözcüler meclisi bilir. Sözcüler meclisi toplantı bildirisi yayınladığında saatin ilk çalacağı vakti beklemeye başlar her sözcü. Saatler çaldığında altlarındaki gizli bölmelerin de kilidi açılır. İçindeki emanetler her neyse onları alır. Bir sonraki çaldığında da toplantı için yola çıkarlar. Herkes toplantı mekanına vardığında toplantı başlar.”

Gizemli adam ilerlemeye devam ettiği için diğerleri de onu takip etmek zorunda kalmıştı. Ateş’in anlattıklarını dinlerken saatlerin sesleri çok uzaklardan geliyordu artık.

“Uzaktan kontrol mü ediliyor saatler?”

“Hayır. Belirli aralıklarla meclisten bir görevli gelip saatleri yeniden ayarlar. Kimse birbirine güvenmediği için, herkes kendi işini kendisi hallediyor.”

Ateş’in bu kadar çok şey biliyor olması ona olan şüphelerini arttırıyordu. Ancak zihni eskisi adar düzgün çalışmıyordu. Çocuk gibi hissediyordu kendisini Yasemin. Meraklı, zayıf ve sevgi dolu…

“Sadece sözcülerde mi olur?”

Kulaklarını rahat bırakmayan seslerin hakikatini öğrenmek istiyordu.

“Sözcüsü olan her yerde olur.”

Yasemin kulaklarında yankılanan seslerin geçmişten kalan ufak bir iz olduğunu düşünürken Ateş ona hakikati fısıldamaya karar vermişti. Oysa Yasemin buna hazır değildi.

“Eski evdekini hatırlıyor olmalısın.”

Olduğu yerde kalakaldı bir süre Yasemin. Vampir Kasap’ın söyledikleri gelmişti aklına yeniden. Planlarda Sözcü hakkında yazanları düşündü. Yasemin bir sözcü değildi, olamazdı. Sözcülerin olmadığı yerde saat de olmazdı. evlerinde saat olması… Yasemin’in sessizliği zihninden geçenleri Ateş’in de duymasına sebep olmuştu. Ateş, hafifçe koluna dokunacak oldu Yasemin’in, o büyük bir öfkeyle geri çekildi. Kocası onlardan biriydi. Cinayetleri yönlendiren kişiydi. Belki Yasemin’in planı yapan ekibindeydi belki de karşı tarafta. Her halükarda her şeyi biliyor olmalıydı. Ölecek olanları biliyordu. Bunca zamandır çektiği çileyi biliyordu. Hafızasının silineceğini biliyordu. Peki ya kazayı?.. Suzan’ı?.. 

Sakin adımlarla ilerlemeye başladı Yasemin hiçbir şey söylemeden. Önüne çıkan ilk dönüşten diğer koridora girip karanlığın içinde kayboldu. Arkasından bağıran Ateş’e aldırmadan koşmaya başlamıştı. Nefesi yetmiyordu. Kulağında yankılanan sesler geride kalan saatlerden mi yoksa zihninin derinliklerinde mi geliyordu? Nereye ve neden gittiğini bilmeden koştu öylece. Bir süre daha dümdüz ilerledikten sonra karşısına üçe ayrılan bir yol gelmişti. Sağ tarafta yukarı çıkan bir merdiven bir de ileriye doğru giden yine uçsuz bucaksız bir koridor vardı. Solda ise aşağı inen bir merdiven ve yanında yine uzunca bir koridor… Karşısındaki koridorun sonu görünüyor gibiydi. Yahut da ileriden sağa ya da sola dönüş vardı ama koridor mükemmel bir şekilde planlandığı için belli olmuyordu.

Nereye gideceğine karar veremeden orada öylece kalakalmıştı. Ateş’in sesini duyunca yukarı çıkan merdivenlere koştu. Bitmek bilmeyen üç merdiven daha vardı. Labirent gibiydi merdivenler. Vardığı yeri bilmeden dördüncü merdiveni de tırmanmıştı ki başladığı yere geri geldiğini görünce durdu. Yine aynı yol ayrımındaydı. Yine aynı merdivenler ve koridorlar vardı. Oysa dört merdiven yukarı çıkmış olmalıydı. Belki de farklı bir kattaydı ama kat birebir aynı planlanmıştı. 

Aklını kaçırmamak için sakinleşmeye çalıştı ama başarılı olamamıştı. Yukarı çıkan merdivenin yanındaki koridordan gitmeye başladı. Uzun koridor biraz sonra tepede yer alan küçük camlarla , kısa bir süre sonra da ilk girdikleri yerde gördükleri büyük pencerelerle dolmuştu. Yasemin dönüp geldiği yöne baktı. Değil üst katlara çıkmak yokuş çıktığını dahi hissetmemişti. Belki de camlar bir illüzyondan ibaretti. Bu insanlar zihinle oynamayı seviyordu. 

Tekrar ilk girdikleri yere dönecek mi diye meraklı gözlerle etrafı incelemeye başlamıştı. Eserler, duvarlar, tablolar, hiçbir şey aynı değildi. Farklı bir yerde olmalıydı. Korku içinde biraz daha ilerledikten sonra içeriye girdiklerinden beri ilk defa bir kapı ile karşılaştı. İçeride bir ışık yanıyordu sanki onu davet eder gibi. Hayatındaki bitmek tükenmek bilmeyen gizemlerden kurtulmak istediğindendi belki de kendisine engel olamadı, olmadı. Işığın geldiği kapıya doğru gitti. 

Tarihi saraylarda yer alan büyük ahşap kapılardandı bu. Hafifçe iterek araladığı yerden içeriye baktı. İçerisi mumlarla aydınlatılmıştı. Kimse yok gibiydi. Biraz daha aralayıp içeri girdi. Duvarlarda insanların portreleri vardı. Kimisi fotoğraf kimisi yağlı boya tablosu kimisi ise karakalem bir dolu insan yüzü vardı. İnsanları takip ederek koridor boyunca ilerledi. 

Pencereler yine yerini küçük camlara sonra da soğuk duvarlara bırakmıştı. Karınca yuvası gibiydi. Gerçekten yüzeyde mi yoksa derinlerde mi bilemiyordu bir  türlü. İçini kaplayan korku geri dönmesini söylüyordu bütün bedenine. Kendisi de ikna olmaya başlamıştı aslında. Ama o anda hiç beklemediği bir ışık ona engel oldu. Koridorun sonunda bir odanın kapısı açılmış olmalıydı. İçeriden loş bir ışık koridora dökülüyordu. Kendisi için hazırlanmış odaya gelene kadar hiç durmadı. Etrafına dahi bakmamıştı. Hiç düşünmeden girmişti içeriye. 

Koridora kıyasla daha geniş olan bu odada etrafa dizilmiş birkaç cam sergi vardı. İçlerinde tüfekler ve tabancalar, tarihi silahlar olduğunu sonradan anlayacağı metal aletlere eşlik ediyordu. Cam sergilerden birinin üzerinde özellikle bırakılmış birkaç kağıt vardı. Serginin üzerini örtüyordu ama altındaki camların arkasında bir iskelet olduğunu görmesine engel olamıyordu. Korku bedenini terk etmiş olmalıydı. Hiç düşünmeden kağıtların yanına kadar gidip iskeleti görmek için onları kenara çekmesinin başka bir açıklaması olamazdı. İskeletin kime ait olduğunu anlatacak hiçbir bilgi yoktu etrafta. Üzerine bir etiket bile konulmamıştı. İskelet sapasağlamdı. Kırık yoktu. Kesik yoktu. Nasıl öldüğünü bilmenin kolay bir yolu da yoktu.

Bir tuzağa kendi ayaklarıyla yürüdüğünü, içeriye bir anda birilerinin gireceğini o kadar iyi biliyor olmasına rağmen zerrece umursamıyordu. Masadaki kağıtlara bakmaya başladı. Farklı zamanlarda çekilmiş fotoğraflar, muhtemelen o fotoğraflar hakkında yazılmış raporlar ve birkaç haber küpüründen ibaret kağıt yığınına olan ilgisi onu sakinleştirmeyi başarmıştı. Bir gazeteci için ziyafet sofrası gibiydi. 

İlk dikkatini çeken fotoğraf sandalyeye bağlanmış bir adamınkiydi. Fotoğrafa uzun süre bakamamıştı Yasemin. Adama işkence edildiği belliydi. Her neyi saklamaya çalıştıysa, çok direnmiş olmalıydı. Bu hale getirilmiş bir adamın sessiz kalabileceğini zannetmiyordu. Konuşmuş, sakladığı sır her neyse onu hak etmeyen canilere teslim ederek bu dünyadan ayrılmış olmalıydı. Yüzündeki hüzün belki de acı içinde kıvranan bedeninden değil kendisini ihanetle yargılayan ruhundan kaynaklanıyordu. Fotoğrafları kenara koyup belgeleri incelemeye başlamıştı. İçlerine giren casuslardan, onların faaliyetlerinden bahseden birkaç belgeyi okuduktan sonra masada duran bir fotoğraf, odağını casus hikayelerinden uzaklaştırmayı başarmıştı.

Kaza anının fotoğrafıydı bunlar. Suzan’ın öldüğü günün en erken çekilen kareleriydi belli ki. Çok yakından çekilmiş gibi duruyordu ama insanların hallerine bakarak yakındaki birinin çekmediğini anlayabiliyordu. Arabanın yanında tanıdığı bir sima daha vardı. Evsiz kız oradaydı. Kazanın hemen akabinde onlara yardım etmeye uğraşıyordu. Yasemin’i arabadan o çıkarmış, ilk müdahaleyi de o yapmıştı. Fotoğraflardan anladığı kadarıyla Suzan’ı kontrol etmek için tekrar gitmişti ama gördüğü karşısında ağlamaya başlamıştı. Bir korku filminin atlayarak ilerleyen kareleri gibiydi. Daha fazla bakmaya dayanamadı Yasemin. Derin bir nefes alıp verdi. Diğer dosyalara da bakacak cesareti toplamaya çalışıyordu ki beklediği pusunun ayak sesleri odaya teşrif etmişti.  

“Kibarca uyarmış olmamız yeterli gelmedi mi?”

Her şeye hazır olduğunu zannediyordu o ana kadar ama sesin sahibini hatırladığı anda ne kadar yanıldığını anlamıştı. Korkusunu yenmeye çalıştı bir süre ama ayak seslerinden davetsiz misafirin yaklaştığını fark edince oyuna dahil olmaya karar vermişti.

“Kibarlık anlayışınız bana hitap etmiyor.”

Dönüp bakacak cesareti yoktu. Gözünü önündeki dosyalardan ayırmadan konuşuyordu.

“Her şeyi benim yaptığımı düşünüyorsunuz öyle değil mi?”

Sakince dönüp sesin sahibine öfkeli gözlerle baktı. Kendisini kulübeden sonra kaçıran kibar giyimli asilzade kadındı bu. Suzan’ı ihanete sürükleyen kadındı.

“Bir katile göre fazla kibar olduğunuzu düşünüyorum.”

Kadın hafifçe tebessüm etti.

“Ateş edenin asker mi yoksa katil mi olduğunu bizim nerede durduğumuz mu belirliyor sadece?”

Yasemin kendi defterine yazmıştı bu cümleyi, Amirle konuştuktan hemen sonra. Kadının o gün defterini okuduğunu tahmin etmesi gerekirdi. 

“Beni yakından takip ediyorsunuz.”

“Doğru. Size neden bu kadar değer verdiklerini anlamaya çalışıyorum.”

“Dosyaları siz mi hazırladınız?”

Kadının tavırları ve duruşu karşısındaki kişiyi kendisine saygı duymaya mecbur ediyordu sanki. İstese de kaba davranamıyordu Yasemin. Önünde duran dosyaları ona doğru fırlattıktan sonra içine yayılan pişmanlık bunun göstergesiydi. Belki de bu yüzden çabuk sakinleşmişti.

“Hafızam yerinde olsaydı bana da aynısını yapacaktınız, öyle değil mi?”

Yerdeki fotoğraflara baktı kısa bir süre.

“Değil.” 

“O adama yaptıklarınızı arşivlemiş…”

“Dosyaları sadece önünüze koydum. Özel olarak hazırlamış değilim.”

Yavaş adımlarla ona doğru gelmeye başlamıştı kadın. Yasemin ise kadından uzak durmak için duvara yaklaşmaya başlamıştı.

“Sizden önce hiç kimse için panzehiri almaya gelmemişlerdi.”

Yasemin bunun ne anlama geldiğini tahmin edemiyordu ama şu anda sessiz kalmak bu kadının egemenliğinden çıkabilmek için tek yol gibi görünüyordu.

“Onu destekleyen herkes öldü, yahut teslim oldu. Resimleri mahzene kaldırıldı. İsimleri bir daha hiç anılmayacak olanlardan bazıları çok eski dostlarımdı. Ben bile geri çekilmişken siz hâlâ devam ediyorsunuz.”

Yasemin kadının neyden bahsettiğini anlamıyordu. Karşısında duran asalet abidesinin hiçbir sözüne inanmak istemiyordu ama kendisine engel de olamıyordu. Kadın her şeyin farkındaydı. Yasemin’in hiçbir şey bilmediğini de biliyordu, kendisine karşı gelebilecek cesaret ve iradesi olmadığını da.

“Bir paşazade hayatta. Bunu bilmeyen hiçbir aile üyesi kalmadı. Onun kim olduğunu gerçekten bilen tek kişi, belki de dünyanın en pahalı ilaçları ile kendi hafızasını sildirdi. Tam da paşazade açığa çıkmak üzereyken… Bunu yapabilecek tek bir güç biliyorum. Oysa sizin gözlerinizde o gücü göremiyorum.”

Yasemin ilk kez o anda anlamıştı. Bu kadın planları anlatan masallarda bahsedilen muhafızlardandı. O halde bu yer de onlara ait olmalıydı.

“Sen onlardansın…”

Farkında bile olmadan bir anda dökülüvermişti ağzından bu kelimeler. Kadınsa hiç üstüne alınmamış gibi az ötesinde duran iskelete doğru bakıyordu.

“Yaptıklarımızın bedeli önümüzde duruyorken bununla gurur duyduğumu söyleyemem. Sadece görevimi yapıyorum. Asırlardır ayakta kalmamızı sağlayan, kişilere değil, vazifemize olan sadakatimizdi. Ben yoluma sadığım.”

“Sen sadece katilsin.”

Yasemin bu sözleri söylerken bir cevap beklemeden dışarı çıkmak istemişti. Kapının önünde nöbet tutan tuhaf giyimli adamlarla göz göze gelince tereddüt etti. Bir heykel gibi durduklarını fark edince aralarından ürkerek geçip dışarı çıktı. 

Kapıdaki adamların muhafız, içerideki kadının ise muhafızbaşı olduğunu bilseydi, ona neden engel olmadıklarını bu kadar uzun düşünüp kendisinden şüphe etmeye başlamazdı. Ve muhafızbaşının son sözünü duysaydı odadan çıkarken, kendisine bir daha hiç güvenemezdi belki de.

“Birinin bizi durdurması gerekiyordu.”

25 Yıllık Cinayet Mahalli

Ne kadar süre koştuğunu kendisi de bilmiyordu. Nefesini o odada bırakmış, durmadan koşuyordu. Peşindeki gerçeklerden kaçmak için daldığı bu labirent koridorlarda sadece bir çıkış aramıyordu artık. Peşindeki adamlar binadaydı. Üç farklı ikiz aynı anda görevlendirilmişti sanki. Hepsi Yasemin’in peşinde olsaydı çoktan ölmüş olurdu. Belli ki başkalarının da peşindelerdi. Belki o gizemli adamın, belki de Ateş’in… 

Onlardan kaçmaya çalışırken tekrar tekrar aynı yerlere geliyordu. Camlar bir kayboluyor bir beliriyordu. Camlardan dışarıyı görmeye çalıştığında bazen yüksek bir kattan aşağı bakıyordu bazense zemin katta oluyordu. Zemindeyken açmaya çalışmıştı camları. Oysa ne kırılıyorlardı ne de açılmaya yanaşıyorlardı. Elleri titremiyordu artık, bütün vücudu titriyordu. O nefesini değil sanki nefesi onu kontrol ediyor, hızlandıkça telaşlandırıyor, kesildikçe durduruyordu. Bir kapı için yalvarıyordu çaresiz zihninin içinde. Yoktu. Ne kapı vardı, ne de yol gösterecek bir iz. Tekerleği çeviren bir hamster gibiydi. Dönüp dolaşıp aynı yere gelmişti. Odadaki muhafızların ona neden engel olmadığını anladığı anda tüm telaşı yerini mağlubiyetin çeşit çeşit duygularına bırakmıştı. 

Sakin adımlarla odaya geri döndü. Sonunu bekleyen idam mahkumları gibiydi. Hazırdı. İçeriye girerken her şeyin biteceğini düşünüyordu. Beklediğinin aksine odada kimse yoktu. Mumların çoğu artık yanmıyordu. Sadece iskeletin yanındaki mumlar bırakılmıştı. İskeletin yanına kadar geldi. Dosyalar camın üzerine gayet düzgün bir şekilde bırakılmıştı. Az önce yaşadığı her şey, sesi ve duruşuyla hakimiyeti altına alabilen bir kadının onu sözünü dinlemeye mahkum edişinden ibaretti. Okumak için dosyaları eline aldığı sırada iskeletin yanında ufak bir tabela olduğunu fark etti. Mumlardan birini alıp tabelayı okumak için eğildi.

“Her ihanetin bir gerekçesi, bir de bedeli vardır.”

Bu kemikler ders çıkarılması için bırakılmış olmalıydı. Önüne konulan bu gizem kısa bir süre de olsa yaşadıklarını unutmasını sağlamıştı Yasemin’in. Fotoğrafların hepsini inceledi. Farklı hiçbir şey yoktu aralarında. 

Bir çeşit hainler listesi hazırlamışlardı. Tamircinin karısı vardı aralarında. Profesörün öğrencisi de vardı. Kendisini profesöre yönlendiren Adsız’ın bile resmi vardı. Belki o da çoktan ölmüştü. Bilmediği bir yüz aradı fotoğrafların arasında ama hepsiyle tanışmıştı. Onun tanıdığı yüzleri bırakmış olmalılardı dosyalarda. Ona özel hazırlanmıştı. 

Kulübede çekilmiş bir fotoğraf vardı en sonda. Hastanede ölü bulduğu hemşire, ayakta zor durduğu belli olan Yasemin’i Suzan’In arabasına  götürüyordu. Ateş’le başkomiser de kulübenin kapısındalardı. Hafızasının silindiği gün olmalıydı bu. Her adımını takip etmişlerdi. 

Fotoğrafları camın üzerine bırakıp dosyaları aldı eline. Casuslar, operasyonlar, planlar… Artık hiçbir değeri olmayan bir dolu bilginin üzerinden hızlı hızlı geçti Yasemin. Tek bir dosya ilgisini çekmişti. Alt alta yazılmış maddeler halinde bir çeşit toplantı tutanağına benziyordu. Karar defterinden çok konuşulanların özetlenmesinden oluşuyor gibiydi.

Sözcü toplantılarından birinde alınmış notlardı bunlar. Şahsi notlar mı yoksa resmi bir tutanak mıydı emin olamadı. Notların ilk ve son sayfası dahil edilmemişti. Özellikle belli bir kısmı konulmuştu. Yasemin’in bilmesi gereken kadarı vardı fazlası ya da eksiği yoktu. Beş yıl öncenin tarihi vardı üzerinde. Bu kadar zaman boyunca bir kağıt parçasının muhafaza edilmiş olmasına şaşması bütün bu olanların arasında gülünç bir durumdu aslında. 

Katliam Günü’nün intikamının alındığı bir İntikam Günü’nden bahsediyordu notlar. Kim tarafından planlandığı yazılmamıştı. Belki dosyadan çıkarılmıştı belki de herkesin bildiği ama söylemeye çekindiği bir gerçek en başından hiç dahil edilmemişti. Yaşananlardan ne kadar korkmuş olduklarını satırlarda hissedebiliyordu. İntikamın nasıl alındığı da yazılmıştı notlar arasında. Katliam gününün fikir babalarından olduğunu anladığı bir adam güvenli oda dedikleri bir yerde ölü bulunmuştu. Katliam’la aynı şekilde gerçekleşmişti üstelik bu infaz. Adam en son mutfakta görülmüştü. Yanından ayırmadığı purosu tünelde, cesedi ise güvenli odada, üzerinde yedi ayrı bıçak yarası ile bulunmuştu. “Paşazade ailesinin ölümünü tersine çevirmek” olarak adlandırılıyordu bu olay. Biri onlara mesaj veriyordu. Üstelik bu mesaj işe yaramış görünüyordu. Aralarından ayrılmaya karar veren ailelerin arttığından, bir önlem almazlarsa dağılacaklarından bahsediyordu notlar. 

Dönüp iskelete baktı tekrar. Bu kemikler intikam gününden kalmış olmalıydı. “Bedel” burada yatıyor olmalıydı. Katliam gününün bedeli mi ödenmişti yoksa sonrasının mı? Belki maktule aitti bu ceset belki de katile. Bu sırrı çözmesinin mümkün olmadığını biliyordu. Elindeki dosyalara geri döndü.

Notları alan kişi her kimse meçhul kişiden, daha doğrusu rüşdünü ispatlamasından korktuğu devam eden satırlarda belli oluyordu. Yaptıklarının bedelini ödüyor olmalılardı. Yasemin gözlerini yerde yatan kemik yığınına çevirmekten kendini alamadı. Yaptıklarının bedeli ihanetin de bedeli olabilir miydi? Etrafa bakındı. Işık olmasa bu odaya girmesi imkansızdı. O tünellerde kaybolmamak da elde değildi. Buradan daha güvenli bir oda olabilir miydi? 

O kadın onu güvenli odaya davet etmişti belli ki. Etrafta hiçbir geçit ya da kapı görememişti mumların yandığı andan aklında kalan görüntülerde. İskeletin arkasındaki karanlığa doğru baktı. Kör karanlık sırlarını bedavaya vermek istemiyordu belli ki. Mumlardan birini alıp karanlığın içine doğru yürüdü.

Duvarlarda geçide benzer hiçbir şey yoktu. Ayağıyla yerleri yoklamaya başladı. Yerde de bir şey bulamadı. Tam o sırada zihni ona daha önce gördüğü bir sahneyi hatırlatmıştı. Mumu köşeye uzatıp tekrar baktı. Kenarda üzeri örtülü duran bir merdiven vardı. Eskimeye yüz tutmuş bu tahta merdiven odadaki değerli eşyalar arasında anlamsız duruyordu. Mumu tavana çevirdi. Işığı yeterince ulaşamıyordu ama tavandaki çizgiler arasında kapağı andıran bir kare bulmuştu. Mumu kenara koyup merdiveni oraya getirdi. Merdivenin oturması için bir çıkıntı dahi vardı. Aradığı geçidin bu olduğuna o kadar emindi ki yukarı çıkarken kırılan iki basamak onu korkutsa da durduramamıştı.

Kapağı kaldırınca kendisini içinde bulduğu toprak tüneli seyretti kısa bir süre. Bunca illüzyonun arasında belki de gerçekten yerine altına götürmüştü o gizemli koridorlar. Elindeki kağıtları tünelin zeminine bırakıp mum almak için aşağı indi. Mumla beraber geri gelmesi o kadar hızlı olmuştu ki kağıtlar onun rüzgarından hafifçe savrulmuştu. Kapağı kapatıp tünelin içine doğru ilerlemeye başladı. 

Bir süre başını eğerek ilerledikten sonra bir mahzenin koridorlarını andıran daha büyükçe bir tünele gelmişti. Burası bir tünelden çok gizli bir sığınağa benziyordu. Duvarları portrelerle doluydu. Buradaki tablolar toz içindeydi. Yıllardır kimsenin buraya dokunmadığı belliydi. Muhtemelen, Meçhul Fail dışında, yirmi beş yıldır buraya hiçbir insan adım atmamıştı. Bu tünel diğerlerinden çok daha farklıydı. Ruhunu üşüten, onu korkutan bir atmosferle kaplıydı. Portreleri takip ederek ilerledi bir süre. Portreler yerini olayları tasvir eden tablolara bıraktı. İlkinde bir eve yapılan baskın, ikincisinde bir toplantıda karar almaya çalışan bir grup adamın hararetli tartışmasının rönesans tablolarını andıran bir tasviri, üçüncüsünde ise… Resmedilen şeye farklı bir anlam verebilmek için çok uzun zaman kendisini kandırmaya çalıştı Yasemin. Bu bir katliamın sanat eseri adı verilmiş fotoğrafıydı. Kalbini söküp atmış bir caninin ölümsüzleştirmek istediği eseriydi. Onlarca ölü çocuk ve kadının üzerine ayağını basmış bir kahraman edasıyla kılıcını kaldıran bir zavallıydı resimdeki. 

Katliamın gerçek cinayet mahallini bulmuştu. O kadın onu geçmişte bir yolculuğa çıkartmıştı. Arkasında kalan odaya baktı. Genişçe bir salona benzer bir açıklıktı aslında. Tabloya dönüp tekrar baktı. Eğer resim doğruysa bütün o cesetler tam burada, duvardaki yıldız desenlerinin önünde olmalıydı. Burası yirmi beş yıllık cinayetin sırlarıyla doluydu. 

İlerlemeye devam ederken gözünden kaçan detayları bulmak için kağıtları yeniden okumaya başlamıştı. İntikam günü, ayrılan aileler, bir de editörden bahsediliyordu. Editör ismi dikkatini çekmemişti daha önce okuduğunda. Tek bir yerde geçmişti. Kim olduğu veya ne yaptığına dair hiçbir şey yoktu. Kağıdın en sonunda ayrılmayı düşünen ailelerin listesi vardı. İsimleri tek tek gözden geçirmeye başladı. Birinin yanında editör olduğunun yazmasını umuyordu ama kağıttakiler ona istediğini vermeyecekti. 

Bu sırada duvardaki resimleri de kaçırmamaya çalışıyordu. Mümkün olduğunca fotoğraflarını çekiyor. Diğer fotoğraflara kadar da kağıttaki isimlere bakıyordu. Çok fazla isim vardı ve hiçbiri tanıdık gelmiyordu. İsimlere ara verip resim çekmeye devam etti bir süre daha. 

İsimler tanıdık değildi ama gördüğü bir fotoğraf çok tanıdıktı. Duvarda gördüğü yüzlerden biri, iyi tanıdığını sandığı, en yakınlarından biriydi. Ne zaman sakinleşmeye başlasa, beklemediği yeni bir yerden vuruluyordu hançerlere alışan kalbi. Annesinin fotoğrafına bakakaldı uzunca bir süre. Belki de çok kısaydı oradaki çaresiz bekleyişi ama onun için asırlara bedeldi. Ellerinin titreyişini kontrol edemiyordu artık. 

Korkarak isim listesine baktı. Tanıdığı bir isim yoktu. Sonra ayrılan ailelerden bahseden kısma geri döndü notlardaki. Çok uzunca bir bölüm olduğu için başını okuyup atlamıştı. Devamını da okumalıydı ama okuduğu satırları tamamlayamadan pişman olmuştu bile. O ana kadar yaşadığı her şeyi taşımaya güç yitirmiş kalbi daha fazla dayanmak istememiş, vücudunun geri kalanına kan göndermeyi bırakmıştı sanki. Hücreleri dahi nefesini tutmuş bekliyordu. Vücudu buz kesmişti. Ruhu, bedenine sarılmış birbirlerini ısıtmaya çalışıyorlardı. Kalbi de aklı da susmuştu. Elleri yavaşça kağıtları gösterdi ona. Kalbi sızlıyor olmasına rağmen gözünden tek damla yaş dahi dökülememişti. Annesinin resmini alıp tünelin en sonuna doğru koştu. 

Tünelin sonunda onu bir asansör karşılamıştı. Tereddüt ederek bindiği asansörün onu çıkardığı restoran mutfağında, kendisini görmezden gelen aşçıların arasından geçerken kararını vermişti. Artık kaçmak ya da kovalamak istemiyordu. Kimsenin bu hikayede ne fail ne de meçhul olmasını istemiyordu. Bütün bu gösteri durdurulmalıydı.

Editörün Aslı Ve Nesli

İçeri girdiği anda bir tuhaflık olduğunu anlamıştı evinde. Kapıyı yavaşça kapatırken elindeki poşetleri de öylece yere bırakıverdi. Hafifçe duvara yaklaşarak salona kadar geldi. İçini kaplayan kuşkunun tek sebebi yılların tecrübesiydi. Evin içinde onu uyaracak hiçbir değişim yoktu. Bilmeyen birisi için paranoyadan ibaret olan bu hâl geçmişi onun kadar sırla dolu bir kadın için tehlikeyi haber veren bir savunma mekanizmasıydı. 

Ağır adımlarla bir yandan evin içindeki her fısıltıyı duymaya çalışıyor bir yandan da salona doğru ilerliyordu. Salonda açık kalan camdan esen rüzgar duymak istediği sesleri perdeliyordu. Görünürlerde bir tehdit yoktu. Yine de emin olamamıştı. İçindeki kuşku aklını dinlemiyordu. Salonun ışığını yaktı. İçeride kimse yoktu. Hafifçe dönüp koridora baktı. Kimse olmadığına ikna olacaktı ki duvarda duran tabloyu fark eden gözleri ona engel oldu. 

Bu resmi görmeyeli yıllar olmuştu. Uzun uzun tabloyu izlerken içindeki şüphe çoktan onu terk etmişti. Tehlikeyi bilmek de şüpheyi ortadan kaldırmaya yetmişti. Bugünün geleceğini biliyordu ama bugün gelmesini beklemiyordu.

“Güzel çıkmışsın.”

Beklediği ses geçmişin duvarlarından yankılanarak gelecek zannetmişti hep. En yakınından, kendi öz kızından gelmesini beklemiyordu. Yine de şaşırmamıştı. En başından beri kızının bu noktaya bir şekilde geleceğini biliyordu. Gözlerini resimden ayırıp Yasemin’e bakamadı. Yüzleşmeye hazır değildi. Yasemin’se yalnızca yüzleşmek için gelmişti annesinin evine. Tünelde okuduğu satırları okudu annesine.

“…Özellikle Dağcıhan ve Eşter ailelerinin diğer aileler üzerindeki etkisi ve iş yapabilme kabiliyetleri o kadar büyük ki onların ayrılışı diğer aileleri bir arada tutmayı…”

Yine tamamlayamamıştı. Derin bir nefes vererek bıraktı kağıtları bir kenara. Eline ilk aldığında gerçeğin kanıtı gibi gördüğü bu satırlar şimdi değersiz bir kağıt parçasındaki karalamalardan ibaretti. Kağıdı yavaşça önünde duran sehpaya bıraktı. 

Annesi de kendisini toparlamış olacak ki sakince montunu çıkartıp koltuğa oturdu. Yüzünde her zamanki ciddiyeti vardı. Ne bir utanç ne bir heyecan… Aradığı hiçbir duyguyu göremiyordu Yasemin, annesinin gözlerinde. Ne beklediğini kendisi de bilmiyordu ya, buldukları da onu şaşırtmıyordu. Eve gelene kadar annesine söyleyeceği her kelimeyi defalarca tekrarlamıştı zihninde. Şimdi ise o kelimelerin her biri anlamsızdı. Sessizce durmak istiyordu orada öylece. Ruhları konuşurdu belki dilleri susarsa eğer. Bir annenin kalbinden biricik kızının kalbine bir yol olmalıydı muhakkak. Orada buluşur, birbirlerine sarılırlardı. O içinden geçen her şeyi göz yaşları içinde anlatırdı annesi de saçlarını okşar, kaskatı bedenine inat ruhuyla gülümserdi. Olmadı. 

“Burada saklanamazsın.”

Annesi bozmuştu dertleşmek isteyen sessizliği. Muhafızların, Yasemin’in peşinde olduğundan, tetikçilerden, kendisini aklayana kadar saklanması gerektiğinden bahsediyordu ama annesinin ağzından çıkan sesler Yasemin’in kalbine ulaşamıyordu. Kalbini susturmuş yalnızca aklıyla konuşan annesine kelimelerle cevap vermedi, veremezdi. Hafifçe arkasını döndü. Saçlarını toparlayıp ensesindeki damgayı gösterdi. 

Annesinin kelimeleri havada ilerleyemeden yerlere saçılmıştı. Cümleleri yarım kalmış, sesi susmuştu. Dönüp tekrar baktığında fark etmişti acıyla sıktığı yumruğunu. Yüzündeki ciddiyet olduğu yerde duruyordu oysa. Elleri de itiraf etmese inanamayacaktı annesinin bir kalbi olduğuna. 

“Merak etmeyin. Kendi başımın çaresine bakarım.” 

Annesinin yüzündeki sert maske titremeye başlamıştı. Kızının ölüm fermanı karşısında duruyordu. O ise asırlık bir çınar gibi dimdik durmaya çalışıyordu. Yasemin, yüzüne haykırmak istediği her duygudan vazgeçmişti. Ne durabiliyor ne de gidebiliyordu.

“Editör sen misin?”

Yasemin aradığı cevapları gözlerinde okuyor olsa da annesi sessizlik yeminine sadık bir asker gibiydi.

“Babam biliyor muydu?”

Kendisini de sormak istiyordu ama ağzından daha fazlası çıkamamıştı. Gerekmiyordu da. Annesi soruyu anlamıştı, Yasemin de cevabı annesinin bakışlarında okumuştu. Ayağa kalktı. Çekip gidecekken damarlarında kaynayan öfkeye engel olamadı. Kapının önünde durdu. Dönüp annesine baktı.

“Neden?”

“Öyle gerekiyordu.”

Beklediği cevap bu değildi. Ne beklediğini de bilmiyordu. Hesap sormanın bir anlamı olmadığını fark ediyordu artık. Olan olmuştu. Her şey geçmişin tozlu sayfalarındaydı. Onları değiştirmeye kimsenin gücü yetmeyecekti. Elinde bir tek geleceği şekillendiren bugün vardı. Bugünü sormayı tercih etti.

“Nerede anne?”

Annesi boş gözlerle ona bakmıştı. Neyden bahsettiğini açıklamasını bekliyordu. Oysa Yasemin de bilmiyordu neyden bahsettiğini. Annesinin biliyor olmasını ümit etmişti sadece. Kendisine sorulan soruyu annesine yöneltiyordu.

“Nerede?”

Kızının gözlerinde sakladığı sırrı okuyamamıştı annesi. Neyi ne kadar bildiğini tahmin edemiyor olmalıydı. Bilseydi, kızının sırrını kızına dahi ifşa etmezdi.

“Bir dostuna emanet etmiş olmalısın.”

“Onlara neden söylemedin?”

“Birinin bizi durdurması gerekiyordu.”

Annesine daha fazla soru soracak gücü kalmamıştı. En yakınlarının dahi aklıyla oynayanların yanında olması yeterince yormuştu kalbini. 

Daha fazlasını istemiyordu. Ne panzehir umurundaydı ne de kanındaki silgi. Her şeyin bitmesini istiyordu sadece. Evden çıkarken bu yüzden etrafını kontrol etmemişti belki de. Belki bir el gelir, her şeyi onun için bitirir diye umuyordu. Ofise gitmek için metroya doğru hızlı adımlarla ilerlerken bu yüzden arkasına bakmamıştı. Baksaydı, peşindeki silahları görecek, korkup vazgeçecekti. Bir yanı biliyordu ölümün, kendi gölgesinde saklandığını. Metroda giderken, farkında bile olmadan kendisine bakan tüm telefonların kameralarına bu yüzden gözlerini dikip selam vermişti. İzlediklerini biliyordu. Güvenlik kameralarına bu yüzden bakıyordu geçtiği her köşede. Ölümü kendisine davet ediyordu, son kez yüzleşebilmek için.

Vampirlerin Sonu

Göğün derinliğiyle yarışan binaya girerken fark etmişti kapıda güvenlik olmadığını. Ofisine gitmek için her gün geçtiği turnikeler her geleni buyur etmekle görevlendirilmişti. İlk adımını attığı anda içeride kendisini bekleyenleri tanımıştı. Hiçbirinin yüzünü görmeden biliyordu her bir gölgenin sahibini. 

Ölüme meydan okuyarak asansöre bindi. Boynuna mühürlenmişti ölüm. Daha fazla ne zarar verebilirlerdi? Aradıkları her neyse Yasemin ona ulaşmadan kimsenin kendisine dokunamayacağını da biliyordu. Cesareti bildiklerinden mi yoksa kaybedecek hiçbir şeyi kalmamasından mı ileri geliyordu bilmiyordu. Cesurdu nedensiz ve çaresizce. 

Asansör 21. kata vardığında kapı açılırken kalbi hızlanmamıştı bile. Asansörden inince iki yana uzanan koridora baktı. Uzakta, karanlığın içinde bekleyen siluetleri seçebiliyordu. Kim bilir kaç ikiz vardı binada sırrı teslim almayı bekleyen? Cellatlarına aldırmadan ofisine doğru ilerlemeye başladı. Ofisin içerisi darmadağınıktı. Biri ondan önce sırrı aramış olmalıydı. Belki Yasemin’in adımlarını takip etmiş ondan hemen önce ofise girmişlerdi belki de annesi söylemişti onlara. Bir önemi yoktu. Bulmuş olsalardı binayı terk ederlerdi. İkiz cellatlar hâlâ içerideydi. Bulamamış, sırrı ortaya çıkarması için Yasemin’i beklemişlerdi. 

İçeri girip birkaç adım attıktan sonra olduğu yerde durdu. Onların aradığı yerlere baktı. Güldü. Dışarıdan gelen arbede seslerini duyunca dönüp hafifçe baktı. Loş koridorda kimse görünmüyordu. Savaşı andıran sesler onu ürkütmeye başlamıştı. Ofisin kapısını kapattı. Masasının altına baktı. Gizli bir bölme bulmayı umuyordu. Duvarları yokladı. Kenarda duran ödüllere, plaketlere dahi baktı.

Kendisi odanın içinde bir şeyler arıyor, kulakları ise dışarıdaki savaşı dinliyordu. Dışarıdaki sesler arttıkça onun da heyecanı artıyor, zamanı daralıyormuş gibi hissediyordu. Nefesi ciğerlerinde sıkışıp kalmaya başlamıştı. Terliyordu. Sakinleşmeye çalıştıkça bir türlü söz geçiremiyordu bedenine. Zihni gittikçe dağılıyordu sanki. Fikirlerini toparlamakta zorlanıyordu.

Biraz sonra yangın alarmı çalmaya başlayıncaya yerinden sıçramıştı. O ana kadar fark etmediği bir gerçek ilk defa kendisini takdim ediyordu dağılmaya başlayan zihnine. Nefesini telaşlandıran dışarıdaki savaş sesleri ya da nerede olduğunu bilmediği yangın mıydı yoksa boynuna yerleştirilmiş idam fermanı mıydı? Tarihi hesaplamıştı ama ümidi kalmadığı için silmişti aklı zihin defterinden. Belki de vakit gelmişti. 

Odaya girene kadar bedenine hükmetmiş olan cesaret arkasına dahi bakmadan kaçıp gitmişti. Ölüm korkusu damarlarında dolaşıyordu. Telaşla Amir’in fotoğraflarını bulmaya çalıştı telefonunda. Boynundaki sembolden tarihi yeniden hesaplamaya çalıştı ama beceremedi. Her seferinde işlemlerin arasında kaybolup kalemi kağıdı kenara bırakıyordu. Durup nefes almaya çalıştı. Aklına başka bir yol daha geliyordu. Yalan söylemeyi denedi. Söyleyebiliyordu. Doğru söylemek zorunda hissetmiyordu kendisini. Diğer maktuller de acaba kendi kendilerine yalan söyleyebiliyor muydu? Saçmalamaya başladığını fark edip elindeki kalemi kenara bıraktı. Arkasına yaslandı. Derin bir nefes alıp verdi.

Bu sırada içeriye doğru gelen dumanları fark etmişti. Gerçekten bir yangın vardı. Dumanlar katı sarıyordu. Koridora sıçramış olan alevlere baktı göz ucuyla. Ölüm ona farklı yollardan ulaşmaya çalışıyordu. Boynundaki ferman bitirmeyecekse hayat filmini, dışarıdaki alevler bitirecekti. O ise yerinden dahi kıpırdayamıyordu. Hem bedeninde kalan son gücü de tükendiği içindi hem de ruhunda kalan son ümit de bittiği için… Oysa buraya gelirken planlamıştı her adımını, her zaman yaptığı gibi.

Ofisin içi duman doluyordu her geçen saniye, o ise yerinden kıpırdamıyordu. Yangın alarmı ötüyor olmasına rağmen su püskürtmesi gereken cihazlar çalışmıyordu. Duman odayı tamamen kapladı. Yasemin insanların canına kast eden griliğin içinde kayboldu. Biraz sonra ışıklar kapandı. Sonra tekrar açıldı. Yangın söndürme sistemleri de düzgün çalışmaya başlamış, bütün bir binayı su altında bırakmıştı. Dağılan dumanların arasında yalnızca bomboş bir oda kalmıştı geride. 

Bütün binayı uzaktan izleyen Muhafızbaşının gülmesine sebep olacak kadar basit ve işe yarar bir plan, başarıyla uygulanmıştı. Yasemin dumanların arasından sıyrılıp gitmişti binadan.

İlk gördüğü taksiyle mezarlığa ulaşması fazla vaktini almamıştı. Daralan nefesine aldırmadan koşar adımlarla Suzan’ın mezarına ulaşmaya çalışıyordu. Takip eden kimse olmadığından emin olmak için sürekli arkasına bakmaktan yorulmaya başlamıştı. Mezara ulaştığında durup bir süre nefeslenmeye çalıştı. Dostuna emanet ettiklerini geri alma vakti gelmişti. Aradığı her ne ise Suzan’ın mezarına saklamış olamazdı. Ama anne babasının mezarı çok uzun zamandır buradaydı. Babasının mezarı annesininkine göre daha yeni duruyordu. Kısa bir tereddüdün ardından mezarı kazmaya başladı Yasemin. 

Önce elleriyle kazmayı denemişti. Gücü yetmeyince etrafa bakındı. Bir kazma bulmayı ummuştu ama bulabildiği kalınca bir dal parçasından fazlası değildi. Elindeki dal parçasıyla olanca gücüyle kazmaya başladı mezarı. Ne kadar derine inmesi gerektiğini bilmiyordu. Bir yandan da korkuyordu. Ama indiği derinlik yeterli gelmemişti. Üstelik bedeni de iflas etmek üzere olduğunu haykırıyordu.

Ciğerleri henüz onu terk etmiş değildi ama nefesi sopayı sallamak için yeterli gelmiyordu. Vakit gelmiş olmalıydı. Gözlerini kapatıp gitmeye hazırlanmalıydı ama kanındaki cellat merakını öldürememişti. Kolunu zor kaldırıyordu ama devam etmek istiyordu. Hesabı yapmasına gerek yoktu artık, vücudu söylüyordu kalan süreyi ona: bu gece, biraz sonra.

Gözleri kararmaya başlamıştı. Uyumamak için başını sertçe salladı. Gözlerini sımsıkı kapatıp tekrar açtı. Kararan görüntüyü netleştirmekte zorlanıyordu. Gözleri tamamen kapanmadan mezardaki sırrı öğrenmek istiyordu. Neden yaptığını dahi bilmiyordu ama mezarı kazmak için zorluyordu kendisini. Gücü iyiden iyiye tükenmişti. Kararan görüntülerin arasında az ötede beliren bir adam gördü. Ruhsuz bir insan ona doğru geliyordu. Karanlığın içinden çıkıp gelmişti. Sırların peşinde olduklarını biliyordu ama bedenine söz geçiremiyordu. Elinin arasındaki sopayı sıkıca kavramaya çalıştı. Bütün gücünü eline verince gözlerini açacak gücü kalmamıştı. 

Elleri gevşemeye başlayınca gözleri de tekrar açıldı. Vampir Kasap’ın üçüncüsüydü gelen. Yasemin’i kenara itip kendisi kazmaya başlamıştı mezarı. Yasemin düştüğü yerden doğrulamamıştı bile. Ciğerlerine aldığı havanın yetmediğini hissediyordu. Konuşamıyordu. Bağıramıyordu. Mezarı kazan son Vampir’i öylece izliyordu sadece. Sırları kendi eliyle teslim edip gidecekti görünüşe göre. Tek düşünebildiği buydu. Oysa kaderin planı yine farklıydı.

Biraz sonra hırpalandığı için kendine gelmişti Yasemin. Ne kadar süredir uyuduğunu bilmiyordu. Son Vampir yakasına yapışmış onu uyandırmaya çalışıyordu. Öfkeden deliye döndüğü yüzünden okunabiliyordu. O güne kadar ruhsuz zannettiği o yüzde ilk defa bir duygu vardı. Araçtakilerle aynı şeyi sorup duruyordu.

“Nerede?”

Dönüp mezara baktı Yasemin. İki mezarı da kazmıştı son vampir. Hiçbir şey bulamadığı belliydi. Üstelik mezarların ikisi de boştu. Gülmeye başladı Yasemin. O kadar keyifle gülüyordu ki Son Vampir’in öfkesi boyunu aşmıştı. Haklıydı. Suzan’ın bir ailesi yoktu. Arkadaşını bilmiyor değildi. Üstelik ne olduğunu bile bilmediği sırrı da teslim etmemiş, Son Vampir’i bu kadar zaman boşa uğraştırmıştı. Keyfi yerindeydi.

Kesilen nefesi bayılmasına sebep olmuş olmalıydı ki yeniden hırpalanarak uyandı Yasemin. Az önce olanlar gerçek mi diye bir süre düşündü. Gerçek olduğunu anladığında yeniden aynı huzurla gülmeye başladı. Boynundaki idam fermanından dolayı daralan nefesi iyice kesilmeye başlamıştı. 

Vampir’in onu öldüremeyeceğini ikisi de biliyordu. Zamanı dolmadan gerçeği öğrenmesi gerekiyordu Vampir’in. Oysa Yasemin’in tek yapması gereken beklemekti. Boynundaki cellat sırrı sonsuza kadar saklayacaktı. Son Vampir’in o kadar sabrı olmadığı belliydi. Yasemin’i korkutmak için yakasından tutup kaldırmıştı. Gücü yetmediği için arkaya devrilen başı yüzünü yıldızlara çevirmişti Yasemin’in. Gecenin karanlığında parlayan gökyüzü büyülemişti gözlerini. Yüzüne yayılan tatlı tebessümü hisseti. Uzun sürmedi gerçeği fark etmesi. Yıldızların arasında görmüştü her şeyi. Dumanlardan geçmiş de gelmişti bu karanlığa. Yıldızlarda yolunu arıyordu şimdi. Annesi yalan söylememişti. Yasemin belki de gerçekten bir dostuna vermişti sırrını. Her anı planlanmış olan hayatındaki en iyi dostuna, en gerçek dostuna vermişti.

“Beni geri götür.”

Zihni şimdiye kadar bütün bunları nasıl görememişti? Belki de vakti gelmemişti. Sanki boynundaki cellat kanındaki silginin etkisini kaldırmış, o hiç tanışmadığı eski Yasemin’i geri getirmişti. Son Vampir bile, eski Yasemin’i görünce tedirgin olmuştu.

“Tünele geri götür.”

Vampir’in yüz ifadesini görecek kadar gözünü açık tutamamıştı ama dehşete düştüğünü tahmin edebiliyordu. Tek kelime dahi etmeden tünele götürecekti Vampir onu. Neden olduğunu bilmiyordu. Yalnızca, eski Yasemin’e güvenmeyi seçmişti o anda.

Gözlerini bir sonraki açtığında Son Vampir onun koluna girmiş tünelin ucundaki lokantaya götürüyordu. Gözleri tekrar kapandı. Bir sonraki açıldığında tünelin çıkışındaki mutfağa gelmişlerdi. Vampir içeriye girmeye korkuyordu. Bir çocuğunki gibi titriyordu dudakları.

“Yıldızlarda saklı olanı almaya geldim.”

Yasemin’in sözlerini duymamış olsalardı o aşçıların her biri ikisini de öldürmekte bir an bile tereddüt etmeyecekti. 

“Gerçek dost?”

“Yolda… Geliyor.”

Kendisini imtihana tabi tutan aşçılara cevap verecek gücü kalmamıştı Yasemin’in. Her geçen saniye, sesi daha çok karışıyordu nefesine.

“Bu kapıdan giriş canla, çıkış ancak kanladır. Bunu kabul ediyor musunuz?”

“Ben emaneti korumakla vazifeliyim. Gerisi benim vazifem değil.”

Bu kadar uzun bir cümleyi nasıl kurduğunu bilmiyordu Yasemin. Can havliyle ağzından çıkan sesler ne demek istemişti emin değildi. Sanki aklıyla değil, kalbiyle konuşmuştu. Aşçılar da ikna olmuş, ellerinde tuttukları kana hasret bıçakları yavaşça yere indirmişlerdi. İçlerinden biri asansörün aşağı inebilmesi için gereken anahtarı taktı, çevirdi. Asansöre yalnızca Vampir ve Yasemin bindi. Gücü yetmediği için keyfini sürememişti o anların ama Vampir’in ne kadar aciz olduğunu fark edebiliyordu. Üstelik henüz gerçek tehlikeyle karşılaşmamışlardı.

Asansörden çıktıktan sonra hangi yöne gideceklerini göstermişti Yasemin. Vampir’in bu tünellere ilk defa girdiği halinden belli oluyordu. Yasemin’se daha yeni çıkmıştı bu dar koridorlardan. Yolu o tarif ediyordu. Vampir’se her geçen dakika korkunun karanlık girdabına daha çok çekildiğini belli eden titrek adımlarıyla tek kelime etmeden yolu takip ediyordu. Tünelin içinde ilerledikçe içerideki oksijen azalıyordu sanki. Yasemin her geçen saniye daha derin nefesler alıp vermek zorunda kalıyordu. Buna rağmen çiçek ve kuş desenli meydana gelene kadar hiç durmadı. Daha önceki gelişinde bu kadar çok oda ve geçidin olduğunu fark etmemişti Yasemin. Bu tüneller bir çeşit yer altı şehri olmalıydı. Sonunu ve başlangıcını kimsenin bilmediği, terk edilmiş, gizemli bir şehirdi burası.

Çiçekli meydana geldiğinde kendisini bir anda yere bıraktı Yasemin. Daha fazla gücü kalmamıştı. Direnmek için bir sebebi de yoktu. Hedefine ulaşmıştı. Şimdi ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Yerde sürünerek çiçek desenin olduğu duvara kadar geldi. Sırtını yasladı. Gözlerini kapattı. Şimdi sıra onlardaydı.

Uzaktan gelen sesleri duyabiliyordu. Ağır adımlarla kendisine yaklaşan gölgeler dost olmayacak kadar karanlıktı. Gözlerini açtı. Gerçeği bilmeyen birisi ilacın etkisiyle her şeyi çift gördüğünü zannerdi. Gerçeği bilenlerse ecelin yankısını kalpleri ürpererek dinlerdi. Yasemin’se sadece bekliyordu. Bir sonraki adımın gerçekleşmesi için tek yapması gereken beklemekti. Gözlerini karşısında dizilmiş bekleyen onlarca ikiz katilden ayırıp ellerine baktı. Parmaklarının uçları morarmaya başlamıştı. Aldığı nefes kanına gereken oksijeni veremiyordu. Bir kurban daha boğulmadan boğularak öldürülüyor, katiller eserini bir kez daha izliyordu. Kapanan gözleri son anda bir iyilik yapmak istemiş ve kenarda yaramazlık yapmış bir çocuk gibi başı önüne eğik, kıpırdamadan bekleyen Vampir’i göstermişti ona. 

Gözlerinin hemen ardından bedeni de kapatmıştı kendini. Neredeyse hiçbir şey hissetmiyordu artık. Vardı, varlığını hissediyordu. Ama bedenini hissetmiyordu. Havada uçan bir ruh gibiydi. Elleri yerde miydi yoksa kucağına mı düşmüşlerdi gözleri kapanırken? Başı duvara yaslı mıydı hâlâ? Bedeni hâlâ aynı köşede mi duruyordu? Nefesi onu terk etmiş, gözleri artık gelen ışığı kabul etmez olmuştu. Yalnızca kulakları görevine devam ediyordu. Uzaktan gelen telaşın tatlı ninnisi gözlerindeki ağırlıkları arttırıyordu. Plan işliyordu. Tünellerin uçsuz bucaksız duvarlarında bir savaşın, belki bir katliamın yahut da bir intikamın sesleri yankılanıyordu. Katliam günü ihanet edenlerle intikam günü geri dönenlerin belki de son savaşıydı bu.

Boynuna yayılan acıyı hissedene kadar yalnızca dinledi bütün dünyayı. Boynundan bütün bedenine doğru yayılan sızı ilk önce ciğerlerine merhamet etmişti. Bir anda derin bir nefes alıp verdi. Çok uzun süre can havliyle koşmuş gibi durmadan derin derin nefesler alıyordu. Bir nefesi diğerine karışıyordu sanki. Sonra yüzünü hissetmeye başladı, ardından kollarını. Sonra tüm uzuvları geri geldi terk edip gittikleri diyarlardan tek tek. Kıpırdamaya çalıştığında her bir kasına elektrikler çarpıyordu. Gözlerine büyük bir çabanın sonucunda ancak açabilmişti. Yanında bekleyen biri olduğunu yeni fark ediyordu. Ama gerçek mi rüya mı ayırt edemiyordu. Bedeni henüz yeterince hissedemiyor olmalıydı.

Yanı başında bekleyen kocasına baktı. Gülümsedi.

“Panzehir?”

Ateş cevap vermiş miydi duyamamıştı. Sesleri henüz ayırt edemiyordu ama başını salladığını görebiliyordu. Hafifçe doğrulmaya çalıştı. Bu dünyadaki son rüyası bu ise eğer her saniyesine razıydı. Veda etmeden gitmek istemiyordu. Konuşmaya çalıştı ama bedeni bitap düşmüştü. Üzerine çöken uyku muydu yoksa ölüm meleğinin soğuk nefesi mi bilemeden vedalaştı kalbine en yakın dostuyla.

Kapanan gözlerini tekrar açtığında az önce yaşadıklarının bir kısmı silinip gitmişti hafızasından. En son hatırladığından bu yana, karşısındaki sahne daha da kalabalıklaşmıştı. Birbirine benzeyen daha çok adam vardı. Onların arkasında beyaz giymiş adamlar bekliyordu. Başkomiserin ikizi de oradaydı. Son Vampir ise dizlerinin üzerine çökmüş, ellerini kaldırmış teslim oluyordu. Beyaz kıyafetli adamların üzerleri kan kırmızısına boyanmıştı. Bir savaşın gazileri olmalılardı. Ama hangi savaşın olduğunu hatırlayamıyordu. Yine veda etti bilinci bedenine ne zaman döneceğini söylemeden.

Ne kadar vakit sonra açtı gözlerini bilmiyordu. Sahne en son hatırladığından bu yana çok değişmemişti. Az önce gördüğü adamların bir çoğu etrafa dağılmıştı. Son Vampir’in boynu kesik cesedi yerde duruyordu. Gücünü toplayıp doğrulmaya çalıştı yığılıp kaldığı yerden. Hemen yanında duran Ateş’i fark etti. Kaygı dolu gözlerle, aylarca yaptığı gibi, karısının uyanmasını bekliyordu. Hafifçe başını çevirdiğinde karşısında duran Gizemli Adam’ı fark etti Yasemin. Üzeri kanla kaplı beyaz adamlardan biri oydu.

“Sende mi?”

Ateş’e sormuştu ama dönüp yüzüne bakamamıştı.

“ ‘Yıldızların altında…’ demiştin.”

Yasemin gülümsedi. Her şey planın bir parçasıydı en başından beri. Neden olduğunu bilmiyordu. Ne zaman olduğunu da öyle… Yarım bıraktığını tamamlamaya karar vermişti sadece. Ateş’in yardımıyla hafifçe kenara çekildi. Ateş duvardaki desenlerin olduğu mermerleri yokladı. Yerinden oynayan iki tanesini çıkarttı. Arkalarındaki boşluktan bir defter bir de kalınca bir kitabı aldı. Kısa bir süre ikisine baktı. Sonra kapaklarını dahi açmadan Yasemin’e verdi. 

Yasemin önce kalın kitabı açtı. Cildi tarihi eserlerinkini andırıyordu. Sayfaların yapısı da kitabın kadim bir eser olduğunu söylemek için özel olarak seçilmiş gibiydi. Ama bu kadim eserin her bir sayfası boştu. İçlerine hiçbir sır yazılmamıştı. Kitabı kapatıp defteri aldı eline. Okumaya başladıktan çok kısa bir süre sonra kendi kendine gülmeye de başlamıştı. Kendi el yazısıydı. Hiçbir satırı hatırlamıyor olsa da katliam gününden bahsediyordu kendi notları. Devamında katillerden, yetimhaneden bahsetmişti.

Gözleri yeniden kararmaya başlamıştı. Okumaya devam edebilmek için başını sertçe salladı. Gözlerini sımsıkı kapatıp tekrar açtı. Kararan görüntüyü netleştirmekte zorlanıyordu. Hafızayı silmeye yarayan bir metottan bahseden notlarını okumaya başlayınca vücudunda kalan azıcık kuvveti de gözlerinde toplayıvermişti. İlaca maruz kalınan süre boyunca hatırlanan her şeyi silmekle vazifeli olduğundan behsediyordu notlar. Neyi sileceğini kendisi seçmiyordu kanındaki silgi. Aksine ilaç bünyeden temizlenene kadar silmeye devam ediyordu. Kaza olmasaydı, doktorlar müdahale etmeyecek belki de her şey silinmiş olacaktı. 

Notlarını okudukça Katliam Günü hakkında ne kadar çok şey öğrendiğini fark ediyor ama hiçbirini aklında tutamıyordu. Çevirdiği sayfalar onu bulduğu bir gerçeği kapısına kadar götürmüştü. Bir sayfanın en sonuna Paşazade’nin yaşadığından yerini ve kimliğini bulmaya çok yakın olduğundan behseden birkaç satır karalamıştı. Bir sonraki sayfayı çevirmek istedi. Cesaret edemedi. Belki de herkesin peşinde olduğu sır avuçlarının arasındaydı o ise açığa çıkarmakta tereddüt ediyordu.

“Suzan’ı neden öldürdün?”

Az ötede durmuş, kendisini izleyen Gizemli Adam’a yöneltmişti bu soruyu. Adam bir cevap vermedi. Yerdeki cesedi taşıyan adamlarına baktı kısa bir süre. Gücünü henüz toparlayamamıştı Yasemin. Sesini yükseltmeye çalıştı ama başaramadı. Adam’ın uzaklaşmaya başladığını fark etmişti. Olanca gücüyle bağırdı.

“Suzan’ı neden öldürdün?”

Yine bir cevap yoktu. Gözleri yaşarmıştı ama ağlayacak gücü yoktu.

“Bu sayfayı çevirirsem Paşazade’nin kimliğini öğreneceğim değil mi? Öyle yazmışım en son. Paşazadeyi bulduğumu…”

Adam olduğu yerde donup kalmıştı. Dönüp Yasemin’e baktı. Yüzünde hiçbir telaş, hiçbir heyecan yoktu.

“Siz tanıyor musunuz?”

Adam, sesini kaybetmiş gibi, Yasemin’in soruları karşısında hiçbir tepki vermiyordu.

“Merak etmiyor musunuz?”

“Ediyorum.”

Daha önce duymuş olmasına rağmen ilk defa sesini duymuş gibiydi Yasemin.

“Öğrenebilirsiniz.”

“Siz de öyle.”

Yasemin deftere baktı dalgın gözlerle.

“Bitti mi peki?”

Adamın yüzüne bakmamıştı soruyu sorarken. Ateş’in gözlerine bakıyordu. Gözleri gülümsese inanacaktı her şeyin bittiğine, aklı tam tersini söylese bile. Gülmedi gözleri kocasının. Adam’ın da başını iki yana salladığını tahmin edebiliyordu. Gözlerini kaçırdı. Yeniden deftere çevirmişti ama okumak için değil, gerçeklerden kaçmak içindi bu sefer.

“Uyandı mı?”

Adam yine sessiz kalmayı seçmişti. Yasemin, umutsuzca sorularını sıralamaya devam etti.

“Ortaya çıkacak mı peki?”

“Bilmiyorum.” 

“Savaşı durdurmanın tek yolu bu değil mi?”

Kısa bir süre odayı kaplayan sessizlik, cesetleri taşıyan adamların telaşı, uzaktan gelen duman kokusu ve rüzgarın tüneldeki uğultusu sanki kendi içlerinde bu sorunun cevabını tartışıyordu. İnsanlarsa sessiz kalmayı seçmişti.

“Cinayetleri durdurdunuz. Haini buldunuz. Şimdilik sadece halkı sakinleştirmek gerek. Gerisi bizim iç meselemiz.”

Bu cevabın ardından odadan ayrılacakken, vazgeçip durmuştu adam. Dönüp yeniden Yasemin’e baktı.

“Bir tercih yapmanız gerekiyor. Hatırlamasanız bile…”

Yasemin de farkındaydı. Aklını kurcalayan sorulara daha fazla yanıt bulamayacağını biliyordu.

“Suzan’ı neden öldürdün?”

Hiçbir cevap vermeden çekip gitmişti adam. Ateş’in yardımıyla güç bela ayağa kalktı. Koridora çıktılar ağır adımlarla. Az ötede Muhafızbaşı ile konuşan Gizemli Adam’ı seyretti kısa bir süre. Elindeki deftere baktı sonra. Az önceki duman kokusunun geldiği odaya doğru yöneldi. Ateş’in yardımıyla içeriye girdi. Birtakım belge ve eşyaları yakıyorlardı tünelin içinde. Daha önce duvarda asılı olduğunu gördüğü portreler de yakılacaklar arasında yerini almıştı. Belli ki bu tüneller artık tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini alacaktı. 

Kendisi için de karar verme vakti gelmişti. Çekip gitmek yahut kalıp savaşmak arasında bir tercih yapması gerekiyordu. O son sayfayı çevirmeye cesaret edemediği anda vermişti kararını. Tarafını belki de en başından seçmişti. Hafızasını sildirirken seçmişti. Kaza günü seçmişti. Belki çok öncesinde seçmişti. Uyandığında, tamirhanede, yaptığı her haberde, her adımda aynı tercihi yapmıştı. Şimdi yeniden aynı yolu seçecekti. Belki de insan yalnızca tercihlerinden ibaretti.

Alevlerin arasına bırakıverdi defteri. Yanışını seyretti yaşadıklarından yorulmuş çehresiyle. Kocası uyarmasa belki kendisi de kül olma pahasına saatlerce izlerdi kaybolup giden sırrı. Başını kaldırdığında beyaz elbiseli adamların alevleri büyütmek için etrafa benzin döktüğünü fark etmişti. Bugün burada olanların hiçbiri yarına ulaşmayacaktı. Kaza olarak anılacak, yapılan yorumların hiçbiri komplo teorisi olmaktan öteye geçemeyecekti.

Ağır adımlarla tünelin çıkışına doğru gitmeye başladılar. İçerideki cesetleri taşıyan adamlara, tüneli saran alevlere, gizlenen sırlara aldırmadan sakince bindiler asansöre her gün yaptıkları basit bir eylem gibi. Asansörün aynasında kendilerine baktılar öylece. Aynı cama bakıyorlardı ama ikisi de farklı görüntüleri izliyordu. Ateş’in gözlerinde tüm geçmiş vardı, Yasemin’se sadece son olanları hatırlıyordu. Aklında hâlâ aynı soru vardı. Gizemli adamın neden defteri bırakıp o boş kitabı aldığı değildi bu soru. Yahut beyaz giyen adamların kim olduklarını da merak etmiyordu artık. Ne annesiydi ne de o gizemli asil kadındı aklındaki. Hatta kocasının neyi ne kadar bildiğini dahi merak etmiyordu. Tek soru vardı aklında.

“Cevap vermemiştin.”

Ateş, anlayamamıştı. Karısının aklını kurcalayan tek soruyu gözlerinden okuyamıyor yahut okumak istemiyor olmalıydı. Zihnini kemiren düşüncelerin dilinin arasından kayıp gitmesine engel olamadı Yasemin.

“Ben kimim Ateş?”

Kocası hiçbir cevap vermek yerine yavaşça ona sarılmayı tercih etti bu sefer. Yasemin de geri çekilmemişti. Yorgundu. Üşüyordu. Güvenebildiği tek ruha sarılmak istiyordu. Başını kocasının omzuna yasladı. Geçmişi bir kenara bırakıp gözlerini kapattı. Her şeye rağmen tehlikede hissetmiyordu. Güvenmek bu muydu?

Kurşunların Editörü

“Yıllar önce bir yetimhanede hayata başlayan ikiz kardeşler, ilk ne zaman kimliklerini birleştirmeye karar verdiler henüz bilinmese de uzun yılların sonunda tek bir hayatı yaşayan üç ayrı beden olmuşlardı. Kalmış oldukları yetimhanenin bir yangın sonucu kapatılmış olması onları sokaklara itti. Yeni bir yetimhaneye gitmeyi reddeden iki kardeşin hayatta kalmak için başladığı öldürme yolculukları, yıllar sonra, Türkiye’nin belki de bir daha hiç göremeyeceği bir seri katille tanışmasına sebep oldu. Seçmiş oldukları kurbanlarının yetimhane ile bağlantılarının olması üç katilin travmalarının bu yetimhanenin kapatılmasına, belki de yetimhanenin kendisine bağlı olduğunu gösteriyor. 

Ancak hâlâ sırlar tam anlamıyla çözülmüş değil. Kullanmış oldukları cinayet silahlarını nereden temin ettikleri henüz gizemini koruyor. Duruşmalar boyunca kendilerini savunmak için tek kelime dahi etmemiş olan Vampir Kasap kardeşlerin, sorgu sürecinde de tek kelime etmedikleri emniyetten gelen bilgiler arasında yer alıyor. Ağırlaştırılmış müebbet hapis istemi ile yargılanan…”

Televizyonun sesini kapattı Yasemin. Kendisi yazdığı haberi dinlemek dahi zor geliyordu ona. Bu yalanı devam ettirecek cesareti olmadığı için başka bir muhabirin haberi yayınlamasına izin vermişti. Bitmediğini çok iyi biliyordu. Ama artık bitmeliydi. İnsanların gözleri başka yöne çevrilmek zorundaydı. Gerisi bir iç meseleden ibaretti. 

Gözyaşları içinde haberleri izlemiş olan, evsiz kızın annesine döndü. Kızı da ona sarılmış teselli etmeye çalışıyordu. Annesi bu kadar ağlamasa belki kendisi telafi edecekti gözyaşlarını. Onlara bizzat kendisi söylemek istemişti gerçekleri.

“Bir süre daha haberlerde olacak ama sonra ortalık durulur. Ne kadar mümkün bilmiyorum ama siz de artık hayatınıza dönmelisiniz. Siz hayattasınız. Bir kızınız hayatta. Yaşamalısınız. O da öyle isterdi muhtemelen, değil mi?”

Gözleri kenarda duran fotoğrafa kaymıştı istemeden. Dalgın bakışlarıyla, çerçevenin arkasından kendisine gülümseyen evsiz kıza baktı bir süre.

“Haberlerde bahsedilmeyecek ama bilmenizi istedim. Bana sormuştunuz… Kızınız boş yere ölmedi. Bütün bunların, bütün bu gerçeklerin açığa çıkması içindi. Kızınız olanları gerçekten biliyor muydu bilmiyorum ama tahmin ettiğinizden çok daha önemli bir şey için kendisini feda etti.”

Devamını getiremedi Yasemin. Sadece gülümsedi. Annesi de gülümsemişti. Müsaade isteyip ayrıldı Yasemin. Evden çıkarken aklında yaşadıklarından çok daha fazlası vardı. Akışa bırakmak istiyordu ama bunu yapacak gücü de yoktu. Zihni durmadan aynı soruları soruyordu. Kim olduğunu bilmek istiyordu sadece. Vakti gelmemişti henüz. Hazır değildi onun yazılmış olan kimliğine. Var oluşunun bir sebebi vardı. Adım adım o ana hazırlandığını bilmeden dalgın dalgın yürümeye başladı merdivenlerde. 

Cebindeki davetiyeye tekrar bakacak cesareti yoktu. Paşazade onu editör olmaya davet etmişti. Sırları saklamaya, gerçeği örtmeye, bilinmemesi gerekeni zihinlerden silmeye davet etmişti. Belki de her aklı başında insan gibi sadece reddetmeliydi. Edemedi. Bazı sırların gizli kalması gerektiğini, acısını iliklerine kadar hissederek öğrenmişti. Can yakıcı gerçeklerin insanlara ulaşmasını istemiyordu. İnsanlara ulaşacak can yakıcı kurşunların önünde siper olabileceğini biliyordu. Kabul etmesinin ardındaki tek sebebin bu olduğunu düşünüyordu. 

Oysa gerçekte ailesinin mirasını devralmıştı. Annesi gibi bir editör olduğunun henüz tam olarak farkında değildi. Yaptığı haber insanları gerçeklerden korumak için de olsa bir gerçeği örtmüştü yazdıklarıyla. Yalan söylememişti. Gerçeği düzenlemişti sadece. Tıpkı geçmişten beri var olan her editör gibi. Kim olduğunu henüz bilmiyordu ama ne olacağını tahmin edebiliyordu. Sırları örtmekle vazifeliydi. Bilinmemesi gerekenlerin görülmemesi için vardı belki de bu dünyada. 

O hiçbir zaman hatırlamayacaktı ama yaşadığı her şey, en başından beri uzun bir editörlük çalışmasından ibaretti. Biri sırları aşikar etmiş, o da gizlemek zorunda kalmıştı. Polisin gözünden dahi saklamak zorunda oldukları gerçekleri örtmek için silinmişti geçmişi. Öğrenmesi yıllar alacaktı ama o, editördü. Hep öyleydi. Her zaman öyle olacaktı. Nedenini hatırlamıyorken dahi vazifesini layıkıyla yerine getirmişti. Binlerce sırrı insanların gözünde bir cinayet hikayesine çevirmişti. Koskoca bir savaşı iki seri katilin gizemli hikayesi olarak kazımıştı toplumun hafızasına. O tarihin en başarılı editörüydü. Tek bir olayı insanların hafızasından silebilmek için kendi zihnini boşaltmaktan çekinmemişti, çekinemezdi. Çünkü o Paşazade’nin editörüydü. Hiçbir zaman hatırlayamayacak olsa bile o, katliamı durduran kurşunların editörüydü.

Write a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir